Depresyon ve Genler

Depresyon, yaşam kalitesini büyük ölçüde düşüren, günlük yaşamı olumsuz etkileyen, ağır vakalarda intihara kadar varan dramatik sonuçlara neden olan, oldukçla yaygın görülen ciddi bir sağlık sorunudur. İstatistikler her 100 kişiden 16 ila 20’sinin hayatının bir döneminde depresyon yaşadığını gösteriyor.

Belirtileri: Üzüntü, ilgisizlik, suçluluk, özgüven kaybı, uykusuzluk, iştahsızlık, yorgunluk ve konsantrasyon eksikliği, hayattan zevk almama, sürekli iç huzursuzluk, değersizlik duygusu gibi özellikler depresyonun en belirgin temel belirtilerdir.

Bunun dışında organik ve fiziksel sorunlar da depresyonun karekteristik özelliklerindendir. Örnegin sıklıkla hazımsızlık kabızlık, fiziksel yorgunluk, güçsüzlük, boğazda yumru hissi, göğüs ve / veya mide kramplar, cinsel işlev bozukluğu (ereksiyon sorunu, vajinal kuruluk), kilo kaybı (bazı durumlarda çok fazla artış), kas gerginliği (genellikle boynu ve omuzlarında), kronik ağrı (genellikle baş ağrısı veya sırt ağrısı), görme sorunları (titrek, bulanık görüş alanı), Kardiyovasküler güçsüzlük, nefes darlığı, baş dönmesi gibi organik ve fiziksel belirtiler de sıklıkla görülür.

Hastalık çok uzun yıllar sürebileceği gibi zaman içerisinde gidip gelmeler şeklinde de kendini gösterebiliyor.

Sınıflandırma

20. yüzyılın başlarından beri psikiyatride kullanılan depresyon teriminin tanımı zaman içerisinde birkaç kez değişti. Önceleri şüphelenilen nedene bağlı olarak sınıflandırılırken daha sonraları depresif epizodun şiddeti ve seyrine bağlı olarak hafif, orta veya şiddetli depresyon gibi sınıflandırmalar yapıldı.

Birkaç yıl önce ise sınıflandırma, ortaya çıkış nedenine göre Endojen ve Eksojen deprosyon olmak üzere ikiye ayrıldı.

Endojen depresyon: Hastalığın ortaya çıkmasında çevresel nedenlerin rol almadığı, aksine kişinin genetik yapısıda meydana gelen bir veya birden fazla hatadan kaynaklanan ve bunun sonucunda beyin metabolizmasının bozulması ile ortaya çıkan hastalıklar için kullanılan bir terimdir. Başka bir ifade ile Endojen depresyon terimi direkt genlerin sebep olduğu depresyon hastalıklarını kapsar.

Endojen depresyonu belirtileri nelerdir ?:  Aşağıdaki özellikler endojen depresyon için karakteristiktir. 

  • Uyku bozuklukğu (özellikle göğüste baskı hissi ve sabhları erken kalkma),
  • Sabahları yorgun, akşam üzeri biraz daha iyi
  • Hipokondriyal sanrılar, Örneğin, ölümcül hastalığı olduğunu sanma, kendini suçlama, hatta kendine zarar verici davranışlarda bulunma (intihar riski var)
  • Sıklıkla kilo kaybı
  • Zihinsel ve fiziksel zayıflama veya heyecan halleri
  • Güçsüzlük
  • İlgi eksikliği,
  • Cinsel isteksizlik

Eksojen depresyon: Endojen depresyonun aksine dış faktörlerin etkisiyle ortaya çıkan depresyon vakaları için kullanılır. Sevilen birinin ölümü, hayal kırıklığı, stres, işsizlik, mevsimsel değişiklikler savaş ve terör gibi travmatik etkenler sonucu ortaya çıkan depresyon vakaları eksojen depresyona örnek teşkil eder. Genellikle relatif veya durumsal depresyon olarak da adlandırılır.

Her ne kadar eksojen depresyon için çevresel faktörler rol oynasa da bu depresyon türünde de kişinin genetik yatkınlığı etkilidir. Endojen depresyon dan farklı olarak genlerin fazla çalışmasını veya baskılanmasını dış faktörler belirler. Bu yüzden eksojen depresyon vakaları için „Epigenetik“ veya „Epigenetik kaynaklı“depresyon terimini kullanmak yanlış olmaz.

Depresyon ve beyin biyokimyası

Öncelikle belirtelim, depresyon beyin metabolizmasının bozulmasıyla ortaya çıkan beyin kaynaklı bir hastalıktır. Sağlıklı ve depresyonsuz bir hayat sürebilmek için beyinde görev alan Nörotransmitterler (Haberci maddeler) ve Hormonlar belirli bir denge içerisinde bulunması gerekir.

Denge nasıl bozuluyor ? : Nörotransmitterler ve Hormonları dengeli kalabilmesi ancak bunları sentezleyen genlerin normal çalışması ile mümkün. Eğer ilgili genlerde bir mutasyon veya genin değişik bir formu(Allel) varsa, Nörotransmitterler veya Hormonların yapısı ve miktarında değişiklikler meydana gelir ve beyin biyokimyasının dengesi bozulur. Örneğin Serotonin, Dopamin, Norepinefrin, Acetylcholin, Gamma-Aminobuttersäure, Epinefrin ve Kortizol mutasyon nedeni ile yapısı ve miktarı değişen Nörotransmitter den bazılarıdır. Depresyonun şiddeti, bu biyokimyasal yapının bozulması ile doğru orantılı olarak artar ya da azalır.

Bu maddeler ne yapıyor ?: Beyin biyokimyası oldukça karmaşık reaksiyonlar zincirinden oluşuyor ve bu zincirde hala anlaşılmayan birçok basamak bulunmaktadır. Ama yine de bu maddelerin ne yaptığını çok basit bir şekilde anlatmaya çalışalım.

Bu maddeler, iki sinir hücresi arasında “Sinaps” olarak adlandırılan temas noktalarında görev alırlar. Sinapslar, iki sinir arasındaki küçük boşluklardır. Bir sinir hücresinden gelen elektriksel impulslar bu sinapslara geldiğinde boşluk nedeni ile bir sonraki sinire geçemezler, geçebilmeleri için Nörotransmitterler ihtiyaç vardır. Yukarıda adı geçen Nörotransmitterler bu impulsları bir sonraki sinire ileterek bilginin beyne ulaşmasını sağlarlar. Eğer Nörotransmitterlerin sayısı ve yapısı bozulmuşsa beyne sağlıklı bilgi akışı da bozulur ve depresyon kaçınılmaz olur.

Genetik yapının depresyona etkisi

Genetik yapının depresyona etkisi uzun süreden beri araştırılıyor. Bu konuda gerek aile bireyleri arasında, gerekse tek ve çift yumurta ikizleri ile yapılmış birçok araştırma var. Bu araştırmalardan ortaya çıkan ortak sonuç, eğer aile bireylerinden birinde depresyon varsa diğer aile bireyleri de risk altındandır.

Aşağıda bu konuda yapılmış birçok çalışmadan üç örnek bulunuyor.

  1. Araştırma: Aile bireylerinden birinin depresyon hastası olması, diğer aile bireylerinin de teorik olarak depresyona duyarlı olabileceği anlamına geliyor. Bu konuda yapılan araştırmalar aile bireylerinden birinin depresyon hastası olması durumunda diğer aile bireylerinin yaklaşık 1,5 ile 3 kat daha fazla risk taşıdığını gösteriyor (normal insanlara göre) (1).
  2. Araştırma: İkizler ile yapılan araştırmalar depresyonun kalıtsal olduğuna dair ipuçları veriyor. Bu konuda yapılan araştırmalar çift yumurta ikizlerinden birinin depresyon hastası olması durumunda diğer kardeşin depresyona yakalanma riskinin % 67, tek yumurta ikizlerinde ise bu riskin % 76 olduğunu gösteriyor(2)
  3. Araştırma: 143 ikiz ile yapılan başka bir çalışma ise majör depresyonun kalıtsallığının yaklaşık % 42 olduğu gösteriyor. (3).

Açıklama: Genetik araştırmalarda ikizler ile yapılan çalışmaların ayrı bir önemi vardır. Çünkü ikiz kardeşlerin özellikle de tek yumurta ikizlerinin Genomları neredeyse aynıdır. Bu yüzden ikizlerin birinde görülen bir hastalık, bir semptom veya herhangi bir özelliğin diğer kardeşte de görülmesi, büyük bir ihtimalle genetik olduğuna işarettir.

Not: Bazı mutasyonlar vardır genin kodladığı proteinin yapısını hiç değiştirmez bu yüzden her genetik hata veya mutasyon mutlaka depresyona sebep olur diye bir şey söz konusu değildir.

Kadınlar depresyona daha yatkın !!!

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) raporu, depresyonun 2020 yılına kadar en sık görülen ikinci hastalık olacağını öngörülüyor. Ayrıca raporda depresyonlu kadın sayısının depresyonlu erkek sayısına göre iki kat daha fazla olduğu belirtiliyor.

Raporda her ne kadar kadınların erkeklere göre iki kat daha fazla depresyondan etkilendiği söylensede bazı uzmanlar erkeklerle kadınlar arasında böyle büyük bir farkın olacağına pek katılmıyorlar. Bu konuda değişik hipotezler var. Bir hipoteze göre, kadınlarda depresyonun daha fazla görülmesinin nedeni hormonal dalgalanmalardan kaynaklanıyor. Bu nedenle kadınlar menstruasyon öncesi ve doğum öncesi depresyona daha yatkınlar.

Bir başka hipoteze göre ise „Erkek egemen toplumda“ kadınların baskı altında olması, sosyo ekonomik statülerinin daha düşük olması, ekonomik özgürlüklerinin zayıf olması gibi konular kadınlar için bir risk faktörü oluşturuyor.

İkinci teorideki „Erkek egemen toplumunu“ çevresel faktör, daha doğrusu epigenetik faktör olarak kabul edersek kadınlarda depresyonun erkeklere göre neden daha fazla görüldüğü kanımca daha iyi anlaşılır.

Kadınlarda depresyonun daha fazla görüldüğüne dair istatiksel iki çalışma

  1. Çalışma: 1999 yılında Amerika’da 2.600 erkek ve kadın ikizler ile yapılan bir araştırma, kadınlarda genetik nedenlerden kaynaklanan depresyonun erkeklere göre % 36-44 daha yüksek olduğunu gösteriyor. Ayrıca araştırma, kadınlarda majör depresyonun başlamasında genetik ve çevresel faktörlerin eşit oranda etkili olduğunu gösteriyor (4).
  2. Çalışma: 2006 yılında İsveç’te 42.000 ikiz ile yapılan bir başka araştırmada 15.000 ikizde depresyon olduğu belirlendi ve ardından depresyonlu ikizlerin incelenmesinde genetik kaynaklı depresyonun kadınlarda yaklaşık % 42, erkeklerde yaklaşık % 29 olduğu tespit edildi(5).

Depresyonla ilgisi olan genler

CRH Geni: Stres, vücudumuzda zincirleme birçok olumsuz reaksiyonun başlamasına sebep olur. Stresle birlikte orta beyinin (hipotalamus) belirli bir bölgesinde Kortikotropin salgılatıcı hormon (CRH) serbest bırakılır ve salgılanan bu hormon hipofize giderek orada Adrenokortikotropin(ACTH)adında başka bir hormonun salgılanmasını sağlar. ACTH de böbrek üstü bezlerinden stres hormonu Kortizol salınımına neden olur. Bu reaksiyonlar zincirine Stres hormonu ekseni denir (Hipotalamus-hipofiz-adrenal achse/ HPA-Axis).

Bu reaksiyonlar zinciri bazı özel durumlarda dışarıdan gelebilecek bir tehlikenin üstesinden gelmek için vücudun vermiş olduğu doğal bir tepkidir. Bu tepkimenin sonucu olarak kandaki kortizol artışı, kalp atışının hızlanması ve kasların gerilmesine neden olur. Vücudun vermiş olduğu bu tepki sadece bulaşıcı hastalıklar veya kronik stres gibi bazı istisnai durumlarda ortaya çıkar ve özel durumlar sonlandığında kortikotropin salgılatıcı hormon (CRH) salgısı normale dönerek kandaki kortizol miktarı azalır.

Kortizol seviyesinde artış:

Kortizol seviyesinde artış: Aşağıda linki verilen araştırmada depresyon hastalarının bir çoğunun gerek kanında, gerek beyninde, gerekse omurilik sıvısında stres hormonu kortizolün yüksek olduğu tespit edildi. (Bu durum yukarıda belirtildiği gibi Stres hormonu ekseni aktivitesi’nin(HPA-Axis) yüksekliğinden kaynaklanıyor.)

Verileri çok kısaca özetleyecek olursak Kortikotropin salgılatıcı hormonun(CRF) artması depresyonu başlatan zincirleme reaksiyonların başlamasına sebep oluyor.

Tedavide için umut: Tabii bu hormonu tek başına düşünmek yanlış olur. Bu hormonu yakalayan ve hücreye girmesine aracılık eden özel CRH reseptörlerini de unutmamak gerek. Bu reseptörleri bloke edici ilaçların geliştirilmesi depresyon tedavisine cevap verebilir.

Serotonin Transporter-(5-HTT)-Geni

17. kromozomda bulunan bu gen yine kendi adında bir protein üretyor. Bu proteinin görevi adından da anlaşıldığı gibi mutluluk hormonu Serotonini hücre zarından alarak hücre içine taşımaktır. (Serotonin hormonu insana mutluluk, canlılık ve zindelik hissi veren bir nörotransmitterdir. Eksikliğinde depresiflik, yorgunluk, ruh halide bozulmalar görülür.)

5-HTT Geninin bir uzun, bir de kısa olmak üzere iki farklı formu/Alleli bulunur. 5-HTT Geni ile ilgili yapılan birçok araştırma genin uzun formuna sahip olan kişilerin daha mutlu, daha pozitif, depresyona daha az yakalandığını gösteriyor. Genin kısa formuna sahip olanlar daha mutsuz ve depresyona daha fazla açıklar(6).

5-HT(1A) Geni (İntihar riskini yükseltiyor)

5-HT(1A) geni, Serotonin-Reseptör-Familyasına ait bir başka gendir ve beyinde görev yapar. Bu genin görevi serotonin hormonunu yakalayarak hücre içerisine girmesini sağlamaktır. Yapılan araştırmalar reseptörün sayısının az olmasının depresyon ve intihar riskini yükselttiği gösteriyor. Reseptör sayısının az olması hücre içine daha az serotonin girmesine neden olur. Beyinde az miktarda serotonin bulunması ise birçok reaksiyonun yerine getirilmesinde problemlere neden olur.

Laboratuvarda fareler ile yapılan araştırmalarda, 5-HT(1A) reseptörleri iptal edilen farelerin korkak ve depresyon semptomları gösterdiği gösteriyor. Hatta bu farelerin tedavi amacı ile verilen antidepresanlara cevap vermediği de belirlendi. Bu genin, 5-HT(2C) adındaki biraz daha uzun başka bir formuna(allel) sahip olan fareler antidepresan tedavisine cevap verdi(7).

İnsanlarla yapılan başka bir araştırma ise intihar riski konusunda 5-HT(1A) ve 5-HT(2C) reseptörleri arasında fark olmadığını her ikisinde de riskin aynı olduğunu gösteriyor (8).

TPH2-Geni (İntihar riskini yükseltiyor)

Kore Üniversitesi Ansan Hastanesinde Majör depresif bozukluk (MDB) teşhisi ile yatan ve intihar teşebbüsünde bulunan hastalar ile aynı hastalıktan yatan ama intihar teşebbüsünde bulunmamış diğer hastalarla yapılan karşılaştırmalı genetik analizleri sonuçları intihar teşebbüsünde bulunan hastaların TPH2 geninde anlamlı farklılıklar olduğunu gösteriyor. Bu farklılıkların intihara eğilimini arttırdığı düşünülüyor(9). Ayrıca araştırma TPH2 geninde meydana gelen bu değişiklikler sadece intihar ve şiddetli depresyonu(MDD) tetiklemek ile kalmadığı aynı zamanda antidepresanları da etkisiz kıldığını gösteriyor (10).

Bunun dışında intihara yatkınlık konusunda şüphelenilen HTR2A ve HTR1A genlerinin her iki grupta bir bir fark tespit edilmedi (9).

GSK3 Beta-Geni

GSK3 Beta(The glycogen synthase kinase 3B) geni ile yapılan çalışmalar GSK3 Beta geninindeki bazı mutasyonların beyin sağ hipokampus ve temporal gyrus’de Gri madde miktarını değiştirerek beyin yapısını değiştirdiğini gösteriyor. Beynin bu bölgesinde meydana gelen değişiklikler ise ağır depresyon olarak sınıflandırılan majör depresyonun(MDD) ortaya çıkmasına sebep oluyor(11).

GSK3 Beta geninde meydana gelen mutasyonların ortaya çıkardığı bir başka problem Bipolar bozukluk tedavisini kullanılan Lityum kullanımını sekteye uğratması (12).

S100B-Geni

S100B geninde meydana gelen farklı mutasyonlar, farklı depresif atakların ortaya çıkmasına sebep oluyor (13).

Pcnt-Geni

PCNT geninin deki farklı varyanslarının, Japon popülasyonunda ağır depresyon olarak sınıflandırılan majör depresyonun(MDD) ortaya çıkmasına sebep oludugu belirlendi (14).

