Kromozomal hastalıklar (Trizomi 21, Trizomi 18 ve Trizomi 13)

Genler iyi çalışmadığı takdirde birçok hastalığın ortaya çıkmasında önemli rol oynayan bir kalıtım birimidir. Genetik kodlarımızda bir hata, ki, bu bazen çok küçük bir hata da olabilir, bütün ömür boyu bizim hastalık veya birçok hastalıkla yaşamamıza neden olur. Hatta bu genetik hata çocuklarımıza da geçerek onların da aynı hastalıktan müzdarip olmasına neden olur.

Yaşam tarzımıza özen göstererek bazı genetik hastalıkların ortaya çıkmasını bir ömür boyu önleyebiliriz (örneğin Diyabet 2 veya bazı kanser türleri gibi). Yine bazılarını ilaçlı tedavi ile kontrol altında tutabiliriz.

Genetik hastalıklar kimi zaman yaşlılıkta, kimi zaman gençlikte, kimi zaman çocuklukta, kimi zaman da anne karnında döllenmeden hemen sonra ortaya çıkabilir. Genetik hastalıkların birçoğu geç çocukluk dönemi ile yetişkinlik döneminde ortaya çıkar. Genetik hastalıklar konusunda genel kabul görüş, genetik rahatsızlıkların % 75 nin belirtileri geç dönemde ortaya çıktığı yönünde.

Hemen belirtelim aşağıdaki yazıya konu olan doğumla birlikte ortaya çıkan genetik hastalıkların toplumda görülme sıklığı sadece % 4 dür.

Aşağıda kromozomlar düzeyinde meydana gelen ve şimdilik tedavisi mümkün olmayan üç ağır genetik hastalıktan bahsedilmektektir. Her üç hastalık da kromozomal hastalık olup yumurta döllendikten sonra bölünmeler sırasında meydana gelen bir hatadan kaynaklanmaktadır. Hata, ne kadar geç bölünmede gerçekleşirse hastalığın semptomları da o kadar hafif olmaktadır.

Ayrıca hatanın hangi kromozomda olduğu, kromozomun tamamında mı, yoksa bir parçasında mı olduğuna bağlı olarak semptomlarda farklılık görülmektedir. Konuyu daha anlaşılır ve mümkün olduğu kadar basite indirerek, biraz da konunun biyolojik arka planını anlatarak anlatmaya çalışalım.

***

1. Bölüm

Genetik rahatsızlıklar meydana geliş şekline göre üç ana grupta toplanır

  1. Kromozomal rahatsızlıklar: Kromozom sayısı veya yapısında meydana gelen değişikliklerden kaynaklananlar (Bu makalenin konusu).
  2. Monogenetik rahatsızlıklar: Tek bir gende meydana gelen değişikliklerden kaynaklananlar (Bu değişiklikler belirli bir enzim veya proteinin kayıp ya da hatalı sentezlenmesine sebep olur).
  3. Poligenetik rahatsızlıklar: Birçok gen den kaynaklananlar (Bir genin veya çevresel faktörlerin birçok genin faaliyetini etkilemesi sonuçu ortaya çıkan rahatsızlıklardır).

Kromozomal rahatsızlıklar

Her insan hücresinin içerisinde bir çekirdek ve bu çekirdeğin içerisinde genetik materyal DNA lar bulunur. DNA lar hücre çekirdeği içinde spiral merdiven şeklini andıran bir yapıdadır. Bu yapıya DNA çift sarmalı denir.

DNA çift sarmalı, 23’ü anneden 23’ü babadan gelen 46 adet koromozumun etrafında çok sıkı bir şekilde paketlenmiş durumda yer alır. Yani her hücrede 23 çift yada 46 tek kromozom bulunur. Daha iyi anlaşılması için olayı makro düzeyde düşünerek şöyle örnekleyelim.

Vücudumuzdaki milyarlarca hücreden herhangi birini alalım ve içini açalım ve ortasındaki çekirdeği çıkarıp içine bakalım. Çekirdeğin içinde 2 adet 1. kromozom, 2 adet 2. kromozom, 2 adet 3. kromozom…….. 2 adet 45. kromozom olduğunu görürüz.

Burada küçük bir parantez açıp önemli bir noktayı da belirtmeden geçmeyelim. Bu 45 tek kromozoma ilaveten bireyin erkek yada kadın olmasını belirleyen iki adet de cinsiyet kromozomu bulunur. Bunlar X ve Y kromozomlarıdır. Kadınlardaki cinsiyet kromozom çifti XX, erkeklerdeki kromozom çifti ise XY dir.