NCAN Geni (neurocan) Bipolar bozukluk

NCAN (Neurocan), beyin hücrelerinin büyümesi ve birbirine bağlanmasında rol oynayan bir gen. Birçok ülkede onbinlerce bipolar bozukluk hastası ile sağlıklı insanın NCAN geni karşılaştırıldı. Sonuç olarak Bipolar bozukluk hastalarında 48 tek harflik noktasal değişikliklerin(SNP) olduğunu bulundu. (15)

 Sonuç

  1. Genlerimizde bulunan bazı değişklik(Allel) veya mutasyonlar hatalı protein veya hormon kodlayarak beyin biyokimyasının bozulmasına sebep olurlar. Beyin kimyasının bozulması da depresyonu tetikler. (Bu direkt genetik kaynaklı)
  2. Bazen genlerledeki değişiklikler tek başına depresyonun ortaya çıkmasına yeterli sebep olmayabilir ama çevresel faktörler(mesela stres, veya bir trauma gibi) genleri etkileyerek depresyonu tetikleyebilir. (Bu da Epigenetik kaynaklı)
  3. Depresyon bazen tek bir genden kaynaklanabileceği gibi bazen de birçok genden de kaynaklanabilir. Bu yüzden her depresyon vakasını anlamak ve uygun bir tedavi metodu bulmak kimi zaman çok uzun zaman alabilir hatta kimi zaman imkansız bile olabilir.
  4. Genetik mutasyonların kişiden kişiye farklı olması bazen bir hastaya iyi gelen bir ilâcın diğerine etki etmemesine sebep oluyor. Gen teknolojisindeki gelişmeler birçok konuda olduğu gibi depresyon konusunda da umutlarımızı güçlendiriyor. Bu gelişmeler ışığında kişinin genetik yapısına uygun ve sadece hastaya özel ilaçların üretilmesi uzak değil.

Tavsiye

Spor yapmak, depresyonla mücadelede basit ama etkili bir yöntem

Spor, beyinde serotonin seviyesini yükseltir ve noradrenerjik iletimi yani sinirler arası iletişimi artırır.

Spor, vücutta tıpkı antidepresan gibi bir etki yapar ve hiç yan etkisini yoktur. Buna ek olarak spor, limbik sistemde yeni sinir hücrelerinin büyümesi ve sinirler arası yeni bağlantıların kurulmasını teşvik eder.

Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

 Kaynak

  1. Genetic Causes of Depression
  2. Genetic Causes of Depression
  3. Unipolar depressive disorders have a common genotype
  4. Major depressive disorder in a community-based twin sample: are there different genetic and environmental contributions for men and women?
  5. A Swedish National Twin Study of Lifetime Major Depression
  6. Influence of Life Stress on Depression: Moderation by a Polymorphism in the 5-HTT Gene
  7. 5-HT1A Receptor Function in Major Depressive Disorder
  8. Elevated 5-HT 2A receptors in postmortem prefrontal cortex in major depression is associated with reduced activity of protein kinase A.
  9. TPH2 -703G/T SNP may have important effect on susceptibility to suicidal behavior in major depression.
  10. Tryptophan hydroxylase 2 gene is associated with major depression and antidepressant treatment response
  11. Association of GSK3beta polymorphisms with brain structural changes in major depressive disorder.
  12. Glycogen synthase kinase 3 beta gene structural variants as possible risk factors of bipolar depression
  13. Association study of astrocyte-derived protein S100B gene polymorphisms with major depressive disorder in Chinese people.
  14. Positive association of the pericentrin (PCNT) gene with major depressive disorder in the Japanese population
  15. Genome-wide Association Study Identifies Genetic Variation in Neurocan as a Susceptibility Factor for Bipolar Disorder

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Körlük tedavisinde yeni bilimsel gelişmeler

Körlük, her iki gözün görme yetisini tamamen ya da büyük oranda kaybettiği durumlarda konulan teşhistir. Körlük doğumla gelen bir engel olduğu gibi diyabet, glokom, enfeksiyonlar, retina hasarları, genetik yatkınlık, yaşa bağlı makula dejenerasyonu gibi birçok sebepten de kaynaklanabilir. Bazı körlük veya görme kayıpları ilaçla veya cerrahi müdahale ile tedavi edilebilir veya ilerlemesi kontrol altında tutulabilirken, bazılarının maalesef şimdilik tedavisi mümkün değil ama bilim ve teknolojide baş döndürücü gelişmeler bu konuda çare bekleyen hastaların umutlarını güçlendiriyor.

Son yıllarda kök hücre ve CRISPR-Cas9 gibi bilimde adından sıkça bahsettiren teknikler ile tedavisi mümkün olmayan birçok hastalığa çare aranıyor. Aşağıda son yıllarda bu tekniklerle sürdürülen araştırmalardan bazı örnekler bulunmaktadır.

Araştırmalara geçmeden önce konunun dışında olan okuyucuların konuyu daha iyi anlayabilmeleri için Kök hücre ve CRISPR-Cas9 teknolojisi konusunda biraz ön bilgi vermek gerekiyor.

Kök hücre nedir ?: Henüz bölünerek farklılaşmaya başlamamış yani özelleşmemiş ama özelleşmiş her hücreye dönüştürülme potansiyeline sahip hücrelerdir. Yani ciltten alınan bir kök hücreyi laboratuvar ortamından gözdeki retina hücresine veya pankreasda insülin hücrelerine ya da midede sindirim hücresine dönüştürmek mümkün.

CRISPR-Cas9 nedir ?: CRISPR-Cas9, herhangi genin herhangi bir kısımının kesilip çıkarılması veya çıkarılan kısma başka bir parçanın konmasını sağlayan teknolojidir. Bu teknoloji ile genetik bir hastalığa sebep olan bir mutasyonun değiştirilip genin sağlıklı çalıştırılması mümkün.

Açıklama: Gerek Kök hücre, gerekse CRISPR-Cas9 teknolojisi genetikte oldukça yeni sayılabilecek teknikler olmasına rağmen birçok genetik laboratuvarında, birçok hastalığın tedaviye dönük araştırmasında, hatta bazen direkt tedavide rutin olarak kullanılıyor. Hemen belirtmekte fayda var, bu iki teknik oldukça yeni ve uygulamalarda ara sıra aksamalar oluyor. Ama ilerleyen zamanda bu tekniklerin kusursuz çalışmasının sağlanacağına inanıyorum.

Bu kısa açıklamadan sonra artık yapılan araştırmalara geçebiliriz.

1. Araştırma: Yaş tip makula dejenerasyonu tedavisi için göz damlası geliştirildi

Hemen belirtelim geliştirilen bu damla geriye dönük bir iyileştirme sağlamıyor aksine mevcut cerrahi tedaviye iyi bir alternatif ve büyük bir kolaylık sağlıyor.

Yaşa bağlı makula dejenerasyonu (yani sarı nokta hastalığı) en sık rastlanan körlük nedenlerinden biridir. Yaş ve kuru olmak üzere iki tipe ayrılır.

Yaş tip makula dejenerasyonu: Gözün arka tarafında ışığa duyarlı retina tabakasının altındaki kan damarlarının anormal çoğalması ve gelişmesiyle meydana gelir. VEGF proteinin aşırı salgılanması ile oluşan bu istenmeyen damarlar, retina tabakasının altında ödem ve kanamalara neden olur. Yeni damarların oluşumunu durdurmak için ya VEGF proteinini bloke etmek ya da aktivitesini durduracak Anti-VEGF ilaçlara gerek vardır. Bu konuda piyasada çeşitli Anti-VEGF ilaçlar bulunmaktadır ve bu ilaçlar göze iğne batırılarak yani enjeksiyon yoluyla hastaya veriliyor. Bu operasyonel yöntem her ne kadar ağrısız ve sızısız olsa da hastanın enjeksiyon sonrası enfeksiyon kapması, retina dekolmanı ve katarakt oluşumu gibi yan etkileri olabilmektedir. Anti-VEGF ilaçların en büyük dezavantajı ise göz içine belirli aralıklara düzenli olarak enjeksiyon yapılmak zorunda olunması. Bu durum hem hasta hem de doktor için sıkıntılı ve stresli bir durum.

Anti-VEGF damla: Birmingham Üniversitesi araştırmacıları enjeksiyonun yerini alacak bir damla geliştirdiler. Geliştirilen bu damla birkaç dakika içerisinde hücre zarından geçerek hücreye nüfuz etme özelliğine sahip bir peptitten oluşuyor (CPP:cell-penetrating peptide). İlaç göze damlatıldıktan hemen sonra dakikalar içerisinde retina üzerindeki sarı noktaya yani keskin görüşten sorumlu bölgeye ulaşıyor.

Geliştirilen bu göz damlasının hastanın bizzat kendisi tarafından uygulanabilecek olması yaş tip makula dejenerasyonu tedavisinde büyük kolaylık sağlayacak.(1)

Başka bir damla daha var: Trinity College Dublin tarasafından yapılan ve 2 Nisan 2014 tarihinde „Science Translational Medicine“ dergisinde yayınlanan bir başka makalede Anti-VEGF ilaçlara alternatif ve yan etkisi hiç olmayan bir damlanın geliştirildiği belirtiliyor. (2)

2. Araştırma: Körlükle mücadele önemli bir protein keşfedildi

Retina distrofileri, görme işlevinin kronik ve ilerleyici bozukluklarından biridir. (Distrofi: Tıpta doku anomalileri olarak nitelendirilir). Çeşitli sebeplerden kaynaklanabileceği gibi genetik sebeplerden de kaynaklanabilir. Genetik kaynaklı Retina distrofilerinin toplumda görülme sıklığı 4000 de 1 gibi oldukça seyrek sayılabilecek bir oranda bulunduğu ve sebebin yaklaşık 180 gende meydana gelen mutasyondan kaynaklandığı düşünülüyor. Genetik kaynaklı Retina distrofilerinin mekanizmasının nasıl işlediği, hastalığın ortaya çıkmasında hangi proteinlerin rol oynadığı, bu proteinler ile görme sinirleri arasında nasıl bir olumsuz etkileşim olduğu şimdiye kadar bilinmiyordu. Ama şimdi biliniyor.

Florida campus of The Scripps Research Institute (TSRI) tarafından yapılan ve 22 mart 2017 tarihinde Neuron dergisinde yayınlanan bir araştırmada Retina distrofisine sebep olan α2δ4 adında bir proteinin kilit rol oynadığı ve bu protein eksikliğinin Retina distrofisine sebep oluduğu bulundu.

α2δ4 önemi nedir?: α2δ4 proteininin neden önemli olduğu konusunu geçmeden önce konunun daha iyi anlaşılması için retinanın yapısı ve üzerinde bulunan sinir hücfreleri / fotoresöptörler hakkında çok kısa bilgi vermek uygun olacak.

Retina ya da ağ tabaka, gözün iç kısmını çevreleyen ince, yarı saydam bir tabakadır. Retinanın arka kısmında ise keskin görmeyi sağlayan ışığa ve renge duyarlı çeşitli fotoreseptörlerin yoğun olarak bulunduğu sarı nokta yer alır. Sarı noktaya gelen ışık, renk veya herhangi bir görüntü bir takım biyokimyasal reaksiyonlardan geçtikten sonra elektrik sinyallerine dönüştürülerek beyne ulaşır. Bu bilgi iletimini gözün içinden beyne doğru fotoreseptör hücreleri sağlar ve hücreler sırasıyla Ganglion, Bipolar, Koni ve Çubuk hücreleridir.

Şimdi gelelim yeni keşfedilen α2δ4 proteininin fonsiyonuna: Ganglion hücreleri ile Bipolar hücrelerinin bağlantı noktalarında, yani sinapslarda ELFN1 adında bir protein görev yapar ve protein bipolar hücrelerindeki kalsiyum kanallarını açarak Glutamat denen bir amino asit esterinin salınımına sebep olur. Glutamat ise Ganglion ve Biopolar hücrelerini birbirine yapıştırarak gelen sinyallerin Koni ve Çubuk hücreler aracılığıyla beyne ulaşmasını sağlar ve görme işlemi tamamlanır. Retina distrofi körlüğü denen şey işte bu yapışmanın geçekleşememesi durumunda ortaya çıkan bir hastalıktır.

Şimdiye kadar ELFN1 proteinin Ganglion hücreleri ve Bipolar hücrelerinin birbirine yapışmasında rol oynadığı bilinmesine rağmen, Retina distrofi körlüğünde bu proteinin niye bu görevi yerine getiremediği, niye yapışmanın sağlanamadığı bilinmiyordu.

Yapışmayı α2δ4 sağlıyor: Florida campus of The Scripps Research Institute (TSRI) tarafından yapılan araştırmada, α2δ4 adında bir başka proteinin ELFN1proteinini aktive ederek kalsiyum kanallarınının açılmasına olanak sağladığı ve buna bağlı olara Glutamat geçişine izin verdiği bulundu.

Deneyin nasıl yapıldığı hakkında kısa bilgi: Sıkıcı ayrıntılara girmeden, deneyin nasıl yapıldığına da çok yüzeysel olarak değinelim: Farelerde α2δ4 proteinini sentezleyen genin devre dışı bırakılmasıyla birlikte ve farelerde Retina distrofi körlüğünün başladığı, genin tekrar aktif hale getirilmesi ile kalsiyum kanallarının tekrar açılarak farelerin tekrar gördüğü tespit edildi.

Yeni çalışmalar yolda: Gerek yaşa bağlı gerekse genetik olarak ortaya çıkan Retina distrofi körlüğünde fotoreseptörler ölüyor. Normalde ölen fotoreseptörlerin yerine yenisi gelmiyor ve şu an uygulanan tedavi yöntemleri ise var olan ölmemiş reseptörlerin korunmasına yönelikti. Her ne kadar kök hücre teknolojisi yeni olsada bu konuda yapılan araştırmalar umutları güçlendiriyor. Ölen fotoreseptörlerin yerine kök hücre transferi ile yenisini koymak ve yeni fotoreseptörlerin α2δ4 proteini ile koruyarak kalıcı ve sağlıklı bir göze sahip olmak yakın bir gelecekte mümkün görünüyor.(3)

3. Araştırma: CRISPR-Cas9 tekniği ile yaşa bağlı makula dejenerasyonu tedavisi

Yaşa bağlı makula dejenerasyonu sebeplerinde biri de genetik kaynaklıdır ve rahatsızlığa VEGFR2 Geninde meydana gelen bir mutasyon sebep olmaktadır. Yukarıda da bahsedildiği gibi bu mutasyon gereğinden fazla VEGF proteini üretilmesine aracılık ederek retina tabakasının altındaki damarların anormal çoğalmasına sebep oluyor.

Başarılı bir çalışma: CRISPR-Cas9 teknoloji ile VEGFR2 genindeki mutasyonlu kısımı alınarak yerine başarılı bir şekilde genin mutasyonsuz yani sağlıklı formu injete edilildi. Transfer sonrası retina tabakasının altında kan damarlarının anormal çoğalması durdurularak makula dejenerasyonun önüne geçildi.(4)

İnfo: CRISPR-Cas9 teknoloji de kök hücre teknoloji gibi yeni bir tedavi yöntemi olup kalıtsal hastalıkların tedavisinde büyük umud vaad ediyor. CRISPR-Cas9 tekniğinin prensibi, genomun istenilen bir kısımına ekleme-çıkarma ya da değişiklik yapmaya dayanıyor. Buna göre hastalığa sebep olan genin mutasyonlu kısmı CRISPR-Cas9 teknoloji ile kesilerek yerine sağlıklı parçasının eklenmesi ve hastalığa sebep olan mutasyonun ortadan kaldırılması mümkün.

4. Araştırma: Makula dejenerasyonuna yol açan iki mutasyon

Oldukça erken sayılabilecek bir yaşta başlayan ve X-linked retinoschisis (XLRS) olarak da isimlendirilen ve Makula dejenerasyonuna sebep olan bu körlük tipi toplumda yaklaşık her 5,000 erkekte bir görülüyor. Hastalığın şimdilik geriye dönük tedavisi yok ama Manchester Üniversitesinin yapmış olduğu araştırmada ortaya çıkartılan iki mutasyon gelecekte X-linked retinoschisis hastalarına yeni tedavi imkanlarının yolunu açacak gibi görünüyor.

Tehlike iki mutasyon: Yapılan araştırmada RS1 Geninde bulunan iki mutasyonun hatalı XLRS1 proteini kodlayarak retinada yavaş yavaş ilerleyen kademeli tahribata, yani X-linked retinoschisis sebep olduğu bulundu.

Süreç nasıl işliyor ? : Sağlıklı bireylerde XLRS1 proteini retinanın hücresel organizasyonunda çok önemli bir rol oynuyor. Bu protein, birbirinin aynı sekiz proteinden oluşan sekizgen bir yapı oluşturarak (Homo-oligomerik-protein) retinada fotoreseptör ve bipolar hücrelerinin oluşmasına öncülük ediyor.

RS1 Geninde meydana gelen bu iki mutasyon XLRS1 Proteinin sekizgen yapısını değiştirerek retina hücrelerinde tahribatına sebep oluyor ve bu tahribat oldukça erken sayılabilecek yaşlarda hastanın görme yetisini kaybetmesine sebep oluyor. Başka bir ifade ile sağlıklı gen retinayı korurken, mutasyonlu gen retinayı tahrip ederek körlüğe sebep oluyor.

Sonuç olarak söylemek gerekirse bu iki mutasyonun keşfi, kök hücre ve CRISPR-Cas9 teknolojisi kullanılarak tahrip olan retina tabakası ve ölen sinir hücrelerinin tedavisine yeni ufuklar açacak(6).

5. Araştırma: CRISPR-Cas9 tekniği ile Gece körlüğü tedavisi

Halk arasında Gece körlüğü veya Tavuk karası olarak da bilinen Retinitis Pigmentosa, fotoreseptör hücrelerinin tahribatı ile başlayan ve ilerleyen safhada ciddi görme kaybıyla sonuçlanan genetik bir hastalıktır.

Hastalık, 3459 Nükleotit uzunluğundaki RPGR adındaki genin 3070. pozisyonunda meydana gelen mutasyonun protein sentezini durdurmasından kaynaklanıyor. Bu pozisyonda Guanin(G) yerine gelen Timin(T) protein sentezine „DUR“ komutu veren kodu oluşturuyor. Yani gen sentezlemesi gereken 1152 amino asit uzunluğundaki protein yerine 1024 amino asit uzunluğunda kısa bir protein sentezliyor. Başka bir ifade ile gendeki mutasyon eksik protein sentezlenmesine, bu eksik protein de Gece körlüğüne sebep oluyor.

Gece körlüğünde tedavi: Columbia University Medical Center (CUMC) ile Lowa Üniversitesi’nin ortaklaşa yaptığı çalışmada RPGR Gene’nin hatalı protein sentezleyen kısmı CRISPR-Cas9 teknoloji kullanılarak düzeltildi ve Gece körlüğü tedavi edildi.

Gece körlüğü tedavisinde kullanılan CRISPR-Cas9 tekniği kısaca şu aşamalardan geçerek hastaya uygulandı.

  1. Hastanın cildinden küçük bir doku alındı ve laboratuvarda özel kimyasallar içerisinde çoğaltıldı.
  2. Alınan dokular daha sonra özelleşmiş fotoreseptör kök hücrelerine dönüştürüldü.
  3. Elde edilen kök hücrelerin RPGR Genindeki mutasyonlu kısım CRISPR-Cas9 tekniği ile düzeltilerek RPGR Geni sağlıklı forma getirildi.
  4. Düzenlenmiş kök hücreler göze transfer edilerek gözün tekrar görmesi sağlandı.(5)

6. Araştırma: Gen terapisi ile renk körlüğü tedavi edildi

Renk körlüğü, gözün retina tabakasında yer alan Koni hücrelerinin genellikle genetik sebeplerden dolayı renkleri algılayamaması sonucu ortaya çıkan ve tedavisi şimdilik mümkün olmayan bir hastalıktır.

İyon kanallarındaki arıza: Hastalığa çoğunlukla CNGA3 veya CNGB3 genlerindeki mutasyonlar yol açıyor ve bu mutasyonlar Koni hücrelerinde bulunan iyon kanallarında bir takım hasarlara yol açarak hücrlerinin renkleri algılayamamasına sebep oluyor.

Tübingen Üniversitesi ve Ludwig-Maximilians-Münih Üniversitesi’nin ortaklaşa yaptığı araştırmada renk körü farelerin iyon kanalları, genetiği değiştirilmiş virüslerin yardımı ile tekrar fonksiyonel hale getirilerek farelerin renkli görmesi sağlandı.

Farelerde başarılı olan bu metodun insanlarda başarılı olup olmayacağını söylemek erken olsa da bu çalışma renk körü hastalar için bir umut olabilir (7).


Benzer konuda hazırlanmış diğer yazılar


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. Topical Delivery of Anti-VEGF Drugs to the Ocular Posterior Segment Using Cell-Penetrating Peptides
  2. Interleukin-18 and IL-18 binding protein
  3. The Auxiliary Calcium Channel Subunit α2δ4 Is Required for Axonal Elaboration, Synaptic Transmission, and Wiring of Rod Photoreceptors
  4. Genome editing abrogates angiogenesis in vivo
  5. Precision Medicine: Genetic Repair of Retinitis Pigmentosa in Patient-Derived Stem Cell
  6. Structural analysis of X-linked retinoschisis mutations reveals distinct classes which differentially effect retinoschisin function
  7. Restoration of Cone Vision in the CNGA3−/− Mouse Model of Congenital Complete Lack of Cone Photoreceptor Function

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

B6 ve B12 vitaminleri akciğer kanseri riskini yükseltiyor

Obezite Alzheimer Riskini Yükseltiyor !

Obezite Nedir?

Obezite, vücutta yağ dokusunun aşırı artmasıyla ortaya çıkan komplike metabolik bir rahatsızlıktır. Fazla kalorili gıdalarla beslenmek, hareketsiz bir yaşam tarzı, genetik yatkınlık hastalığın temel sebepleri arasındadır. Dünya Sağlık Örgütünün belirlemiş olduğu sınıflamaya göre Vücut kitle indeksinin (VKİ) 25 kg/m2 ila 30 kg/m2 olduğu durumlarda kişiye obez teşhisi konmaktadır.(1)

Uzun zamandan beri obezitenin kardiyovasküler hastalıklar, diyabet ve kanser oluşumuna sebep olduğu ve hatta genetik yapıyı bile değiştirdiği biliniyordu. Son yapılan araştırmalar ışığında obezitenin beyin yapısına da zarar verdiği  artık biliniyor. Örneğin 2016 yılında yapılan ve Neurobiology of Aging dergisinde yayınlanan bir makalede, obezitenin beyinde Beyaz Madde miktarını düşürdüğünü belirtiliyor (2) (3) (4). (Beyaz Madde: Merkezi sinir sisteminde sinir sisteminde nöron ve miyelinli aksonların oluşturduğu topluluklara verilen addır. Beyinde iç kısımlarda, omurilikte ise dış kısımda yer alır.)

Obezite ile Alzheimer arasından bir bağ olabilir

Uzun zamandır Alzheimer’in yaşlılıkla ilgili olduğu düşünülüyordu, son zamanlarda yapılan araştırmalar obezite ile Alzheimer arasında da bir ilişki olabileceğinin işaretlerini veriyor. Aşağıda bu konuda yapılmış ve Human Brain Mapping dergisinin 11 Nisan 2017 tarihli sayısında yayınlanmış makalenin özeti bulunmaktadır.

Araştırma hakkında bilgi vermeden önce araştırmaya konu olan ve beyindeki çeşitli bölgeleri birbirine bağlayan nöronal ağdan kısaca bahsetmek gerekiyor.

Nasıl ki kara yolları, demir yolları, hava yolları çeşitli şehirleri birbirine bağlıyorsa, beyinde de benzer bir sistem bulunmaktadır ve bu nöronal ağlar beynin çeşitli bölgeleri arasında enformasyon akışını sağlar. Bu ağın herhangi bir nedenle zarar görmesi durumunda ise alzheimer, şizofreni, parkinson, multipler sklerose ve felç gibi önemli nörolojik hastalıklar ortaya çıkmaktadır (5) (6) (7) (8).

Beyin erken yaşlanmasına neden olan süreç nedir ?

Max Planck Enstitüsü’nden Veronica Witte bu sorunun cevabını bulmak amacıyla farklı vücut kitle indeksine sahip (VKİ), yaşları 60-80 arası değişen 700 sağlıklı bireyin beyin fonksiyonlarını karşılaştırmalı olarak inceledi ve ilginç sonuçlar elde etti.

Bozulmuş nöronal ağ / sinir ağları

Elde edilen sonuçlar vücut kitle indeksi arttıkça yani şişmanlık arttıkça beyinin belirli bölgelerinde yer alan nöral ağların azaldığını ve buna bağlı olarak da iletişimin zayıfladığını gösteriyor. Başka bir ifadeyle yüksek yağlanma beyinin daha hızlı bir yaşlanma sürecine girmesine sebep oluyor. İlginç olan başka bir konu da Manyetik Rezonans Görüntüleme (fMRI) çekimlerinde tespit edildi. Çekimlerde nöral ağlardaki bu iletişim kopukluğunun beynin pasif moda geçmesiyle (Default Mode Network) ortaya çıktığını gösteriyordu.

Konunun daha iyi anlaşılması için “Default Mode Network” den bahsetmek gerekiyor : Default Mode Network, insanın kendisiyle baş başa kaldığı yani beynin dışarı ile aktivitesini kestiği, kendi iç dünyasında düşüncelere daldığı, beynin adeta “rölantide” çalıştığı andır. Beyin bu modda sakladığı anıları, geçmiş tecrübeleri çağırarak çeşitli düşüncelere dalar ve çeşitli fikirler geliştirir. Default Mode Network aynı zamanda kişinin en yaratıcı düşünceleri ürettiği ve sorunları en üst düzeyde çözdüğü modun adıdır. Tuvalette, banyoda, yatakta uzanırken, jogging yaparken veya bisiklet sürerken akla gelen parlak düşünceler hep bu Default Mode Network’ta gerçekleşir.

Sonuç

Şişmanlar Alzheimer riski taşıyor olabilir !

Şimdiye kadar kısmen kabul gören ama kısmen de pek benimsenmeyen zayıf bir hipoteze göre şişmanlığın alzheimer karşı koruyucu bir etkisinin olduğu düşünülüyordu. Yapılan bazı istatiksel çalışmalar da bu görüşü destekler nitelikteydi (9). Yapılan bu araştırma ile birlikte bu görüşün geçerliliği iyice tartışılır hale geldi.

Her ne kadar bu araştırma obezitenin de alzheimer için önemli bir risk faktörü olabileceğini göstersede deneklerin ileride kesin olarak alzheimer olup olmayacağı henüz şimdilik bilinmiyor. Ama şimdiye kadarki araştırmalardan elde edilen sonuçlar bize „Default Mode Network“ modunda az sayıda nöronal ağın aktif olmasının Alzheimer’in ön belirtisi olduğunu gösteriyor. Kesin bir kanıya varabilmek için katılımcıların ileriki yaşamlarındakı sağlık durumlarının tekrar incelenmesi gerekiyor.

Geriye dönüş mümkün mü? 

Obezite nedeni ile beyinde nöronal bağlantıların azalması, yani potansiyel alzheimer riski, yaşam stili radikal bir şekilde değiştirilerek geriye döndürmek veya en azından durdurmak mümkün mü? Bu soruya evet veya hayır demek şimdilik mümkün değil. Konunun açıklığa kavuşabilmesi için yeni çalışmalara ihtiyaç var.


Konu ile ilgili hazırlanmış diğer makaleler


Kaynak

 

Higher body mass index is associated with reduced posterior default mode connectivity in older adults

Diğer kaynaklar

  1. Obesity and overweight
  2. Schwergewichtiger Risikofaktor für Krebs
  3. Epigenome-wide association study of body mass index, and the adverse outcomes of adiposity
  4. Obesity associated with increased brain age from midlife
  5. Modern network science of neurological disorder.
  6. A common brain network links development, aging, and vulnerability to disease.
  7. Increased Resting-State Gamma-Band Connectivity in First-Episode Schizophrenia Schizophr Bull. 
  8. Cortico-Cerebellar Structural Connectivity Is Related to Residual Motor Output in Chronic Stroke.
  9. BMI and risk of dementia in two million people over two decades: a retrospective cohort study

Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Kromozomal hastalıklar (Trizomi 21, Trizomi 18 ve Trizomi 13)

Genler iyi çalışmadığı takdirde birçok hastalığın ortaya çıkmasında önemli rol oynayan bir kalıtım birimidir. Genetik kodlarımızda bir hata, ki, bu bazen çok küçük bir hata da olabilir, bütün ömür boyu bizim hastalık veya birçok hastalıkla yaşamamıza neden olur. Hatta bu genetik hata çocuklarımıza da geçerek onların da aynı hastalıktan muzdarip olmasına neden olur.

Yaşam tarzımıza özen göstererek bazı genetik hastalıkların ortaya çıkmasını bir ömür boyu önleyebiliriz (örneğin Diyabet 2 veya bazı kanser türleri gibi). Yine bazılarını ilaçlı tedavi ile kontrol altında tutabiliriz.

Genetik hastalıklar kimi zaman yaşlılıkta, kimi zaman gençlikte, kimi zaman çocuklukta, kimi zaman da anne karnında döllenmeden hemen sonra ortaya çıkabilir. Genetik hastalıkların birçoğu geç çocukluk dönemi ile yetişkinlik döneminde ortaya çıkar. Genetik hastalıklar konusunda genel kabul görüş, genetik rahatsızlıkların % 75 nin belirtileri geç dönemde ortaya çıktığı yönünde.

Hemen belirtelim aşağıdaki yazıya konu olan doğumla birlikte ortaya çıkan genetik hastalıkların toplumda görülme sıklığı sadece % 4 dür.

Aşağıda kromozomlar düzeyinde meydana gelen ve şimdilik tedavisi mümkün olmayan üç ağır genetik hastalıktan bahsedilmektektir. Her üç hastalık da kromozomal hastalık olup yumurta döllendikten sonra bölünmeler sırasında meydana gelen bir hatadan kaynaklanmaktadır. Hata, ne kadar geç bölünmede gerçekleşirse hastalığın semptomları da o kadar hafif olmaktadır.

Ayrıca hatanın hangi kromozomda olduğu, kromozomun tamamında mı, yoksa bir parçasında mı olduğuna bağlı olarak semptomlarda farklılık görülmektedir. Konuyu daha anlaşılır ve mümkün olduğu kadar basite indirerek, biraz da konunun biyolojik arka planını anlatarak anlatmaya çalışalım.

***

1. Bölüm

Genetik rahatsızlıklar meydana geliş şekline göre üç ana grupta toplanır

  1. Kromozomal rahatsızlıklar: Kromozom sayısı veya yapısında meydana gelen değişikliklerden kaynaklananlar (Bu makalenin konusu).
  2. Monogenetik rahatsızlıklar: Tek bir gende meydana gelen değişikliklerden kaynaklananlar (Bu değişiklikler belirli bir enzim veya proteinin kayıp ya da hatalı sentezlenmesine sebep olur).
  3. Poligenetik rahatsızlıklar: Birçok gen den kaynaklananlar (Bir genin veya çevresel faktörlerin birçok genin faaliyetini etkilemesi sonucu ortaya çıkan rahatsızlıklardır).

Kromozomal rahatsızlıklar

Her insan hücresinin içerisinde bir çekirdek ve bu çekirdeğin içerisinde genetik materyal DNA lar bulunur. DNA lar hücre çekirdeği içinde spiral merdiven şeklini andıran bir yapıdadır. Bu yapıya DNA çift sarmalı denir.

DNA çift sarmalı, 23’ü anneden 23’ü babadan gelen 46 adet koromozumun etrafında çok sıkı bir şekilde paketlenmiş durumda yer alır. Yani her hücrede 23 çift yada 46 tek kromozom bulunur. Daha iyi anlaşılması için olayı makro düzeyde düşünerek şöyle örnekleyelim.

Vücudumuzdaki milyarlarca hücreden herhangi birini alalım ve içini açalım ve ortasındaki çekirdeği çıkarıp içine bakalım. Çekirdeğin içinde 2 adet 1. kromozom, 2 adet 2. kromozom, 2 adet 3. kromozom…….. 2 adet 45. kromozom olduğunu görürüz.

Burada küçük bir parantez açıp önemli bir noktayı da belirtmeden geçmeyelim. Bu 45 tek kromozoma ilaveten bireyin erkek yada kadın olmasını belirleyen iki adet de cinsiyet kromozomu bulunur. Bunlar X ve Y kromozomlarıdır. Kadınlardaki cinsiyet kromozom çifti XX, erkeklerdeki kromozom çifti ise XY dir.

  • Her kız çocuk anneden bir X, babadan bir X kromozomu alır.
  • Her erkek çocuk anneden bir X, babadan bir Y kromozomu alır.

Döllenmeden önce

Her hücrede 46 adet kromozom bulunur dedik ama bu yumurta döllendikten sonraki kromozom sayısıdır. Döllenme öncesine dönecek olursa istisnai bir durumla karşı karşıya kalırız. Bu istisnai durum annedeki yumurta hücresi ile babadaki sperm hücresindeki kromozom sayıları ile ilgilidir. Bu hücrelerdeki kromozom sayısı 46 adet değil 23 adettir.

Döllendikten sonra

Yumurta döllendiği andan itibaren o yumurta artık embriyodur ve kromozom sayısı 46 adet olur(23’ü anneden, 23’ü babadan). Embriyo döllendikten sonra belirli aralıklara bölünerek kendini kopyalamaya başlar. Her kopyalamada hücre sayısı iki katına çıkar, yani bölünme 2, 4, 8,16, 32, 64, 128, 256, ….. şeklinde olur. Her bölünmede aynı zamanda 46 adet kromozom da kopyalanarak yeni hücrenin içinde yerini alır. Bölünme ilerledikçe dokular ve organlar oluşmaya başlar ve 9. ay sonra milyarlarca hücreden oluşan embriyo gelişimini tamamlayarak doğum gerçekleşir.

Bölünmede hata olursa

Yukarıda her bölünmede 46 kromozom da kopyalanır dedik ama bu kopyalanma her zaman kusursuz olmaz. Bazen bu bölünmeler sırasında kopyalanma işleminde hatalar olabilir. (Yapılan araştırmalar 35 yaş üzeri hamileliklerde hata riskinin daha fazla olduğunu gösteriyor.)