  • Her kız çocuk anneden bir X, babadan bir X kromozomu alır.
  • Her erkek çocuk anneden bir X, babadan bir Y kromozomu alır.

Döllenmeden önce

Her hücrede 46 adet kromozom bulunur dedik ama bu yumurta döllendikten sonraki kromozom sayısıdır. Döllenme öncesine dönecek olursa istisnai bir durumla karşı karşıya kalırız. Bu istisnai durum annedeki yumurta hücresi ile babadaki sperm hücresindeki kromozom sayıları ile ilgilidir. Bu hücrelerdeki kromozom sayısı 46 adet degil 23 adettir.

Döllendikten sonra

Yumurta döllendiği andan itibaren o yumurta artık embriyodur ve kromozom sayısı 46 adet olur(23’ü anneden, 23’ü babadan). Embriyo döllendikten sonra belirli aralıklara bölünerek kendini kopyalamaya başlar. Her kopyalamada hücre sayısı iki katına çıkar, yani bölünme 2, 4, 8,16, 32, 64, 128, 256, ….. şeklinde olur. Her bölünmede aynı zamanda 46 adet kromozom da kopyalanarak yeni hücrenin içinde yerini alır. Bölünme ilerledikce dokular ve organlar oluşmaya başlar ve 9. ay sonra milyarlarca hücreden oluşan embriyo gelişimini tamamlayarak doğum gerçekleşir.

Bölünmede hata olursa

Yukarıda her bölünmede 46 kromozom da kopyalanır dedik ama bu kopyalanma her zaman kusursuz olmaz. Bazen bu bölünmeler sırasında kopyalanma işleminde hatalar olabilir. (Yapılan araştırmalar 35 yaş üzeri hamileliklerde hata riskinin daha fazla olduğunu gösteriyor.)

Bu hatalar nedir?: Kopyalamada irili ufaklı hatalar olabilir. Bu hataları iki farklı kategoride değerlendirmek gerekir. Birincisi gen düzeyinde olan hatalar, ikincisi kromozom düzeyinde olan hatalar. Hemen belirtelim kromozom düzeyindeki hataların tahribatı çok daha ağır olur.

Gen düzeyindeki hatalar: Gen düzeyindeki hatalar bazen tek bir gende, tek bir nükleotitin değişmesi ile oluşan hatalar olabileceği gibi, bazen birden fazla nükleotitin değişmesi şeklinde de olabilir. Bazen bu tür hatalar birden fazla gende de olabilir. Gen düzeyindeki hatalar sadece nükleotit değişmesi ile olmaz, kimi zaman bir veya birden fazla nükleotitin tamamen ortadan kalkması şeklinde de olabilir.

Kromozom düzeyindeki hatalar (kromozom sapmaları): Bu hatalar kimi zaman kromozom sayısıyla, kimi zaman kromozomun yapısıyla ilgili hatalar olabilir.

  • Sayısal hatalar: Bölünme sırasında kopyalanan kromozomun 1 adet eksik yada 1 adet fazla olması şeklinde olabilir. Bu durumda kromozom sayısı 46 yerine 45 yada 47 olur.
  • Yapısal hatalar: Bölünme sırasında kopyalanan kromozomun bir parçasının kopması veya bir parçasının fazla veya bir parçasının yönünün ters yönde olması veya bir parçasının başka bir kromozoma yapışması şeklinde olabilir.

Her ne durumda olursa olsun, hata meydana geldiği andan itibaren artık yeni hücreler hep hatalı kromozomlar taşıyacaktır. Bu yüzden hata ne kadar geç bölünmede gerçekleşir ise hatalı kromozomu taşıyan hücre sayısı o kadar az olacaktır. Dolayısıyla hastalığın semptomları da o kadar hafif olacaktır.

Kromozom sayısı veya yapısından kaynaklanan bütün bu rahatsızlıklara genel olarak Kromozomal Rahatsızlıklar adı verilir.

2. Bölüm

Bu bölümde sık rastlanan ve tedavisi bugün için mümkün olmayan üç hastalık anlatılmaktadır. Bu arada üç hastalığın ortaya çıkmasında da annenin hamilelik yaşının önemli rol oynadığını da belirtmeden geçmeyelim.