Bu hatalar nedir?: Kopyalamada irili ufaklı hatalar olabilir. Bu hataları iki farklı kategoride değerlendirmek gerekir. Birincisi gen düzeyinde olan hatalar, ikincisi kromozom düzeyinde olan hatalar. Hemen belirtelim kromozom düzeyindeki hataların tahribatı çok daha ağır olur.

Gen düzeyindeki hatalar: Gen düzeyindeki hatalar bazen tek bir gende, tek bir nükleotitin değişmesi ile oluşan hatalar olabileceği gibi, bazen birden fazla nükleotitin değişmesi şeklinde de olabilir. Bazen bu tür hatalar birden fazla gende de olabilir. Gen düzeyindeki hatalar sadece nükleotit değişmesi ile olmaz, kimi zaman bir veya birden fazla nükleotitin tamamen ortadan kalkması şeklinde de olabilir.

Kromozom düzeyindeki hatalar (kromozom sapmaları): Bu hatalar kimi zaman kromozom sayısıyla, kimi zaman kromozomun yapısıyla ilgili hatalar olabilir.

  • Sayısal hatalar: Bölünme sırasında kopyalanan kromozomun 1 adet eksik yada 1 adet fazla olması şeklinde olabilir. Bu durumda kromozom sayısı 46 yerine 45 yada 47 olur.
  • Yapısal hatalar: Bölünme sırasında kopyalanan kromozomun bir parçasının kopması veya bir parçasının fazla veya bir parçasının yönünün ters yönde olması veya bir parçasının başka bir kromozoma yapışması şeklinde olabilir.

Her ne durumda olursa olsun, hata meydana geldiği andan itibaren artık yeni hücreler hep hatalı kromozomlar taşıyacaktır. Bu yüzden hata ne kadar geç bölünmede gerçekleşir ise hatalı kromozomu taşıyan hücre sayısı o kadar az olacaktır. Dolayısıyla hastalığın semptomları da o kadar hafif olacaktır.

Kromozom sayısı veya yapısından kaynaklanan bütün bu rahatsızlıklara genel olarak Kromozomal Rahatsızlıklar adı verilir.

2. Bölüm

Bu bölümde sık rastlanan ve tedavisi bugün için mümkün olmayan üç hastalık anlatılmaktadır. Bu arada üç hastalığın ortaya çıkmasında da annenin hamilelik yaşının önemli rol oynadığını da belirtmeden geçmeyelim.

  1. Down- sendromu (Trizomi 21)
  2. Edwards- sendromu (Trizomi 18)
  3. Patau sendromu (Trizomi 13)

1- Down  sendromu (Trizomi 21)

Down Sendromu (Trizomi 21) Sebepleri

Trisomie 21, Down-Sendromun en sık görülen formu olup her ırk ve toplumda aşağı yukarı eşit oranda görülür. Görülme sıklığı 1:500 ile 1:800 arasındadır.

Hücre bölünmesi esnasında meydana gelen bir hata 21. kromozomun iki kopya yerine üç kopyasının yapılmasına sebep olur. Normal sağlıklı insanlarda 46 tek kromozom bulunurken Down Sendromulu (Trizomi 21) hastalarda bölünmede meydana gelen bu hata nedeniyle 21. kromozom 3 adet bulunur.

Down Sendromu (Trizomi 21) alt grupları

  1. Freie trizomi 21: Hücre bölünmesi esnasında meydana gelen bir hatadan dolayı(Nondisjunction ) 21. Kromozom vücut hücrelerinde iki yerine 3 adet bulunmasından kaynaklanır. Trisomie 21 hastalarının %95 de tüm vücut hücreleri 3 adet 21. Kromozom bulundurur. Her 100 Trisomie 21 Sendromlunun 70’i bu formdadır. Karyotip: 47,XX+21 bzw. 47,XY+21
  2. Translokasyon Trizomi 21: Bu da hücre bölünmesi esnasında meydana gelen bir hatadan kaynaklanır. Trizomi 21 hastalarının % 3 – % 4’ü bu forma sahiptir. Bu formda da 21. kromozom vücut hücrelerinde üç adet bulunur ama bu başka bir kromozoma yapışık durumdadır. Yapışık olduğu kromozomlar genellikle 13, 14, 15 ya da 22. kromozomlardır. Nadir olarak 23. kromozoma yapışık durumda olanlar da vardır. Karyotip: Hangi kromozoma yapışık olduğuna göre değişir. Örneğin: 46, XX t (21; 14) ve 46, XY, t (21; 14).
  3. Mozaik Trizomi 21: Bu tipte diğerleri gibi hücre bölünmesi esnasından meydana gelen bir hatadan kaynaklanır. Bu tipte 21. kromozom bazı vücut hücrelerinde üç adet bulunurken bazıların 2 adet bulunur. Bilim insanları Down Sendromluların % 30’nun bu formda olduğunu tahmin ediyorlar. Karyotip: 46, XX / 47, XX, + 21 veya 46, XY / 47, XY + 21
  4. Kısmi Trizomi 21: Bu tip çok nadir görülen bir form olup tüm dünyada sadece birkaç yüz kişide bulunmaktadır. Bu formda 21 kromozom tüm vücut hücrelerinde iki adet bulunur. Yani 21 kromozom hücrelerde sayı olarak normaldir ama tek farkla. O fark da 21. kromozomun küçük bir kısmının yine 21. Kromozom üzerinde çift olarak bulunmasıdır. Bu formun şiddeti de bu kısmın ne derece etkili olduğuna bağlı olarak değişir. Karyotip: 46, XXder (21) (q23.2; q22.11) veya 46, XYder (21) (q23.2; q22.11)

 Semptomlar

Down Sendromu (Trizomi 21)’in semptomları kişiden kişiye çok farklı olmakla birlikte vücut gelişimi ve zihinsel yetenek hemen hepsinde dikkat çeken özellikler arasındadır. Bazı özellikler hemen doğumla birlikte farkedilirken bazı özellikler ileriki dönemde ortaya çıkabilmektedir.

Belirgin bazı özellikler şöyledir:

  • Gerek çocukluk, gerekse gençlik dönemi küçük bir vucut yapısı.
  • Onikiparmak bağırsağında darlık.
  • Bebeklerde kas zayıflığı (hipotoni),
  • Konjenital kalp hastalığı,
  • Gastrointestinal sistemde değişiklikler (Pankreasta oluşum bozukluğu, çok genişlemiş kalın bağırsak ve rektum deformasyonu).
  • Gözlerde miyopluk ve astigmatism (% 75).
  • Şaşılık (% 50)
  • Gözyaşı kanallarına tıkanıklık (% 20)
  • Konjenital katarakt (% 3)
  • % 40 ile % 60 arasında kalp kusurları

Teşhis

Günümüzde artık çeşitli testler ile çocuk daha doğumdan Down Sendromu olup olmayadığı tespit edilebiliyor. Bu konuda çeşitli teknikler uygulanıyor. Örneğin rutin ölçümlerden biri ultrasonla bebeğin ense kalınlığı ölçümü. Bu ölçümlerde kalın ense Trizomi 21 belirtisi olabileceği gibi Trisomie 13 (Patau Sendromu) veya Trizomi 18 (Edwards- Sendromu) belirtisi de olabiliyor. Başka bir test ise 2012 tarihinden itibaren kullanılmaya başlayan kan testi. Bu testte bebeğin Trizomi 21 olup olmayacağı konusu kesin olmamakla birlikte bir ön bilgi verir. Şüpheli durumlarda ise bu durum başka testlerle teyid edilmesi gerekiyor.

Bu iki testte şüpheli bir durum olması halinde en emin test kromozom analizinin yapıldığı testlerdir. Bunlar birisi plasentadan parça alınarak yapılan Koryonik villus örneklemesi, bir diğeri çocuğun göbek bağından kan alınarak yapılan kordon sentezi, üçüncüsü ise fetüsün içinde yüzdüğü sıvıdan bir miktar sıvı alınarak yapılan Amniyosentez dir.

Terapi

Down Sendromu (Trizomi 21)’i tamamıyla iyileştirerek sağlıklı bir bireye dönüştürmek şu anki teknoloji ile mümkün değil. Ama ona hayatını kolaylaştıracak, onu sosyal hayatın içine sokacak, kendi kendine yetebilecek eğitim verilebilir ve bu eğitime ne kadar erken başlanırsa, o kadar şans yüksek olur.

  • Down Sendromulular (Trizomi 21) için önemli terapötik önlemler arasında konuşma, okuma ve yazma becerilerinin geliştirilmesi bulunmaktadır. Bu eğitimin özel eğitimli profesyonel kişilerce yapılması hiç kuşkusuz çok daha verimli sonuçlar verir.
  • Buna dışında fiziksel veya zihinsel yeteneklerin geliştirilmesi ve kazanılan yeteneklerin devam ettirilmesi için fizyoterapi ve ergoterapi ve kendisine uygun sporlar yaptırılarak kasların güçlendirilmesi gerekir.
  • Ailelerin çeşitli sosyal yardımlaşma ve kendi kendine yardım grupları ile ilişkiye geçerek tecrübe paylaşımında bulunmaları hiç kuşkusuz olumlu sonuçlar vermektedir. Bu onlara (Hem Down Sendromlu çocuğa hemde aileye) yalnız olmadıkları duygusunu verir.
  • Down Sendromlunun hipotiroidi veya tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonu veya patolojik derecede heyecanlanma gibi yan rahatsızlıklara karşı doktor kontrolünde ilaçlı tedaviye yapılmalıdır.

2- Edwards- Sendromu (Trizomi 18)

Edwards- Sendromu (Trizomi 18) sebepleri

Edwards sendromu ağır kromozom bozukluklarından biridir. Toplumda görülme sıklığı çeşitli kaynaklara göre 1:3000 ile 1:8000 arasındadır.

Bunda da tıpkı Down Sendromuda (Trizomi 21) olduğu gibi annenin hamilelik yaşı önem arz ediyor. Yapılan araştırmalar, 18 yaşında hamile kalmış bir kadının hamileliğinin 12. haftasından yaklaşık 1: 2500 risk taşırken, 40 yaşında hamile kalmış bir kadının hamileliğinin 12. haftasından yaklaşık 1:180 Trizomi 18 riski taşıdığını gösteriyor. Yine yapılan araştırmalar Trizomi 18 olan bir embriyonun % 80’i hamileliğin 12 haftasında öldüğünü gösteriyor. Ayrıca yapılan araştırmalardan ortaya çıkan bir başka sonuç da Trizomi 18’in kız çocuklarda daha fazla görüldüğünü gösteriyor (Trizomi 18’li 100 çocuktan 75 kız, 25’i erkek). Trizomi 18’de de tıpkı Trizomi 21 de olduğu gibi vücut hücrelerinde iki yerine üç adet 18. krmozom bulunmaktadır.

Edwards- Sendromunun (Trizomi 18) alt grupları

  1. Freie Trisomie 18: Edwards sendromluların vücut hücrelerinde 18. kromozom üç adet bulunur. Freie Trisomie 18 formunda kromozom vücut hücrelerine ilaveten sperm ve yumurta hücrelerinde de(gametlerde) bulunur. Tüm Edwards sendromluların %95’i Bu formdadır. Frei Trizomi karyotip: 47, XX,+ 18 bzw. 47,XY,+18.
  2. Mozaik trizomi 18: kromozom bazı vücut hücrelerinde iki adet bazılarında üç adet bulunur. Yumurta döllendikten sonra bölünmelerde hata ne kadar geç başlarsa hastalığın şiddeti de o kadar az görülür. Bu form, Edwards sendromluların % 3’nü oluşturur. Karyotip, 46,XX/47, XX+18 veya 46,XY/47,XY,+18.
  3. Kısmi trizomi 18. Bu formda 18. kromozom tüm vücut hücrelerinde iki adet bulunur. Yani hücrelerdeki 18. kromozom sayısı normaldir ama bazen 18. kromozomun küçük bir parçası yine 18. kromozom üzerinde çift olarak bulunur. Bu formun şiddeti bu ilave parçasının ne derece etkili olduğuna bağlı olarak değişir.
  4. Translokations-Trizomi 18: Kromozomun bir parçası başka bir kromozomda yer almasıyla ortaya çıkan çok nadir bir formdur. Bu form Edwards sendromluların %1’ni oluşturur. Kromozom seti, parçalı kromozomun hangi kromozoma bağlandığına göre değişir. Örneğin 22. kromozoma bağlı olması halinde 46XXt(18;22) veya 46XYt(18;22) şeklinde isimlendirilir.

Semptomlar

Gelişim bozukluğu ana rahimde başlar. Eğer çocuklar ana rahminde ölmeyipte doğarlarsa çok düşük kiloda doğarlar. Trizomi 18 ile doğan çocuklarda gelişim bozuklukları ve iç organlarda karakteristik deformasyonlar bulunur. Yapılan araştırmalar çocukların % 80’nin kalp kusurları ile doğduğunu gösteriyor.

Belirgin bazı özellikler şöyledir:

  • Genel olarak baş çok küçük (mikrosefali)
  • Nispeten küçük ağız-çene açıklığı (microstomia)
  • Gözlerde Anomaliler
  • Göz kapağı sütunlar kısadır
  • Alın ve yüzde ağır deformasyonlar (holoprozensefali)
  • Ayak baş parmağın diğerlerinden ayırık durması (sandalenfurche)
  • El parmakların birbiri üzerine gelmesi
  • Kulaklarda deformasyon (dysplastic ears)
  • Çocukların % 15’de yarık dudak ve damak
  • Deforme olmuş iskelet yapısı
  • Kas zayıflığı (hipotoni)
  • Eksik kaburga veya omurlar
  • Özellikle kalp, böbrek ve üreter, gastrointestinal sistem ve beyin görülen organ malformasyonları.

Teşhis

Hamilelik süresince yapılan ultrason tetkikleri ile aşağı yukarı Edwards sendromu (Trizomi 18) için bir ön tanı konulabilir. Ultrason tetkiklerinde bebeğin az hareket etmesi ve gelişmenin normal tempoda seyretmemesi Trizomi 18 için bir işaret olabilir. Fakat bu konuda en kesin teşhis kromozom testi ile ortaya çıkar. Yapılan kromozom testi bebeğin Edwards sendromu (Trizomi 18) olup olmadığını %100 doğrulukta ortaya çıkarır. Hatta kandaki lenfosit hücreleri ile yapılan genetik testler Trizomi 18 in hangi alt formda olduğunu da gösterir. 35 yaş üzeri hamilelikler bu konuda risk oluşturduğu için mutlaka genetik testler yaptırılmalıdır.

Terapi

Edwards sendromunun (Trizomi 18) hiçbir tedavisi yoktur. Birçok bebek daha doğumadan anne karnında ölür. Doğan çocuklar ise organ hasarlarının durumuna göre 12 aya kadar yaşayabilir. Nadir de olsa yetişkinlik yaşına kadar ulaşan çocuklar da vardır ama bunlar sadece istisnai durumlardır. Yaşayanlar arasında kız çocukları erkeklere göre daha uzun hayatta kalırlar. Hayatta kalanların ilerleyen sürede ölüm sebepleri arasında kalp yetmezliği ve solunum yetmezliği birinci sırada yer alıyor.

3- Patau sendromu (Trizomi 13)

Patau sendromu (Trizomi 13) sebepleri

 Patau sendromu da (Trizomi 13), Trizomi 21 ve Trizomi 18 gibi tedavi edilemeyen ağır kromozomal bir bozukluklardan biridir. Bozuk,13. kromozomun vücut hücrelerinde iki adet yerine üç adet bulunmasından kaynaklanır. Yukarıda anlatılan diğer iki rahatsızlık gibi bunda da annenin hamilelik yaşı önemlidir. Yani anne olma yaşı ilerledikce risk de artar.

Bebekler anne karnında genellikle yeterli beslenemediği için yüksek derecede organ anomalileri ile doğarlar. Özellikle beyin, böbrek, kalp ve bağırsaklarda ciddi anomaliler görülür. İleri formlarında tek göz, yarık dudak ve damak ve altı parmaklılık da görülebilir.

Patau sendromu ile doğan çocuklar tıpkı diğerleri gibi ne iyileştirilebilir ne de tedavi edilebilirler. Annen karnında ölmeyip doğan çocukların çoğu yaşamın ilk 6 gününde ölürken, bazıları bir yıl kadar yaşayabilir. Bunda da kız çocuklar erkek çocuklara göre biraz daha uzun yaşarlar. Patau sendromu toplumda görülme sıklığı yaklaşık 1:10000 dir.

Patau sendromunun (Trizomi 13) alt grupları

  1. Freie Trizomi 13: Patau sendromluların % 80’i bu form oluşturur. Cinsiyet kromozomlarından birinde(yumurta veya sperm hücresi) fazladan bir 13. kromozom bulunması, döllenme sonrası vücut hücrelerinde üç adet 13. kromozom bulunmasına sebep olur. Karyotip: 47,XX,+13 veya 47,XY,+13.
  2. Mozaik trizomi 13: kromozom bazı vücut hücrelerinde iki adet bazılarında üç adet bulunur. Yumurta döllendikten sonra bölünmelerde hata ne kadar geç başlarsa hastalığın şiddeti o kadar az görülür. Mozaik trizomi 13 olan çocukların vücut hücrelerinde hem 47 kromozom, hem de 46 kromozom bulunur. Karyotip: 46XX/47,XX,+13 bzw. 46XY/47,XY,+13.
  3. Kısmi trizomi 13: Bu formda 13. kromozom tüm vücut hücrelerinde iki adet bulunur. Hücrelerdeki 13. kromozom sayısı normaldir ama bazen 13. kromozomun küçük bir parçası yine 13. kromozom üzerinde çift olarak bulunur. Bu formun şiddeti de bu parçanın ne derece etkili olduğuna bağlı olarak değişir.
  4. Translokations-Trizomi 13: kromozomun bir parçasının başka bir kromozoma yapışması ile ortaya çıkan ve çok nadir görülen bir bir formdur. Genellikle yapışık parça 14. 15. 21 veya 22 kromozoma yapışık olarak bulunur. Bu form Patau sendromluların % 1’ni oluşturur. Kromozom seti, parçanın hangi kromozoma bağlandığına göre değişir. Örneğin 14. Kromozoma bağlı olması halinde 46,XX,t(14;13) bzw. 46,XY,t(14;13) şeklinde isimlendirilir.