  1. Down- sendromu (Trizomi 21)
  2. Edwards- sendromu (Trizomi 18)
  3. Patau sendromu (Trizomi 13)

1- Down  sendromu (Trizomi 21)

Down Sendromu (Trizomi 21) Sebepleri

Trisomie 21, Down-Sendromun en sık görülen formu olup her ırk ve toplumda aşağı yukarı eşit oranda görülür. Görülme sıklığı 1:500 ile 1:800 arasındadır.

Hücre bölünmesi esnasında meydana gelen bir hata 21. kromozomun iki kopya yerine üç kopyasının yapılmasına sebep olur. Normal sağlıklı insanlarda 46 tek kromozom bulunurken Down Sendromulu (Trizomi 21) hastalarda bölünmede meydana gelen bu hata nedeniyle 21. kromozom 3 adet bulunur.

Down Sendromu (Trizomi 21) alt grupları

  1. Freie trizomi 21: Hücre bölünmesi esnasında meydana gelen bir hatadan dolayı(Nondisjunction ) 21. Kromozom vücut hücrelerinde iki yerine 3 adet bulunmasından kaynaklanır. Trisomie 21 hastalarının %95 de tüm vücut hücreleri 3 adet 21. Kromozom bulundurur. Her 100 Trisomie 21 Sendromlunun 70’i bu formdadır. Karyotip: 47,XX+21 bzw. 47,XY+21
  2. Translokasyon Trizomi 21: Bu da hücre bölünmesi esnasında meydana gelen bir hatadan kaynaklanır. Trizomi 21 hastalarının % 3 – % 4’ü bu forma sahiptir. Bu formda da 21. kromozom vücut hücrelerinde üç adet bulunur ama bu başka bir kromozoma yapışık durumdadır. Yapışık olduğu kromozomlar genellikle 13, 14, 15 ya da 22. kromozomlardır. Nadir olarak 23. kromozoma yapışık durumda olanlar da vardır. Karyotip: Hangi kromozoma yapışık olduğuna göre değişir. Örneğin: 46, XX t (21; 14) ve 46, XY, t (21; 14).
  3. Mozaik Trizomi 21: Bu tipte diğerleri gibi hücre bölünmesi esnasından meydana gelen bir hatadan kaynaklanır. Bu tipte 21. kromozom bazı vücut hücrelerinde üç adet bulunurken bazıların 2 adet bulunur. Bilim insanları Down Sendromluların % 30’nun bu formda olduğunu tahmin ediyorlar. Karyotip: 46, XX / 47, XX, + 21 veya 46, XY / 47, XY + 21
  4. Kısmi Trizomi 21: Bu tip çok nadir görülen bir form olup tüm dünyada sadece birkaç yüz kişide bulunmaktadır. Bu formda 21 kromozom tüm vücut hücrelerinde iki adet bulunur. Yani 21 kromozom hücrelerde sayı olarak normaldir ama tek farkla. O fark da 21. kromozomun küçük bir kısmının yine 21. Kromozom üzerinde çift olarak bulunmasıdır. Bu formun şiddeti de bu kısmın ne derece etkili olduğuna bağlı olarak değişir. Karyotip: 46, XXder (21) (q23.2; q22.11) veya 46, XYder (21) (q23.2; q22.11)

 Semptomlar

Down Sendromu (Trizomi 21)’in semptomları kişiden kişiye çok farklı olmakla birlikte vücut gelişimi ve zihinsel yetenek hemen hepsinde dikkat çeken özellikler arasındadır. Bazı özellikler hemen doğumla birlikte farkedilirken bazı özellikler ileriki dönemde ortaya çıkabilmektedir.

Belirgin bazı özellikler şöyledir:

  • Gerek çocukluk, gerekse gençlik dönemi küçük bir vucut yapısı.
  • Onikiparmak bağırsağında darlık.
  • Bebeklerde kas zayıflığı (hipotoni),
  • Konjenital kalp hastalığı,
  • Gastrointestinal sistemde değişiklikler (Pankreasta oluşum bozukluğu, çok genişlemiş kalın bağırsak ve rektum deformasyonu).
  • Gözlerde miyopluk ve astigmatism (% 75).
  • Şaşılık (% 50)
  • Gözyaşı kanallarına tıkanıklık (% 20)
  • Konjenital katarakt (% 3)
  • % 40 ile % 60 arasında kalp kusurları

Teshiş 

Günümüzde artık çeşitli testler ile çocuk daha doğumdan Down Sendromu olup olmayadığı tespit edilebiliyor. Bu konuda çeşitli teknikler uygulanıyor. Örneğin rutin ölçümlerden biri ultrasonla bebeğin ense kalınlığı ölçümü. Bu ölçümlerde kalın ense Trizomi 21 belirtisi olabileceği gibi Trisomie 13 (Patau Sendromu) veya Trizomi 18 (Edwards- Sendromu) belirtisi de olabiliyor. Başka bir test ise 2012 tarihinden itibaren kullanılmaya başlayan kan testi. Bu testte bebeğin Trizomi 21 olup olmayacağı konusu kesin olmamakla birlikte bir ön bilgi verir. Şüpheli durumlarda ise bu durum başka testlerle teyid edilmesi gerekiyor.