Semptomlar

Dış görünüm ve iç organlardaki gelişim bozukluğu döllenmeden hemen sonra anne karnında başlar. Semptomlar her çocukta farklı şiddette ve farklı şekillerde görünür. Doğum öncesi yapılan ultrason tetkiklerinde Trizomi 13 varlığına işaret eden bazı bulgular görülür kesin teşhis kromozom testi ile ortaya çıkarılır.

Belirgin bazı özellikler şöyledir:

  • Kalp yetmezliği (çocukların yaklaşık % 80)
  • Nispeten küçük bir vücut yapısı
  • Çocukların yaklaşık% 12 nispeten küçük baş
  • Çocukların yaklaşık% 45 yarık dudak ve damak
  • Nispeten küçük ve birbirine nispeten yakın gözler
  • Çocukların yaklaşık% 30 ürogenital sistem ve böbrek bozuklukları
  • Beyinde malformasyonlar
  • Burun deliklerinde malformasyon
  • Kulaklarda anomaliler
  • Yüz iskeletinin anomaliler
  • Parmaklarda deformasyonlar

Trizomi 13 ile doğan çocuklar genellikle kör ya da sağırdır olur ve genellikle kalp yetmezliği veya solunum yetmezliğinden çok erken ölürler.

Teşhis

Doğum öncesi yapılan ultrasonografi (sonografi) tetkiklerinde fetusta malformasyonların örneğin, beyin malformasyon, yarık dudak ve damak ve altı parmak gibi anomaliler bulunması durumunda mutlaka kromozom analizi yapılarak bebeğin Trizomi 13 olup olmadığı kontrol edilir. Hatta bu teslerde varsa hangi formda olduğu da tespit edilebilir. Genel olarak söylemek gerekirse 35 yaş üzeri hamileliklerin hepsinde mutlaka kromozom analizi yaptırılması gerekir.

Terapi

Trizomi 13 de Trizomi 18 gibi henüz tedavi edilebilir bir hastalık değil. Hayatta kalan bebekler için birtakım operasyonlar ve sınırlı fizyolojik tedaviler yapılabilir ama bunlar sadece varolan durumu biraz daha iyileştirmeye yönelik tedavilerdir.

Sonuç

Her üç vakada da hücre bölünmesi sırasında meydana gelen bir hata kromozomların iki adet yerine üç adet kopyalanmasına sebep oluyor. Hata sonucunda ortaya çıkan hasar hatanın büyüklüğüne göre değişiyor. Hasarın neden bu kadar büyük olduğu konusuna gelince. Ayrıntılar elbetteki tam olarak bilinmiyor. Kanımca bu konuda bilinenler bilinmeyenlerin on binde biri bile değil. Üç kromozomun( 21, 18. 13) her birinde yaklaşık 350 ile 600 arasında gen var muhtemelen fazladan bu kadar genin çalışması organ ve dokularda geriye dönüşü mümkün olmayan bozukluklara sebep oluyor.


Kromozom bozuklukları ile ilgili hazırlanmış diğer makaleler


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynak

  • Chromosome 21 and down syndrome: from genomics to pathophysiology. Link
  • Neurobehavioral disorders in children, adolescents, and young adults with Down syndrome Link
  • Behavioral phenotype of individuals with Down syndrome. Link
  • Current dilemmas in Down syndrome clinical care: celiac disease, thyroid disorders, and atlanto-axial instability.Link
  • Speech intelligibility and childhood verbal apraxia in children with Down syndrome Link
  • Families of children with Down syndrome:What we know and what we need to know Link
  • The brain in Down syndrome (TRISOMY 21). Link
  • Down’s syndrome. Link
  • Down syndrome and associated congenital malformations. Link
  • Developmental disabilities grown up: Down syndrome. Link
  • Trisomy 13 mosaicism: study of serial cytogenetic changes in a case from early pregnancy to infancy. Link
  • Trisomies 13 and 18: population prevalences, characteristics, and prenatal diagnosis, metropolitan Atlanta, 1994-2003Link
  • Trisomy 13 mosaicism in a phenotypically normal child: description of cytogenetic and clinical findings from early pregnancy beyond 2 years of age.Link
  • Transcriptome analysis of human autosomal trisomy.Link
  • Pediatric Cardiac Care Consortium. Effectiveness of cardiac surgery in trisomies 13 and 18 (from the Pediatric Cardiac Care Consortium-3.Link
  • The origin of trisomy 13. Link
  • Patau syndrome with a long survival (146 months): a clinical report and review of literature.Link
  • Trisomy 13 and trisomy 18 in a defined population: epidemiological, genetic and prenatal observations..Link
  • Congenital malformations among liveborn infants with trisomies 18 and 13.Link
  • Population-based analyses of mortality in trisomy 13 and trisomy 18. Link
  • Heart Malformations in Children With Down Syndrome Link
  • Rates and survival of individuals with trisomy 13 and 18 Data from a 10-year period in Denmark link
  • Patau syndrome with a long survival. A case report link
  • http://www.zeit.de/2015/04/praenataldiagnostik-down-syndrom-krankenkasse,
  • Klaus Sarimski: Entwicklungspsychologie genetischer Syndrome (3. Auflage, 2003)
  • Der Test link

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Sayılarla yaşamın istatistiği

Hayat nedir?  Hayatın tarih boyunca binlerce tanımı yapıldı. Birçok din, birçok filozof, birçok bilim insanı bu soruya kendince cevaplar verdi ve halâ da vermeye devam ediyor. Hayatın evrensel açık bir tanımı yok aslında… 

Mademki hayatın standart bir tarifi yok, mademki hayat baktığın pencereden senin gördüklerin, o halde biz de bu makaleye uygun kendimizce bir tanım yapalım o zaman.

Hayat, doğumla ölüm arasında geçen sürede ürettiklerimiz, tükettiklerimiz ve yaptıklarımızın toplamıdır.  Hayat ilk nefesle başlar, son nefeste biter.

Aşağıda ortalama 75 yaşına kadar yaşayan bir insanın bu süre içerisinde yediği, içtiği, yaptığı, ürettiği, tükettiği bazı şeylerin ortalama bir istatistiği bulunmaktadır. Ayrıca vücudumuzdaki çeşitli organ, doku, hücre, organik ve inorganik elementlerle ilgili çeşitli sayısal istatistikler bulunmaktadır.

Neye ne kadar zaman harcıyoruz?

  • 23 yıl uykuda geçiriyoruz.
  • 7,5 yıl yemekte geçiriyoruz. Bunun 1.5 yılını Restoranlarda geçiriyoruz.
  • Kadınlar mutfakta 3.16 yıl (günde 65 dakika), erkeklerse 1.45 yıl (günde 28 dakika) geçiriyorlar.
  • Banyoda 3,5 yıl geçiriyoruz.
  • Erkekler hobileri için 380 gün, (günlük 20 dakika), kadınlar 152 gün (günde 8 dakika) geçiriyor.
  • Temizlik için 6 yıl, televizyon seyrederek 12 yıl, işte 6 yıl geçiriyoruz.
  • 1,45 yıl telefonlaşarak geçiriyoruz. (günlük 28 dakika)
  • 219 gün trafik sıkışıklığında bekliyoruz. (yılda 70 saat.)
  • Hayatımız boyunca 100.000 kez öpüşüyoruz ve öpüşmede geçen toplam süre 14 gün (1980’li yıllarda öpüşme süresi 5.5 saniye, günümüzde ortalama 12 saniye.).
  • 540.000 kez gülüyoruz ve gülerek geçirdiğimiz zamanın toplamı 11 gün (günde 6 dakika).
  • 2 yıl 10 ay, gevezelik ve sohbet ediyoruz
  • 3 ay doktorda beklemekle geçiriyoruz
  • 1 yıl sinema, tiyatro ya da konserde geçiriyoruz.
  • 9 ay çamaşır ve ütü yaparak geçiyor.

Neyi ne kadar tüketiyoruz

  • Vücut ağırlığımızın yaklaşık 700 katı gıda tüketiyoruz. (Örnek 75 kg x 700 = 52.500 kg gıda)
  • 45.000 litre sıvı içecek tüketiyoruz. Bu, yaklaşık 10 tonluk 4,5 su tankerini doldurabilecek miktara karşılık geliyor… (Tüketilen sıvının ayrıntıları ise şöyle. Su: 9600 litre, Bira: 9300 litre, Şarap: 8100 litre, Süt: 5.000 litre, Kahve: 10.800 litre, Çay: 1875 litre.)
  • Her insan yaşamı boyunca temizlik ve duş gibi ihtiyaçları için tükettiği su miktarı yaklaşık 1.558.550 litre.
  • Beyin hücrelerimiz yaklaşık 2 ton üzüm şekeri/dekstroz tüketiyor.

Neyi ne kadar üretiyoruz

  • 5.550 litre tükürük üretiyoruz. (Günlük 1 litre)
  • 40.500 litre idrar üretiyoruz. (Yılda 540, günde 1,5 litre. Bu miktar aşağı yukarı 150 litrelik 270 küvet dolduruyor)
  • Tuvalette yaklaşık 6 ay vakit geçiriyor ve bu süre içerisinde 5 ton dışkı üretiyoruz (günlük 192 gram) Ayrıca yaklaşık 2100 rulo tuvalet kağıdı tüketiyoruz
  • Cildimizde bulunan 3 milyon ter bezi erkeklerde 14.000 litre, kadınlar 12.000 litre ter üretiyor. (Bu yaklaşık 1,5 su tanker dolusu miktar yapıyor)
  • Nefes alıp-verirken 321.200.000 litre hava tüketiyoruz.
  • Her kadın hayatı boyunca ortalama 400 yumurta, her erkek 400 milyar sperm üretiyor.
  • Gözlerimiz 4.900 litre gözyaşı ve sıvısı üretiyorlar. (1-2 dakika ağlandığında her biri 15 miligram olan yaklaşık 50 gözyaşı çıkarılıyor ve yaklaşık 66.000 gözyaşı bir litre yapıyor).
  • 547.500 kez ve atmosfere metan gaz bırakıyoruz.
  • 8.000 kg ambalaj olmak üzere 43.800 kg çöp üretiyoruz.

Neyi ne kadar yapıyoruz

  • Hayatımız boyunca 473.040.000 nefes alıyoruz. (Dakikada 12, saatte 720, günde, günde 17.280, yılda 6.307.200 kez.)
  • Sigara içenler 525.000 kez sigara püfletiyor (yılda 7.000 kez).
  • Erkekler 7.875 kez seks, 2.000 kez mastırbasyon yapıyor ve saatte 44,8 km hızla 53 litre sperm dışarı bırakıyor.
  • Hayatımız boyunca yaklaşık 50 milyon adım atıyoruz . Bu da yaklaşık 40.000 kilometre yapıyor. Spor yapanlar ise yaklaşık 150 milyon adım atarak 150.000 km yol kat ediyoruz. Bu da yaklaşık 3 kez dünya etrafında tur atma anlamına geliyor.
  • 105.372 kez rüya görüyoruz .
  • 4.000 kez Sex yapıyoruz.
  • Çiftler 10’ar saat orgazm oluyorlar.
  • Erkekler 246.375 kezi gece olmak üzere 301.125 kez ereksiyon oluyorlar.
  • 3000 kez bağırıyoruz.
  • Eğer hayatımız boyunca konuştuğumuz kelimeler dijital ortamda CD’lere aktarılsa 14.285.714.285.700 adet CD dolardı (British Telecom tarafından hesaplanmış).
Sayılarla vücudumuz

Kan hücreleri ve miktarı 

  • Yetişkin bir vücutta 5-7 litre arası kan bulunur. Bu miktar vücut kütlesinin yaklaşık 1/12 tekabül ediyor. 1 mm³ kanda 5 milyon Alyuvar, 5.000-7.000 Akyuvarlar hücreleri, 300.000 Trombosit bulunur.
  • Kalbimiz 3 milyar kez atarak, 240. milyon litre kan pompalıyor ve kanımız bu süre içerisinde 96.560 km yol katediyor.
  • Kana kırmızı rengini veren Alyuvarlar larımız hayatımız boyunca kendini yaklaşık 210 kez yeniliyor. Eğer vücudumuzdaki tüm Alyuvarları yan yana dizsek ekvator boyunca dünya etrafını 4 kez dolanır.
  • Böbreklerimiz 20 milyon litre kanı filtreden geçirerek temizliyor.
  • Kırmızı kan hücreleri (Alyuvarlar) 120-130 gün, karaciğer hücreleri 10-15 gün, beyaz kan hücreleri 1-3 gün de bir kendilerini yeniliyorlar.

Kas ve iskelet sistemi

  • İnsan iskeleti 206 – 210 kemikten oluşuyor ve kemiklerin toplam ağırlığı yaklaşık 10 kg. Ayrıca bunlara ilaveten 14-24 Sesamoid kemik ve 32 diş bulunmaktadır.
  • Kemiklerin mukavemeti de oldukça etkileyici. Örneğin uyluk kemiği 15.000, kaval kemiği 16.500 Newton luk bir güce dayanabiliyor.
  • Yetişkin bir kişide 206 kemik, 650 kas ve 10 – 100 trilyon(1013−1014)hücre bulunuyor. Eğer hücreler yan yana koyarak zincir bir oluşturulsa, bu zincir )dünyanın etrafında 50 kez dolanır.
  • Vucudumuzda yaklaşık 400’ü iskelet kası olmak üzere toplam 639 kas bulunmaktadır. Kasların toplam vucut ağırlığına oranı % 25-30 civarındadır.
  • Kesici diş kaslarının gücü yaklaşık 200, çiğneme dişlerinin gücü 700- 1.000 Newton arasındadır.
  • Vücudumuzdaki kemikler % 50 Su, 15.75 % Yağ, % 12.4 Kıkırdak, % 21.85 Mineral Bileşenlerinden oluşuyor. Mineral bileşenlerin en büyük kısmını ise Kalsiyum oluşturuyor.
  • Gülerken yüzde bulunan 14 kas aktif hale geçerek gülmemizi sağlıyor.

Organ ve dokular  

  • Yetişkin insan vücudunda yaklaşık 10 ile100 milyar arası hücre bulunur  (1013−1014).
  • Ortalama bir hücrenin boyu10 ile 20 mikron arasındadır (1 mikron= 1/1000 mm)
  • En küçük hücreler beyincikteki granül hücrelerdir ve boyları 3-4 mikron arasındadır. Lenfositler 5-6 mikron, kırmızı kan hücreleri 7.5 mikron civarındadır.
  • Vücudumuzda her saat yaklaşık 1 milyon yeni hücre oluşuyor.
  • Yetişkin bir insanın vücut yüzeyi yaklaşık 1,8–2 m²
  • Normal, yetişkin bir insan yoğunluğu yaklaşık 1055 kg • m−3
  • Normal, yetişkin bir insan hacmi ~0,075 m³
  • Vücudumuzu meydana getiren organik ve inorganik kimyasal elementlerin oranı şöyle: Su: % 60-70, Karbonhidrat: % 0.6, Protein % 15, Yağ: % 10, Mineral tuzlar: % 5.
  • Yetişkin bir insanın vücut yüzeyi yaklaşık 1,8–2 m²
  • Vücudumuzda bulunan 100 den fazla makro elementlerin oranı şöyle: Oksijen: % 63, Karbon: % 19, Hidrojen: % 9, Azot: % 5, Kalsiyum: % 1, Fosfor: % 0.7, Kükürt: % 0.64, Sodyum: % 0.26, Potasyum: % 0.22, Klor: % 0.18.
  • Tırnaklarımızı ömür boyu hiç kesmezsek 28 metre uzunluğa ulaşır.
  • Saçlarımız ömür boyu hiç kesmezsek 9,36 metre uzunluğa ulaşır.

Kaynaklar

  1. Quellen:„Der Mensch in Zahlen“, Spektrum Akademischer Verlag; „American Time Use Survey“; „The Book of Times“, Verlag Wiliam Morrow; Zeitschrift P.M. Fragen & Antworten (Januar Ausgabe)
  2. Geo Wissen(36/2005)
  3. Der Mensch in Zahlen link
  4. Der Mensch in Zahlen link
  5. Was der Mensch in einem Leben so alles tut. link
  6. Der Mensch in Zahlen link
  7. Zahlen über Zahlen – Statistiken des Lebens link
  8. Der Mensch in Zahlen link

Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Körlük ve kök hücre tedavisi

Kök hücre tedavisi tıpta oldukça yeni sayılabilecek bir tedavi yöntemidir. Göz hastalıklarında uygulanması ise daha da yeni sayılır. Uygulama her ne kadar yeni olsa da bu konuda beklentiler oldukça yüksek.untitled-9

Kök hücre tedavisinin gözde uygulanmasının yaklaşık 4-5 yıllık bir geçmişi var, bu nedenle şu ana kadar elde edilen sonuçlara bakarak tedavinin ne derece başarılı olduğunu söylemek, başarının ne derece kalıcı olacağı konusunda fikir beyan etmek kanımca biraz erken bir söylem olur. En azından şimdilik. Ama yinede yapılan çalışmalar ve bu çalışmalardan elde sonuçlar bu konudaki umutları güçlendirmeye devam ediyor.