Bu iki testte şüpheli bir durum olması halinde en emin test kromozom analizinin yapıldığı testlerdir. Bunlar birisi plasentadan parça alınarak yapılan Koryonik villus örneklemesi, bir diğeri çocuğun göbek bağından kan alınarak yapılan kordon sentezi, üçüncüsü ise fetüsün içinde yüzdüğü sıvıdan bir miktar sıvı alınarak yapılan Amniyosentez dir.

Terapi

Down Sendromu (Trizomi 21)’i tamamıyla iyileştirerek sağlıklı bir bireye dönüştürmek şu anki teknoloji ile mümkün değil. Ama ona hayatını kolaylaştıracak, onu sosyal hayatın içine sokacak, kendi kendine yetebilecek eğitim verilebilir ve bu eğitime ne kadar erken başlanırsa, o kadar şans yüksek olur.

  • Down Sendromulular (Trizomi 21) için önemli terapötik önlemler arasında konuşma, okuma ve yazma becerilerinin geliştirilmesi bulunmaktadır. Bu eğitimin özel eğitimli profesyonel kişilerce yapılması hiç kuşkusuz çok daha verimli sonuçlar verir.
  • Buna dışında fiziksel veya zihinsel yeteneklerin geliştirilmesi ve kazanılan yeteneklerin devam ettirilmesi için fizyoterapi ve ergoterapi ve kendisine uygun sporlar yaptırılarak kasların güçlendirilmesi gerekir.
  • Ailelerin çeşitli sosyal yardımlaşma ve kendi kendine yardım grupları ile ilişkiye geçerek tecrübe paylaşımında bulunmaları hiç kuşkusuz olumlu sonuçlar vermektedir. Bu onlara (Hem Down Sendromlu çocuğa hemde aileye) yalnız olmadıkları duygusunu verir.
  • Down Sendromlunun hipotiroidi veya tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonu veya patolojik derecede heyecanlanma gibi yan rahatsızlıklara karşı doktor kontrolünde ilaçlı tedaviye yapılmalıdır.

2- Edwards- Sendromu (Trizomi 18)

Edwards- Sendromu (Trizomi 18) sebepleri

Edwards sendromu ağır kromozom bozukluklarından biridir. Toplumda görülme sıklığı çeşitli kaynaklara göre 1:3000 ile 1:8000 arasındadır.

Bunda da tıpkı Down Sendromuda (Trizomi 21) olduğu gibi annenin hamilelik yaşı önem arz ediyor. Yapılan araştırmalar, 18 yaşında hamile kalmış bir kadının hamileliğinin 12. haftasından yaklaşık 1: 2500 risk taşırken, 40 yaşında hamile kalmış bir kadının hamileliğinin 12. haftasından yaklaşık 1:180 Trizomi 18 riski taşıdığını gösteriyor. Yine yapılan araştırmalar Trizomi 18 olan bir embriyonun % 80’i hamileliğin 12 haftasında öldüğünü gösteriyor. Ayrıca yapılan araştırmalardan ortaya çıkan bir başka sonuç da Trizomi 18’in kız çocuklarda daha fazla görüldüğünü gösteriyor (Trizomi 18’li 100 çocuktan 75 kız, 25’i erkek). Trizomi 18’de de tıpkı Trizomi 21 de olduğu gibi vücut hücrelerinde iki yerine üç adet 18. krmozom bulunmaktadır.