Konuya ticari açıdan ilgi duyan dünya çapında büyük sağlık kuruluşları, enstitüler, klinikler var. Bunlar bir yandan harıl harıl konu hakkında araştırma yaparken, diğer yandan çalışmalarını hastalar üzerinde uygulayabilmek için ülkelerin ilgili devlet dairelerinden gerekli izin alma mücadelesi veriyorlar.

Aşağıda bu konuda gerekli izinleri almış ve çalışmalara başlamış birkaç sağlık kuruluşu ile bunların uyguladıkları farklı kök hücre tekniklerinden bahsedilmektedir. Hemen belirtelim, embriyonik kök hücre tedavisinin başarısı şimdilik tartışmalı…

Konuya girmeden önce kök hücre nedir, neden önemlidir ve görevi nedir, kaç çeşit kök hücre vardır gibi genel birkaç konuya değinelim.

Kök hücre nedir?

İnsan vücudu özelleşmiş yüzlerce farklı hücre tipine sahiptir. Bunlar vücudun günlük sağlıklı işleyişini sağlarlar. Beyindeki hücreler düşünmemizi, kalpteki hücreler kalbin atışını, böbrekteki hücreler kanımızın temizlenmesini sağlar, yani özelleşmiş hücreler vücudun günlük işleyişinden sorumludur ve her birinin eşsiz görevi vardır.

Kök hücrelerin önemli ve eşsiz özelliği ise özelleşmiş hücrelere dönüşmesidir. Başka bir ifade ile kök hücreler özelleşmiş hücrelerin atasıdır. Kök hücreler henüz daha bölünmemiş hücrelerdir. Bölünmeye başladıktan sonra ancak özelleşmiş hücrelere dönüşürler. Örneğin derideki kök hücreler bölünerek pigment üreten hücrelere dönüşür ve bunlar da deri rengini oluşturur.

Kök hücreler sağlığımız için neden önemlidir?

Vücudumuz herhangi yeri yaralandığında kök hücreler hemen harekete geçerek o bölgede ölen hücrelerin aynısı üreterek o organın yeniden işlevsel hale gelmesini sağlar. Ayrıca vücuttaki hücreler rutin olarak ölür ve bunların yerine yenisinin gelmesi kök hücreler sayesinde olur. Örneğin gözün saydam tabakası korneayı oluşturan hücrelerin yaklaşık 10 günlük bir ömrü vardır. 10 gün sonra korneadaki kök hücreler harekete geçerek ölen hücrelerin yerine yeni kornea hücreleri oluşturarak görmemizin devamını sağlar. Eğer korneadaki kök hücreler hasar görmüş veya işlevini kaybetmişse görme yeteneğimizi kaybederiz.

Kök hücre çeşitleri ve embriyonik kök hücrenin önemi?

Çok farklı kök hücre çeşidi vardır. Her organda, her dokuda farklı kök hücreler bulunur.

Örneğin kandaki kök hücre yeni kan hücreleri, kalpteki kök hücre kalp hücrelerini üretir ama embriyonik kök hücrenin istisnai bir durumu vardır, o da bunların her türlü hücreye dönüşme özelliğine sahip olmalarıdır. Yani embriyonik kök hücrenin gözdeki kornea hücresine dönüşmesi mümkün, tabii bunun için önce laboratuvarda bir takım işlemlerden geçtikten sonra kullanılması mümkün

***

Körlük: Görme yeteneğinin kısmen veya tamamen kaybedilmesi olarak tanımlanan körlük, yaşlılık, kaza, yanık, şeker hastalığı genetik gibi çeşitli sebeplerden kaynaklanabilir.

Aşağıda kök hücre tedavisi uygulanan iki farklı körlük tipi ve bunların tedavisinde elde edilen sonuçlar anlatılmaktadır. Birincisi kaza ve yanık gibi sebeplerle oluşmuş kornea hasarlarından dolayı oluşmuş körlük, ikincisi Yaşa bağlı makula dejenerasyonu (YBMD) körlüğü.

1- Kornea hasarlarına karşı kök hücre tedavisi

Kornea, gözün en ön kısmında bulunan ve beş değişik katmandan oluşan saydam bir dokudur. En önemli görevi ışığı odaklamak ve gözü dış etkenlerden korumak ve net görmeyi sağlamak olarak sıralanabilir. Çeşitli kornea hastalıkları ve çeşitli sebeplerden kaynaklanan kornea tahribatları bulunmaktadır. Bunların bazıları tedavi ile iyileştirilirken özellikle kimyasal yanık, kaza ve genetik sebeplerden kaynaklanan korne tahribatları önemli görme kayıplarına hatta körlüğe kadar varan ciddi sorunlara sebep olurlar.

Kök hücre tedavisi ile korneanın yenilenmesi aslında kişinin kendi gözünden alınan kök hücre ile tedavi edilmesi prensibine dayanmaktadır ve16924267_10154889122612211_550857971_n bu uygulamada Holoclar adında bir kimyasal kullanılmaktadır.

Holoclar nedir?

Holoclar, kök hücre bazlı bir ilaç olup kornea tedavisinde kullanılır. Bu ilacın tedavide kullanılmasına Avrupa Komisyonu tarafından 2015 yılında koşullu olarak izin verildi ve şimdilik uygulama sıkı kurallara bağlı olarak yapılıyor. Bu bağlamda hastaların Holoclar ile tedavi olabilmesi için retinanın ağır yanık veya ileri derecede tahrip olması koşulu aranıyor.

Uygulama nasıl oluyor

Bu tedavi için gerekli olan kök hücre hastanın kendisinden alınacağı için hastanın öncelikle bir gözünün sağlıklı olması veya her iki gözü görmüyorsa en azından herhangi bir gözünde korneanın çok küçük bir kısmının sağlıklı olması gerekiyor.

Limbal kök hücreler tedavinin temelini oluşturuyor 

Hasarlı kornea hücrelerini hızla tamir etme özelliğine sahip olan Limbal kök hücreleri sağlam kornea hücrelerinden cerrahi bir müdehale ile çıkarılarak laboratuvar ortamında çoğaltılır ve Holoclar içerisine konur. Limbal kök hücreler, kornea ve göz bebeğinin16976812_10154889122592211_1323015404_n sınırındaki bağ dokunda % 3,5 gibi çok küçük bir oranda bulunurlar. Bu nedenle yapılan iş oldukça zahmetli bir o kadar da profesyonellik geretiriyor.

Sonuçlar umut verici

112 hastaya yapılan kök hücre tedavisinin sonuçları bu konudaki umutları güçlendiriyor. Tedavi uygulanan hastaların bir yıl sonra yapılan muayenelerinde hastaların dörtte üçünde görmenin iyileştiği belirtiliyor. Ayrıca tedavinin uzun süreli etkili olup olmayacağını söylemenin şimdilik erken olduğu belirtiliyor…

Yan etkiler yok denecek kadar az

Biyopsi yapılan kısmın 1-2 mm² gibi küçük bir alan olması hasarın da küçük olmasına sebep oluyor. Bu nedenle iltihaplanma, Glokom gibi komplikasyonların sınırlı olduğu belirtiliyor. Ama yine de dikkatli söylemek gerekirse tedavi olacakların %3 ile %10 gibi bir yan etki riskini göze alması gerekiyor.

Fiyat

2008 yılında kurulan ve merkezi İtalya’nın Modena şehrinde bulunan Holostem Firması fiyat ve tedavi edilen hasta sayısı konusunda sorulan sorulara firmanın politikası gereği bilgi vermiyor ama çeşitli internet sitelerinde tedavi olacakların dolar bazında 5 ile 6 rakamlı paralar ödeyeceği yönünde bilgiler var.

2- Makula dejenerasyonu için embriyonik kök hücre tedavisi

Makula, diğer adıyla sarı nokta retina tabakasının ortasında yer alan ve çok küçük bir alanı kapsayan bölgedir. Bu bölge gözün keskin retina-stamcelgörmeden sorumlu bölgesidir.

Makula dejenerasyonu, gerek yaşa bağlı(YBMD) olarak, gerekse çevre cinsiyet, genetik, UV ışınları gibi diğer sebeplerden kaynaklanan Makula hasarları anlamına gelmektedir.

Dünya çapında 25 – 30 milyon makula dejenerasyonu(YBMD) hastası bulunduğu tahmin ediliyor ve bu sayıya her yıl yaklaşık 500 bin yeni hasta daha ilave oluyor. Yaşa bağlı makula dejenerasyonu (YBMD) erken ve geç ortaya çıkmasına göre iki farklı tipte görülmektedir.

  1. Kuru tip YBMD: Yaşa bağlı makula dejenerasyonu hastalarının %80-90’ını bu tipe girer. Hastalık her nekadar yavaş ilerlese de ileriki evrelerde ciddi görme bozukluklarına sebep olur.
  2. Yaş tip YBMD: Yaşa bağlı makula dejenerasyonu hastalarının yaklaşık %10-15’inde görülür. Hastalık hızla ilerler ve ciddi görme kayıplarına sebep olur.

Aşağıda kök hücre tedavisine konu olan ve geç evrede ortaya çıkan 1.tip yani Kuru Makula Dejenerasyonu anlatılmaktadır.

Kuru Makula Dejenerasyonu ve kök hücre tedavisi

Yukarıda kısaca bahsedildiği gibi hastalık yavaş yavaş ilerler ve retina hücreleri yavaş yavaş işlevini kaybederken görme kalitesi giderek azalır ve sonunda tamamen kaybolur. Konuyu biraz daha açacak olursak, Kuru Makula Dejenerasyonu hastalarının görme kaybı özelleşmiş Retina pigment epiteli hücreleri’nin (RPEH) azalması sonucunda ortaya çıkıyor

Ocata Therapeutics adında sağlık araştırmaları yapan bir firma (şimdiki adı Rejeneratif Tıp Astellas Enstitüsü) yaptığı araştırmalar sonucunda embriyonik kök hücre tedavisinin yaşa bağlı Kuru Makula Dejenerasyonu hastalarının iyileşmesine yardımcı olabileceğini belirtiyor. Firma bu amaçla yaptığı çalışmalarda embriyonik hücrelerden yeterli miktarlarda Retina pigment epitel hücreleri (RPEH) hücrelerini üretmenin bir yolunu bulduğunu belirtiyor.

İnsanda ilk uygulamalar

Firma ilk olarak 2010 yılının Kasım ayında embriyodan elde ettiği Retina pigment epitel hücrelerini (RPEH) insanlarda test etmek için izin aldı. İlk test genetik bir hastalık olan Stargardt hastalarında denendi. 2011 yılının Ocak ayında 9 Kuru Makula Dejenerasyonu hastası için ikinci bir izin daha çıkarak toplam uygulama sayısı 30 kişiye yükseltildi.

Sonuç

2014 yılı sonunda her iki testin sonucu açıklandı ve sonuçların olumlu olduğu belirtildi. Firma çıkan sonuçları kısaca şöyle özetledi.

  • Körlüğün ilerlemesi birçok hastada durdu.
  • Bazı hastalar görme yetisini tekrar geri kazandı.
  • 10 hastanın kök hücre tedavisinden sonra görme kalitesi yükseldi, hatta bazılarında iki katına çıktığı
  • Yedi hastanın durumunda bir değişiklik olmadı, sadece birinin durumu daha kötüye gitti.

Tedavi başarılı mı yoksa başarısız mı? 

Uzmanlar, retinal tedavideki bu başarının kök hücre tedavisinden kaynaklandığına pek inanmıyorlar. Ancak nakledilen retinal hücreleri dokudaki yeni bozulmaların önüne geçtiği konusunda hemfikirler. Ocata Therapeutics şirket yetkilileri de daha sonra uzmanların görüşleri doğrultusunda fikir beyan ederek bir bakıma tedavinin başarısında başka faktörlerin rol oynayabileceğini itiraf ettiler.

Anlaşılan o ki, sarı nokta tedavisinde, kısmen de olsa bir başarı var ama bu başarının direk kök hücre tedavisi ile ilişkilendirilmesi şimdilik erken bir yargı. Kesin bir şey söylemek için araştırmanın daha fazla hastada denenmesi gerekiyor. Firma yetkilileri yaptığı açıklamada daha fazla hastanın yer alacağı yeni bir araştırmaya hazırlandıklarını belirttiler.

Firmaların ilgisi yoğun

Makula dejenerasyonu embriyonik kök hücre tekniği kullanarak tedavi edilme fikrine birçok firma ilgi gösteriyor. Örneğin İsrail şirketi Cell Cure Kudüs’te bir klinikte tıpkı Ocata Therapeutics firması gibi Kuru Makula Dejenerasyonu tedavisi yapıyor (link).

London Project to Cure Blindness adlı Londra orijinli bağışlarla araştırma yapan, yani ticari olmayan bir kuruluş da aynı şekilde Kuru Makula Dejenerasyonu tedavisi yapıyor. Hatta bu kuruluş iki şirket aksine, tek tek hücrelerin yerine önceden oluşturulmuş epitel tabakası implante ediyor (link).

İlaç devi Pfizer firması da 2015 yılının Ağustos ayından itibaren Yaş Makula Dejenerasyonu için izin almış durumda.

Köpek balığı, parkinson ve alzheimer tedavisinde bir umut olabilir

Camgöz köpek balığının doğal olarak ürettiği Skualamin adındaki bir protein alzheimer ve parkinson tedavisinde umut olabilir.shark

Cambridge Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmada alzheimer ve parkinsonun ortaya çıkmasında önemli rol oynayan Alfa-Synuclein adındaki bir proteinin, Camgöz Köpek balığının(Squalus acanthias) ürettiği Skualamin adındaki bir başka protein tarafından bloke edilerek etkisiz hale getirdiği keşfedildi.(1)
Bu önemli keşif, Skualamin in yakın bir gelecekte parkinson ve alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde ilaç olarak kullanılabileceği umudunu güçlendiriyor. (Araştırma şimdilik laboratuvarda hücre kültürleri ile yapıldı ve testler başarılı sonuçlar verdi.)

Alfa-Synuclein, vücuttaki görevi nedir?

Alfa-Synuclein, beyinde çözünebilir küçük bir protein olup SNCA-Geni tarafından sentezlenir. Bu protein, hücre zarında kanallar oluşturarak bu kanallardan hücre için gerekli Dopamin hormonunun girmesini sağlar.

Özetle söylemek gerekirse Alfa-Synuclein, sağlıklı bir hücrede gerekli olan bir proteindir ve bu protein beyne gerekli olan dopamin hormonunun girmesine olanak sağlar.

Yeri gelmişken dopaminin görevi ve önemine değinmeden geçmeyelim.

Dopamin nedir, neden önemlidir ?

Dopamin, vücut tarafından üretilen ve kimyasal haberci özelliği olan çok fonksiyonlu bir Nörotransmitterdir. Bütün neurotransmitter gibi dopamin de hem sinir hücrelerinin kendi arasında, hem de sinir hücreleri ile kas hücreleri arasındaki sinyallerin taşınmasına aracılık eder.

Dopamin vücutta kalp atışı ve kan basıncını ayarlama gibi önemli görevlerinin yanı sıra, beynin ödüllendirme mekanizmasında da görev alır. Bu bağlamda dopamin hayattan zevk almamızı mutlu olmamızı kısacası hayata sıkı sıkıya bağlanmamızı sağlar.

Beyinde dopamin miktarının düşmesi vücutta dramatik sonuçların ortaya çıkmasına sebep olur.

Nedir bu dramatik sonuçlar?:

Vücutta dopamin eksikliği, başta depresyon olmak üzere, kas titremesi ve hareketlerin kontrol edilememesi gibi bir takım zorlukların ortaya çıkmasına sebep olur. Uzun süre düşük seyretmesi durumunda ise parkinson gibi ağır hastalıkların ortaya çıkması kaçınılmaz olur. Uzun süreli dopamin eksikliğinin olumsuz etkilerinden bir başkası da uzun süreli hafıza kaydının tutulduğu Epizodik Bellekte de kendini gösterir. Bu durum ilerleyen zamanda alzheimer gibi ağır unutkanlık hastalığının ortaya çıkmasına yol açar.(2)

(Not: Epizodik bellek, Alzheimer hastalığında beynin ilk etkilendiği bellek kısmıdır.)

Dopaminden kısaca bahsettikten sonra artık tekrar Alfa-Synuclein proteini ve fonksiyonlarına dönebiliriz.

 SNCA-Geninde meydana gelen bir mutasyon bu proteinin olumlu etkisini olumsuza çeviriyor.ohne-titel

SNCA geninde meydana gelen bir mutasyon Alfa-Synuclein proteini nin farklı sentezlenerek, farklı katlanmasına sebep olur. Yapılan birçok araştırmada Alfa-Synuclein’in yanlış katlanması ile parkinson ve alzheimer arasında bir ilişki olduğu kanıtlandı.

Alfa-Synuclein’in yanlış katlanması başta toksik etki ve dopamin alımının engellenmesi gibi önemli metabolik rahatsızlıklara sebep olmasının yanı sıra küçük parçacıklar halinde(Lewy body) beyindeki sinir hücrelerinin üzerinde (hatta içerisinde de) birikerek Alzheimere sebep olamaktadır.(3)

Özetle söylemek gerekirse; Alfa-Synuclein yanlış katlanması birçok zincirleme reaksiyonun başlamasına ve akabinde de parkinson ve alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıkların ortaya çıkmasına sebep oluyor. Camgöz köpek balığının ürettiği Skualamin ise Alfa-Synuclein’in yanlış katlanmasından kaynaklanan bütün bu olumsuzlukların önüne geçiyor

 Klinik deneyler yolda

Eğer Skualamin klinik deneylerde de başarılı sonuçlar verirse parkinson ve alzheimer tedavisinde Skualamin ilaç olarak kullanılabilecek.

***

Skualamin, 1990 yılından beri bilinen bir madde ve sentetik olarak üretiliyor, uzun zamandır eczanelerde satılıyor. Antibiyotik etkisi16143208_10154773913627211_2338166834979660495_n nedeni ile tıpta virüslerin etkisizleştirmesinde kullanıyor.

Ayrıca Skualamin tıpbi araştırmalar için oldukça enteresan bir madde. Makalenin yazarlarından Vendruscolo yaptığı açıklamada, Skualamin’in kanser başta olmak üzere birçok hastalığın araştırmasında kullanılabileceğini belirtti.

Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++


Alzheimer ve Parkinson ilgili hazırlanmış diğer yazılar


Kaynaklar

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Hangi spor ömrü uzatıyor

Sağlıklı kalmanın yolu büyük oranda düzenli spor yapmaktan geçer. Spor yaparak olası birçok hastalıktan korunmak mümkün. Bu yüzden düzenli spor yapmanın faydaları saymakla bitmez. Örneğin Kalp-Damar dolaşımını untitled-7geliştirmesi, kandaki triglycerid seviyesinin azaltıp, iyi kolesterolu (HDL) artırması, sindirim sisteminin iyi çalışmasına yardımcı olması, kasları ve bağışıklık sistemini güçlendirmesi, şeker toleransını iyileştirerek diyabet riskini düşürmesi, gibi sporun daha sayılabilecek birçok faydası bulunmaktadır.

Gerek bireysel, gerekse takım olarak yapılan sporların vücudun değişik organlarına iyi geldiği ve belirli kasların çalışmasına yardımcı olduğu uzun zamandır biliniyor.

Sporun faydaları konusunda yapılmış ve yapımakta olan o kadar çok araştırma varki bunlardan son zamanlarda yapılmış önemli birkaç tanesini linkleri ile birlikte kısaca başlıklar halinde vermeden geçmeyelim.

  • Saatte iki dakika yürüyüş yapmak bile ömrü uzatıyor (1).
  • Fiziksel aktivite, şişmanlığa sebep olan FTO adındaki gen’in aktivitesini düşürerek kilonun kontrol altında tutulmasına ve metabolik bozulmanın önüne geçiyor (2).
  • Dans etmek gibi kısmen hafif sayılabilecek sportif aktiviteler yaşlılıkta zihinsel performansı yükseltiyor (3).
  • Fiziksel aktivite depresyon mücadeleye yardımcı olan PGC-1α1 protein nin kandaki seviyesini artırıyor (4).

Kısaca spor için yaşam kalitesini yükselten ve ortalama ömrü uzatan ve popüler kültürün vazgeçilmez bir aktivitesidir diyebiliriz.

Her spor dalının etkisi farklı

Toplumda „Hangi sporu yaparsan yap faydalıdır, yeterki hareket olsun“ genel kanısı hakim olmakla beraber yapılan araştırmalar çeşitli spor dallarının insan sağlığına ve ömrüne etkisinin farklı olduğunu gösteriyor.

Aşağıda bu konuda Sydney Üniversitesi’nden Emmanuel Stamatakis’in başkanlığında yapılmış bir araştırma bulunmaktadır. Araştırma, özellikle bazı spor, dallarının kardiyovasküler hastalıkları önlemede ve insan ömrünü uzatmada daha etkili olduğunu göstermesi açısından önem arz ediyor. Ama hemen belirtmek geçmeyelim. Bu çalışma bir korelasyon çalışmadır. Başka bir ifade ile katılımcılara soru-cevap şeklinde sorularak yapılmış karşılaştırmalı istatistiksel bir çalışmadır. Yani katılımcıların laboratuvar ve patolojik sonuçlarının ele alındığı tibbi bir araştırma değildir. Ayrıca araştırmanın bir başka zayıf noktası daha var, o da 80.306 kişi gibi çok büyük bir kitle ve 14 yıl gibi uzun bir süre yapılmış olmasına rağmen katılımcıların çoğuna fiziksel aktivitelerinin şekli ve sıklığı konusunda sadece bir kez soru sorulmuş olması ve katılımcıların daha sonraki fiziksel aktiviteleri bilinmiyor olması…

Her ne kadar konunun tibbi boyutu şimdilik bilinmese de her istatistiksel araştırmada olduğu gibi bu araştırma da bize “sporun çeşidi ile sağlıklı yaşam ve uzun ömür arasında bir bağlantının olduğunu” söylüyor. Hiç kuşkuşuz bu araştırmadan elde edilen sonuçlar ışığında yapılacak tıbbi ve biyolojik çalışmalar konunun metabolik boyutuna açıklık getirecek.

Hangi spor ömrü uzatıyor?

Madem ki her spor aynı oranda fayda sağlamıyor o halde uzun ve sağlıklı yaşamak için hangi spor yapılmalıyız? Bu sorulara Finlandiya’da bulunan Tampere UKK Enstitüsü, spor hekimliği bölümünden ve makalenin başyazarı olan Pekka Oja tarafından cevap arandı.

Araştırma, İngiltere ve İskoçya’dan 80.306 kişinin katıldığı 1994-2008 yılları arasında 11 değişik araştırma dosyasının incelenmesi ile yapıldı. Yaş ortalaması 52 olan katılımcılara 9 yıl boyunca belirli aralıklarla son dört haftada yaptıkları fiziksel aktiviteler, bu fiziksel aktiviteler esnasında nefes alıp vermede sorun yaşayıp yaşamadıkları, terleyip terlemedikleri ve genel sağlık durumları hakkında bazı sorular soruldu ve araştırmanın yapıldığı süre içerisinde 1.909’ü kalp ve damar hastalıklarından olmak üzere toplam 8790 katılımcı hayatını kaybettiği tespit edildi.

Araştırmadan ortaya çıkan bazı önemli sonuçlar

En uzun ömür Tenis, Squash(duvar tenisi) ve Badminton(tüytop) sporu yapanlarda 

  • Katılımcıların yarısında biraz daha azının haftalık önerilen sürenin altında ve düzensiz spor yaptığı ve ölüm oranlarının bu grupta daha çok olduğu tespit edildi. Buradan söyle bir sonuca varmak mümkün: Spor yapmak, ölüm riskini düşürüyor. Yani spor yaparak daha sağlıklı hatta daha uzun ve yaşamak mümkün ama „Öz-Disiplini“ bırakmamak kaydıyla.long-life-tab1
  • Araştırmadan ortaya çıkan başka bir önemli sonuç ise Tenis, Squash(duvar tenisi) ve Badminton(tüytop) gibi sporlarları yapanlar diğer gruptaki sporculara göre % 47 oranında daha az ölüm riski taşıyorlar.
  • Aerobik, yüzme ve bisiklet de önemli ölçüde ölüm riskini düşüren ve daha uzun yaşamayı sağlayan sporlar arasında.
  • Koşu, yürüyüş ve futbolun ölüm riskini düşürdüğü yönünde bir bağlantı bulunamadı.
  • Raket sporları, yüzme ve aerobik yapanlarda kalp yetmezliği ve kardiyovasküler hastalıklardan ölümlere daha az rastlandı.

Sonuçlar hakkında açıklama yapan grup lideri Emmanuel Stamatakis, sporun hem şeklinin, hem de yoğunluğunun hastalıklara karşı korunmada ve ölüm riskini düşürmede etkili olduğunu, hatta bazı spor dallarının düşük yoğunlukta, bazılarının yüksek yoğunlukta pozitif etkisinin olduğunu ama bütün bunların altında yatan metabolik mekanizmanın ne olduğunu henüz bilmediklerini ifade etti. Emmanuel Stamatakis ayrıca bu araştırmanın sadece soru-cevap şeklinde bir korelasyon çalışma olduğunu, başka bir ifade ile karşılaştırmalı anket çalışmaşı olduğunu, kesinlikle patolojik laboratuvar çalışması olmadığını bu yüzden araştırma sonuçlarının çok fazla abartılmaması gerektiğini belirtti.


Sporla ilgili hazırlanmış diğer yazılar


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

Associations of specific types of sports and exercise with all-cause and cardiovascular-disease mortality: a cohort study of 80 306 British adults

Br J Sports Med doi:10.1136/bjsports-2016-096822

  1. http://cjasn.asnjournals.org/content/10/7/1145
  2. http://journals.plos.org/plosmedicine/article?id=10.1371/journal.pmed.1001116
  3. http://journal.frontiersin.org/article/10.3389/fnagi.2013.00005/full#h1
  4. http://www.cell.com/cell/abstract/S0092-8674(14)01049-6

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Tip 2 Diyabete karşı alınacak basit önlemler ve teşhis-tedavide gelişmeler

Şeker hastalığı „Diabetes mellitus“

Diabetes mellitus (Şeker hastalığı) genellikle genetik ve çevresel untitled-12etkenlerin birlikte oluşturduğu ve kanda glikoz seviyesinin aşırı yükselmesi ile sonuçlanan kronik metabolik bir hastalıktır. Halk arasında şeker hastalığı olarak da geçen Diabetes mellitus tarihte bilinen en eski hastalıklardan biridir. Diabetes mellitus tarihte ilk olarak karşımıza eski Mısır yazıtlarında çıkmaktadır. Hastalık, yazıtlarda diyabet hastalarının idrarının tatlı olması anlamına gelen “Tatlı sıvı” yani “Diabetes mellitus” olarak geçmektedir.

***

Şeker, vücut için iyi bir enerji kaynağı olup karışık bir metabolik süreç sonunda hücrelere alınır. Sağlıklı insanlarda gıdalar yolu ile alınan şeker hücrelere taşınarak enerji kaynağı olarak kullanırken, şeker hastalarında bu mekanizma düzgün çalışmadığı için kan şekerinin yükselmesine neden olur.

Şeker hastalığının Tip 1 Diyabet ve Tip 2 Diyabet olmak üzere iki ana grubu bulunmaktadır. Bu iki ana grubun dışında hastalığın alt grupları da bulunmaktadır. Bu grupların her birinin ortaya çıkma sebebi farklı olsa da hepsinin oluşturduğu temel sorun aynıdır.

Aşağıda, birçok insanı yakından ilgilendirecek Tip 2 Diyabet hakkında oldukça yeni sayılabilecek teşhis, tedavi ve hastalığa karşı önceden alınabilecek önlemler konusunda bazı bilimsel çalışmalar ve bu çalışmalardan ortaya çıkan sonuçlar yer almaktadır. Bu çalışmalara geçmeden önce hafızaları tazelemek adına Tip 2 Diyabet hakkında genel birkaç bilgiyi değinmekte fayda var.

Tip-2 diyabet nedir ?

Tip-2 diyabet, pankreas tarafından üretilen insülinin yeterli üretilememesi sonucu vücutta kan şekeri düzeyinin yükselişe geçmesiyle sonuçlan metabolik bir hastalıktır. Hastalık uzun vadede başta kan damarları ve sinirler olmak üzere birçok organda geriye dönüşü olmayan kalıcı hasarlar meydana getirir. Kalp krizi, felç, böbrek yetmezliği, retina hasarı ve erektil disfonksiyon bu zararlardan bazılarına örnek teşkil etmektedir.

Tip 2 diyabet sadece yaşlılarda görülmüyor?

idfGeçmişte Tip 2 diyabet için yaşlılık hastalığı denirdi. Gerçekten de Tip 2 diyabet geçmişte gençler arasından pek görülmeyen genellikle yaşlılarda görülen bir hastalıktı.

Günümüzde hazır gıdalarda kullanılan katkı maddeleri, hareketsiz bir yaşam, aşırı kilo alımı ve çevresel faktörler gençlerin ve çocukların metabolizmalarının çok erken bozulmasına sebep oluyor. Bu da gençler ve çocuklar arasında başta Tip 2 diyabet olmak üzere diğer metabolik hastalıkların hızla yaygınlaşmasına sebep oluyor.

Yapılan istatistiksel çalışmalar sadece ABD de genç nüfusun yaklaşık dörtte birinde öncü diyabet belirtilerinin olduğunu gösteriyor.

Uluslararası Diyabet Federasyonu(IDF) 6. Diyabet Atlasının verilerine göre dünyada her onbir yetişkinden biri diyabet hastası. Yine aynı kuruluşun verilerilerine göre dünyada yaklaşık 415 milyon diyabet hastası bulunuyor. (Kaynağa buradan ulaşabilirsiniz)

Sağlık Bakanlığının yaptığı istatistikler Türkiye’de yedi milyonun üzerinde diyabet hastası olduğunu gösteriyor. (Gerçek sayının çok daha fazla oladuğu tahmin ediliyor !!!)

2015 ve 2016 yıllarında yapılan çalışmalarından bazıları

Tip 2 diyabet için yapılan araştırmalardan çıkan ortak sonuç, hastalığın genetik yatkınlık ile yaşam şeklinden kayanklandığına işaret ediyor. Başka bir ifadeyle Epigenetik faktörler hastalığın ortaya çıkmasında önemli rol oynuyor. (Aşağıda hastalığı ortaya çıkaran sebepler anlatılırken Epigenetik konusuna da değinilecektir.)

Spor, Tip 2 diyabeti düşürüyor1

Fiziksel egzersiz insülin duyarlılığını artırarak Tip 2 diyabet riskini düşürüyor.

Alman Diyabet Araştırma Merkezi(DZD) tarafından yapılan bir araştırma, spor yaparken TGFß adındaki bir molekülün özellikle kas hücrelerinde aktif hale geçerek kan şekerini düşürdüğünü gösteriyor.

TGFß ne yapıyor: TGFß, glikoz ve yağ yakma konusunda negatif rol oynayan ve insülin duyarlılığını azaltan genleri baskılayarak insülin duyarlılığının yükselmesine, buna bağlı olarak kandaki şekerin dengelenmesine sebep oluyor. Not: Araştırmaya katılanların beşte birinde sporun bu pozitif etkisi görülmedi (1)

Kas egzersizlerinin erkeklerde Diyabet 2 riskini düşürdüğünü gösteren benzer bir araştırma da 2012 yılında Jama Intern Med dergisinde yayınlandı.(11)

Tip 2 Diyabet kalıtsal mı?

Tip 2 diyabet kalıtsal bir hastalık mı yoksa bir yaşam tarzından kaynaklanan bir hastalık mı? Bu soruya kesin olarak evet veya hayır 2demek şimdilik pek mümkün olmamakla beraber, yapılan birçok çalışma hastalığın ortaya çıkmasında genetik mutasyonlar kadar çevresel faktörler ile yaşam stilinin de(epigenetik) önemli rol oynadığını gösteriyor. Gerek genetik çalışmalar gerekse epigenetik çalışmalar hızla devam ederken Nature dergisinin 04 Ağustos 2016 tarihli sayısında yayınlanan makalede hastalıkta rol oynayan  bazı mutasyonlara dikkat çekiliyor.

Güney ve Doğu Asya, Amerika ve Afrika’dan toplam 120.000 sağlıklı ve Tip 2 diyabetli kişinin katıldığı karşılaştırılmalı genetik çalışmada 15.700 kişinin genlerinin bazı bölgelerinde 126 anlamlı varyant olduğu ve bu varyantların TCF7L2, ADCY5, CCND2 ve EML4 genlerinde olduğu ve bunların da diyabetle ilişkili olduğu tespit edildi.

Epigenetik önemli bir faktör: Yukarıda değinildiği gibi her ne kadar hastalığın ortaya çıkmasında genetik mutasyonlar rol oynasa da yapılan araştırmalar genetik mutasyonların tek başına sebep olmadığını, sorunun ortaya çıkmasında asıl belirleyici olanın epigenetik faktörler olduğunu gösteriyor. Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse Tip 2 diyabet yaşam stili ve çevresel faktörlerin mutasyonlu genin çalışmasını teşvik veya baskılaması sonucu ortaya çıkıyor veya ömür boyu ortaya çıkmıyor. Bu bağlamda sağlıklı beslenme, düzenli spor ve vücut ağırlığının sağlıklı sınırlar içerisinde olması önem kazanıyor.

Not: Daha önce 90.000 kişi ile yapılan Genomweiten Assoziationsstudien (GWAS) adlı başka bir genetik araştırmada da genlerdeki bu varyantlar varlığı tespit edilmişti. (2)

Şişmanlık, Tip 2 diyabet için risk oluşturuyor (Göbek, bel ve kalça yağlanması farklı risk oluşturuyor)

Hiç kuşkusuz diyabet ve kardiyovasküler hastalıkların ortaya çıkmasında şişmanlık önemli rol oynuyor ama Tip 2 diyabetin ortaya çıkmasında şişmanlıktan daha önemli olan fazla kiloların vücudun hangi bölgesinde yoğunlaşmış olması…

Yağlanmaya göre ve vücut şekli
3

  • Elma vücut Tipi: Karın bölgesi yağlanma tipi. Bu yağlanma tipi iç organların yağlanmasına sebep olduğu için diyabet için risk oluşturur.
  • Armut vücut Tipi: Kalça bölgesi yağlanma tipi. Bu yağlanma tipinde yağlar deri altında yoğunlaştığından diyabet için risk oluşturmaz.