Edwards- Sendromunun (Trizomi 18) alt grupları

  1. Freie Trisomie 18: Edwards sendromluların vücut hücrelerinde 18. kromozom üç adet bulunur. Freie Trisomie 18 formunda kromozom vücut hücrelerine ilaveten sperm ve yumurta hücrelerinde de(gametlerde) bulunur. Tüm Edwards sendromluların %95’i Bu formdadır. Frei Trizomi karyotip: 47, XX,+ 18 bzw. 47,XY,+18.
  2. Mozaik trizomi 18: kromozom bazı vücut hücrelerinde iki adet bazılarında üç adet bulunur. Yumurta döllendikten sonra bölünmelerde hata ne kadar geç başlarsa hastalığın şiddeti de o kadar az görülür. Bu form, Edwards sendromluların % 3’nü oluşturur. Karyotip, 46,XX/47, XX+18 veya 46,XY/47,XY,+18.
  3. Kısmi trizomi 18. Bu formda 18. kromozom tüm vücut hücrelerinde iki adet bulunur. Yani hücrelerdeki 18. kromozom sayısı normaldir ama bazen 18. kromozomun küçük bir parçası yine 18. kromozom üzerinde çift olarak bulunur. Bu formun şiddeti bu ilave parçasının ne derece etkili olduğuna bağlı olarak değişir.
  4. Translokations-Trizomi 18: Kromozomun bir parçası başka bir kromozomda yer almasıyla ortaya çıkan çok nadir bir formdur. Bu form Edwards sendromluların %1’ni oluşturur. Kromozom seti, parçalı kromozomun hangi kromozoma bağlandığına göre değişir. Örneğin 22. kromozoma bağlı olması halinde 46XXt(18;22) veya 46XYt(18;22) şeklinde isimlendirilir.

Semptomlar

Gelişim bozukluğu ana rahimde başlar. Eğer çocuklar ana rahminde ölmeyipte doğarlarsa çok düşük kiloda doğarlar. Trizomi 18 ile doğan çocuklarda gelişim bozuklukları ve iç organlarda karakteristik deformasyonlar bulunur. Yapılan araştırmalar çocukların % 80’nin kalp kusurları ile doğduğunu gösteriyor.

Belirgin bazı özellikler şöyledir:

  • Genel olarak baş çok küçük (mikrosefali)
  • Nispeten küçük ağız-çene açıklığı (microstomia)
  • Gözlerde Anomaliler
  • Göz kapağı sütunlar kısadır
  • Alın ve yüzde ağır deformasyonlar (holoprozensefali)
  • Ayak baş parmağın diğerlerinden ayırık durması (sandalenfurche)
  • El parmakların birbiri üzerine gelmesi
  • Kulaklarda deformasyon (dysplastic ears)
  • Çocukların % 15’de yarık dudak ve damak
  • Deforme olmuş iskelet yapısı
  • Kas zayıflığı (hipotoni)
  • Eksik kaburga veya omurlar
  • Özellikle kalp, böbrek ve üreter, gastrointestinal sistem ve beyin görülen organ malformasyonları.

Teshiş

Hamilelik süresince yapılan ultrason tetkikleri ile aşağı yukarı Edwards sendromu (Trizomi 18) için bir ön tanı konulabilir. Ultrason tetkiklerinde bebeğin az hareket etmesi ve gelişmenin normal tempoda seyretmemesi Trizomi 18 için bir işaret olabilir. Fakat bu konuda en kesin teshiş kromozom testi ile ortaya çıkar. Yapılan kromozom testi bebeğin Edwards sendromu (Trizomi 18) olup olmadığını %100 doğrulukta ortaya çıkarır. Hatta kandaki lenfosit hücreleri ile yapılan genetik testler Trizomi 18 in hangi alt formda olduğunu da gösterir. 35 yaş üzeri hamilelikler bu konuda risk oluşturduğu için mutlaka genetik testler yaptırılmalıdır.

Terapi

Edwards sendromunun (Trizomi 18) hiçbir tedavisi yoktur. Birçok bebek daha doğumadan anne karnında ölür. Doğan çocuklar ise organ hasarlarının durumuna göre 12 aya kadar yaşayabilir. Nadir de olsa yetişkinlik yaşına kadar ulaşan çocuklar da vardır ama bunlar sadece istisnai durumlardır. Yaşayanlar arasında kız çocukları erkeklere göre daha uzun hayatta kalırlar. Hayatta kalanların ilerleyen sürede ölüm sebepleri arasında kalp yetmezliği ve solunum yetmezliği birinci sırada yer alıyor.

3- Patau sendromu (Trizomi 13)

Patau sendromu (Trizomi 13) sebepleri

 Patau sendromu da (Trizomi 13), Trizomi 21 ve Trizomi 18 gibi tedavi edilemeyen ağır kromozomal bir bozukluklardan biridir. Bozuk,13. kromozomun vücut hücrelerinde iki adet yerine üç adet bulunmasından kaynaklanır. Yukarıda anlatılan diğer iki rahatsızlık gibi bunda da annenin hamilelik yaşı önemlidir. Yani anne olma yaşı ilerledikce risk de artar.