Fazla kiloların bel, kalça veya göbek bölgesi gibi vücudun değişik yerlerde yoğunlağması kandaki metabolitlerin(organik bileşiklerin) miktarını da etkiliyor. Örneğin kadınlarda fazla kiloların bel bölgesinde birikmesi kanda 21 metabolitin miktarını değiştiriyor.

  • Yapılan analizler kanında düşük miktarda Lesitin bulunan kadınların bel bölgesinde yağlanmanın daha fazla, kanında yüksek miktarda Lesitin bulunan kadınların ise kalça bölgesinde yağlanmanın olduğunu gösteriyor. Başka bir ifadeyle kanda fazla miktarda lesitin bulunması diyabet riskinin varlığını işaret ediyor.
  • Erkeklerde fazla kiloların göbek bölgesinde birikmesi bel ve kalçada birikmesi daha fazla diyabet riskinin olduğunu işaret ediyor. Erkeklerde kalçada yağlanma diyabet riski için fazla bir şey ifade etmiyor (3).

Yağlı yiyecekler Tip 2 diyabet riskini artırıyor

Yağlı gıdaların kalori bakımından zengin gıdalar olduğu, yenildikten sonra uzun bir süre tok tuttuğu düşünülür. Gerçekten durum böyle mi?

Köln üniversitesi’nden Jens Brüning’in yaptığı araştırma durumun böyle olmadığını aksine yüksek yağlı gıdalarla beslenen farelerin üçüncü günün sonunda beyninin şeker kaynaklarının tükendiğini ve derhal şeker alınması için alarm verdiğini gösteriyor.

Yağlı gıdaların alımıyla birlikte neden şeker alma ihtiyacı artıyor?:

Bu konuya geçmeden önce sağlıklı bir insanda beynin şeker ihtiyacını nasıl karşılağını kısaca anlatmakta gerekiyor. Şeker, yaşamsal önem sahip iyi bir enerji kaynağıdır ve bütün hücrelerin enerji için şekere ihtiyacı vardır ve beyin 4hücreleri için şekerin önemi daha da büyüktür. Gıdalar yolu ile alınan şeker, özel moleküller aracılığı ile beyin hücrelerine taşınır.

Şeker beyne nasıl alınıyor: Sağlıklı insanlarda beyin enerjisiz kaldığında hemen reaksiyon göstererek enerji sağlamanın yolunu arar. Bunun için bağışıklık sistemi tarafından büyüme faktörü VEGF devreye sokulur ve GLUT-1 adında şeker taşıyıcı özel moleküllerin oluşturulması için komut verilir. Yeni oluşan GLUT-1(Glucosetransporter) molekülleri kandaki şekeri alarak beyne taşır. Bu işlemin yaşamsal iki önemi vardır. Birincisi, kandaki şekerin normal seviyeye düşürülmesi, ikincisi hücrelerin ihtiyacı olan enerjinin şekerle karşılanması…

Yağlı gıdalar şeker alımını engelliyor: Yağlı yiyeceklerde bulunan Doymuş serbest yağ asitleri, Kan-Beyin Bariyerine şeker taşıyan GLUT-1 proteinlerinin miktarını azaltıyor, bu da şekerin kanda kalarak kan şekerinin yükselmesine ve aynı zamanda beynin şekersiz kalarak alarm vermesine sebep oluyor (4). Beyin bir taraftan şeker alınması için vücuda komut verirken, diğer taraftan doymuş serbest yağ asitleri şekerin hücrelere gitmesi engelleyerek Tip 2 Diyabet nin oluşmasına yol açıyor.

Sonuç olarak şunu diyebiliriz: Uzun süre yüksek yağlı yiyeceklerle beslenmek metabolizmada bir takım olumsuzluklara sebep oluyor ve bu da Tip 2 diyabet riskini yükseltiyor.

Açlığın Tip 2 diyabet üzerinde olumlu etksi

Moleküler düzeyde aç kalınırsa ne olur?

Son yıllarda Tip 2 diyabet ve diğer metabolik rahatsızlıkların tedaviye dönük araştırmalarında İntermittent fasting olarak adlandırılan bir yöntem uygulanıyor.

İntermittent fasting nedir?: Türkçeye „Aralıklı açlık“ olarak çevrilebilen ve sadece tek bir molekülün varlığı veya yokluğu durumunda metabolizmada ne gibi değişikliklerin olduğunun araştırılması.5

GADD45β proteini ve Tip 2 diyabete etkisi: GADD45β proteini, 19 kromozomda bulunan GADD45β geni tarafından kodlanan ve karaciğere yağ asitlerinin alımını kontrol eden önemli bir proteindir. GADD45β ‘nin bilinen bu görevinin dışında başka bir fonksiyonunun daha olduğu keşfedildi.

Alman Diyabet Araştırma Merkezi(DZD) ile Alman Kanser Araştırma Merkezinin (DKFZ) ortaklaşa yaptığı bir araştırmada GADD45β protein’nin Tip 2 diyabete etkisi olup olmadığı araştırıldı ve gerçekten de GADD45β nin bilinen fonksiyonunun dışında Tip 2 diyabete iyi gelen pozitif bir fonksiyonunun olduğu keşfedildi.

Nedir bu yeni fonksiyon: Karaciğerin daha az yağlanmasını sağlamak ve kan şekerini normal seviyeye geltirmek olarak özetlenebilir. Metabolizma „Aralıklı açlık“ moduna girmesiyle birlikte vücut derhal daha fazla GADD45β üretimesi için komut veriyor.

Sonuç 

  • „Aralıklı açlık“ modu ilgili genin çalışmasını teşvik ederek daha fazla GADD45β proteini üretilmesine sebep oluyor. Bu da kan şekerinin düzene girmesine yardımcı oluyor, aynı zamanda karaciğer yağlanmasını da engelliyor (5)
  • Fazla yemek, ilgili genin çalışmasını bloke ederek daha az GADD45β proteini üretilmesine sebep oluyor. Doğal olarak bu istenmeyen bir durum. Çünkü kan şekeri yükseliyor, karaciğer yağlanıyor.

Kırmızı et, Tip 2 diyabet riskini artırıyor

Kırmızı et tüketiminin Tip 2 diyabet riskini artırdığını gösteren birçok araştırma bulunmakta. Bu araştırmalardan biri de Alman Diyabet Araştırma Merkezi(DZD) tarafından uzun yıllar süren, 27.500 kişiyi kapsayan büyük çaplı bir araştırma. DZD‘nin yaptığı bu araştırmanın sonuçları günlük 150 gram kırmızı et tüketenlerde (sığır, kuzu yada domuz eti olabilir) Tip 2 diyabet riskinin % 80 oranında arttığını gösteriyor.
6

Kırmızı etin metabolizmaya olumsuz etkisi

Kırmızı et tüketen ve aynı zamanda Tip 2 Diyabet hastası olan 2681 kişinin yapılan analizleri, bu kişilerin kanında yüksek miktarda ferritin, düşük miktarda glisin ve yüksek miktarlarda dört farklı yağın bulunduğunu gösteriyor.

Bu ne anlama geliyor?

Ferritin artması ve Glisin’in azalması vücutta Tip 2 diyabete giden yolda zincirleme reaksiyonların oluşmasına sebep oluyor.

  1. İhtiyaç fazlası ferritin hücrede oksidatif strese neden olur. Bu durum serbest radikallerin vücutta artması anlamına gelir ki, bu da vücut için olumsuz bir durumdur.
  2. Glisin ise vücudu zararlılardan arındıran bir proteindir. Oksidatif strese ile oluşan demir bileşikleri Glisin sayesinde vücuttan atılır. Et tüketimi glisin’in azalmasına buna paralel olarak demir bileşiklerinin vücutta artmasına sebep olur.
  3. Artan demir bileşikleri de iltihaplı tepkimelere, iltihaplı tepkimeler de Tip 2 diyabet in başlamasına sebep olur (6)

Ailenin yaşam stili doğacak çocuğu diyabet hastası yapabiliyor.

Genetik olarak diyabet riski taşımayan bir aile epigenetik nedenlerle (çevrenin genlere etkisiyle) doğacak olan çocuklarının diyabet hastası olmasına sebep olabiliyor. Konuya Helmholtz Zentrum München (DZD) yapılan bir araştırma ile açıklık getirelim.7

Araştırmanın daha iyi anlaşılması için uygulanan metodu basamak basamak anlatmakta fayda var.

  1. Önce sağlıklı erkek bir fareden sperm hücresi alınıyor ve bu sperm hücresi sağlıklı bir dişiden alınan yumurta hücresi ile tüp içerisinde döllendi(vitro-Fertilisation).
  2. Aynı erkek fare bir süre çok yağlı yiyeceklerle beslenerek obez yapıldı ve fare obez yapıldıktan sonra tekrar sperm hücresi alınıp yine aynı dişiden alınan başka bir yumurta hücresi ile tüp içerisinde döllendi.
  3. Birinci ve ikinci döllenmiş yumurta genetik olarak birbirinin aynı olan iki dişi bir farenin rahmine transfer edildi.

Sonuç: Doğan iki yavru genetik olarak aynı olmasına rağmen birinci yavru sağlıklı, ikinci yavru obez doğdu. Yapılan kan analizlerinde birinci yavrunun kan şekeri normal çıkarken, ikinci yavrunun Tip 2 diyabet hastası olduğu tespit edilidi.8

  • Soru: İkinci farenin geninde ne değişti de obez oldu? Daha doğrusu epigenetik faktör babanın genini nasıl değiştirdi.
  • Cevap: Aslında babanın gen diziliminde bir değişiklik olmadı, sadece yüksek yağlı gıdalar nedeniyle babanın ilgili genine bir Metil Grubu bağlanarak genin fazla çalışması teşvik edildi ve babanın bu Metil Gruplu geni yavruya geçti ve yavru bu yüzden obez doğdu.

Sonuç olarak şöyle diyebiliriz: Ebeveynlerin yaşam stili genlerin kalitesini belirliyor. Sağlıklı yaşayan, sağlıklı beslenen, spor yapan anne babanın çocuklarının sağlıklı doğma şansı yüksek. Eğer anne baba, sigara içiyor ve alkol kullanıyor, hareketsiz ve stresli bir yaşam sürüyor, sağlıksız koşullarda yaşıyorsa genetik olarak sağlam olsalar bile çocuklarının sağlıksız doğma olasılığı yüksek oluyor. (7) (8).

Bağırsak florası ve Tip 2 Diyabet arasındanki ilişki

Yapılan birçok araştırmalar Tip 2 Diyabet hastaları ile normal kişilerin bağırsak florası ve bağırsak hormonlar arasında farklılıklar olduğunu gösteriyor. Aşağıda bu konuda yapılmış üç değerli araştırma bulunmaktadır.

1. Araştırma: Tip 2 diyabet hastaları için “İzomaltuloz Şekeri” daha iyi

Alman Diyabet Araştırma Merkezinin(DZD) yapmış olduğu araştırma, Tip 2 diyabet hastalarının normal şeker yerine Disakkarit izomaltuloz (Palatinose) kullanmalarının daha uygun olacağını gösteriyor.

İzomaltuloz’un bu olumlu etkisi, bağırsaklarda görev yapan ve vücudun insülin ekonomisini düzene sokan GLP-1 ve GIP adında iki hormonun salınımında değişikliklere sebep olmasından kaynaklanıyor.

İzomaltuloz şekeri insülin miktarını artırırken, kan sekerini düşürüyor

Tip 2 diyabet hastası 10 yetişkin ile yapılan bu araştırmada hastaların bir kısmına 50 gr izomaltuloz, diğer kısmına ise 50 gr beyaz şeker verildi. Bir süre sonra yapılan kan tahlilleri izomaltuloz verilen deneklerin kanında şekerin % 20 daha az, insülin % 55 daha fazla olduğu gösterdi. Ayrıca bağırsaklarda yapılan ölçümlerde İzomaltuloz verilen deneklerin diğer gruptakilere göre GIP miktarının daha az, GLP-1 miktarının daha fazla olduğu bulundu.9

İki şeker de tatlı ve kalorileri aşağı yukarı aynı ama kimyasal yapılarındaki farklılıklar bağırsaklarda farklı emilmelerine sebep oluyor. Normal şeker bağırsaklarda çabuk emilirken izomaltuloz yapısı gereği daha uzun süre kalıyor.

Sonuç: Bu araştırma açık bir şekilde Tip 2 diyabet hastalarının normal şeker tüketmek yerine izomaltuloz şekeri tüketmenin daha iyi olacağını gösteriyor (9).

2. Araştırma: Probiyotik Lactobacillus reuteri insülini düzenleyici etkisi

Tip 2 Diyabet hastalığının bağırsak florası ile ilgili olduğunu gösteren bir diğer araştıma da Düsseldorfta bulunan Alman Diyabet Merkezi tarafından yapılan araştırma. Bu araştırmada günlük olarak Probiyotik Lactobacillus reuteri kullanımının, özellikle yemeklerden sonra kandaki şekerin yüksek veya düşük olmasına göre bağırsaklarda GLP-1 ve GLP-2 hormonlarını artırıyor. Ve bu artış insülin üretiminin % 49 oranından yükselmesine sebep oluyor.

Probiyotikler nedir?

Probiyotikler, insan vücudunda özellikle bağırsaklarda görev yapan ve bağırsak florasını düzenleyen doğal dost bakteri ve mayaların genel ismidir. Lactobacillus reuteri ise bu gruba dahil olan ve doğumdan itibaren insan vücudunda ve hatta anne sütünde bile bulunan doğal bir bakteridir. Lactobacillus reuteri aynı zamanda, vücutta bulunan zararlı patojenler karşı da mücadele eder.

Probiyotikler, yoğurt, peynir, kefir, bitter çikolata, ayran, keçi sütü gibi gıdalarda bulunduğu için bu gıdaları tüketerek bu bakterileri dışarıdan almakta mümkün.

Sonuç olarak bu araştırma Lactobacillus reuteri ile hazırlanmış ilaçlarların Tip 2 diyabetin tedavi edilebilir veya en azından bu hastalarda kan şekerinin önemli oranda aşağı çekilebileceğini gösteriyor (9).

3. Araştırma: Tip 2 diyabet riskini önceden tespit etmek mümkün olabilir 

 10Yukarıda da belirtildiği gibi yapılan birçok araştırma sağlıklı kişilerle Tip 2 diyabet hastalarının bağırsak florasının farklı olduğunu gösteriyor. Bu bilgi ışığında Tip 2 diyabet daha henüz başlamadan yani kişi henüz sağlıklıyken, bağırsak florasındaki bakterilerin çeşidi veya sayısı veya bağırsak florasındaki başka kriterler o kişinin risk altında olup olmadığını hakkında bir ipucu verebilir mi? Münih Alman Diyabet Merkezi tarafından yapılan araştırmada tam da bu soruya cevap arandı.

Hemen belirtelim, cevap bulundu ama araştırma gebelik diyabeti sorunu yaşayan küçük bir grupla yapıldığı için şimdilik kesin bir şey söylemek için henüz erken, zira sonuçların bir kez daha teyid edilmesi için büyük gruplarla bir dizi araştırmanın daha yapılması gerekiyor.

Bu araştırmdan dikkate değer ne bulundu?

Yapılan bu araştırmadan çıkan sonuçlar risk altındaki kişilerin bağırsağında Prevotellaceae adın bir bakteri ailesinin artışa geçtiğini gösteriyor. Bu bakterinin ürettiği enzim bakteri yüzeyindeki koruyucu mukus tabakasına zarar vererek bağırsağın bariyer fonksiyonunu azaltıyor. Bu durum ise iltihaplanmalara yol açarak insülin duyarlılığının azalmasına dolayısıyla kan şekerinin yükselmesine sebep oluyor (10).


Diyabet hakkında hazırlanmış diğer makaleler


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. TGFβ contributes to impaired exercise response by suppression of mitochondrial key regulators in skeletal muscle
  2. The genetic architecture of type 2 diabetes
  3. Specific Metabolic Markers Are Associated with Future Waist-Gaining Phenotype in Women
  4. Myeloid-Cell-Derived VEGF Maintains Brain Glucose Uptake and Limits Cognitive Impairment in Obesity
  5. Fasting-induced liver GADD45β restrains hepatic fatty acid uptake and improves metabolic health
  6. Amino acids, lipid metabolites, and ferritin as potential mediators linking red meat consumption to type 2 diabetes
  7. Epigenetic germline inheritance of diet-induced obesity and insulin resistance
  8. Early hypermethylation of hepatic Igfbp2 results in its reduced expression preceding fatty liver in mice
  9. Effects of Palatinose and Sucrose Intake on Glucose Metabolism and Incretin Secretion in Subjects With Type 2 Diabetes
  10. The stool microbiota of insulin resistant women with recent gestational diabetes, a high risk group for type 2 diabetes
  11. A Prospective Study of Weight Training and Risk of Type 2 Diabetes Mellitus in Men

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.