Bebekler anne karnında genellikle yeterli beslenemediği için yüksek derecede organ anomalileri ile doğarlar. Özellikle beyin, böbrek, kalp ve bağırsaklarda ciddi anomaliler görülür. İleri formlarında tek göz, yarık dudak ve damak ve altı parmaklılık da görülebilir.

Patau sendromu ile doğan çocuklar tıpkı diğerleri gibi ne iyileştirilebilir ne de tedavi edilebilirler. Annen karnında ölmeyip doğan çocukların çoğu yaşamın ilk 6 gününde ölürken, bazıları bir yıl kadar yaşayabilir. Bunda da kız çocuklar erkek çocuklara göre biraz daha uzun yaşarlar. Patau sendromu toplumda görülme sıklığı yaklaşık 1:10000 dir.

Patau sendromunun (Trizomi 13) alt grupları

  1. Freie Trizomi 13: Patau sendromluların % 80’i bu form oluşturur. Cinsiyet kromozomlarından birinde(yumurta veya sperm hücresi) fazladan bir 13. kromozom bulunması, döllenme sonrası vücut hücrelerinde üç adet 13. kromozom bulunmasına sebep olur. Karyotip: 47,XX,+13 veya 47,XY,+13.
  2. Mozaik trizomi 13: kromozom bazı vücut hücrelerinde iki adet bazılarında üç adet bulunur. Yumurta döllendikten sonra bölünmelerde hata ne kadar geç başlarsa hastalığın şiddeti o kadar az görülür. Mozaik trizomi 13 olan çocukların vücut hücrelerinde hem 47 kromozom, hem de 46 kromozom bulunur. Karyotip: 46XX/47,XX,+13 bzw. 46XY/47,XY,+13.
  3. Kısmi trizomi 13: Bu formda 13. kromozom tüm vücut hücrelerinde iki adet bulunur. Hücrelerdeki 13. kromozom sayısı normaldir ama bazen 13. kromozomun küçük bir parçası yine 13. kromozom üzerinde çift olarak bulunur. Bu formun şiddeti de bu parçanın ne derece etkili olduğuna bağlı olarak değişir.
  4. Translokations-Trizomi 13: kromozomun bir parçasının başka bir kromozoma yapışması ile ortaya çıkan ve çok nadir görülen bir bir formdur. Genellikle yapışık parça 14. 15. 21 veya 22 kromozoma yapışık olarak bulunur. Bu form Patau sendromluların % 1’ni oluşturur. Kromozom seti, parçanın hangi kromozoma bağlandığına göre değişir. Örneğin 14. Kromozoma bağlı olması halinde 46,XX,t(14;13) bzw. 46,XY,t(14;13) şeklinde isimlendirilir.

Semptomlar

Dış görünüm ve iç organlardaki gelişim bozukluğu döllenmeden hemen sonra anne karnında başlar. Semptomlar her çocukta farklı şiddette ve farklı şekillerde görünür. Doğum öncesi yapılan ultrason tetkiklerinde Trizomi 13 varlığına işaret eden bazı bulgular görülür kesin teşhis kromozom testi ile ortaya çıkarılır.

Belirgin bazı özellikler şöyledir:

  • Kalp yetmezliği (çocukların yaklaşık % 80)
  • Nispeten küçük bir vücut yapısı
  • Çocukların yaklaşık% 12 nispeten küçük baş
  • Çocukların yaklaşık% 45 yarık dudak ve damak
  • Nispeten küçük ve birbirine nispeten yakın gözler
  • Çocukların yaklaşık% 30 ürogenital sistem ve böbrek bozuklukları
  • Beyinde malformasyonlar
  • Burun deliklerinde malformasyon
  • Kulaklarda anomaliler
  • Yüz iskeletinin anomaliler
  • Parmaklarda deformasyonlar

Trizomi 13 ile doğan çocuklar genellikle kör ya da sağırdır olur ve genellikle kalp yetmezliği veya solunum yetmezliğinden çok erken ölürler.

Teshiş

Doğum öncesi yapılan ultrasonografi (sonografi) tetkiklerinde fetusta malformasyonların örneğin, beyin malformasyon, yarık dudak ve damak ve altı parmak gibi anomaliler bulunması durumunda mutlaka kromozom analizi yapılarak bebeğin Trizomi 13 olup olmadığı kontrol edilir. Hatta bu teslerde varsa hangi formda olduğu da tespit edilebilir. Genel olarak söylemek gerekirse 35 yaş üzeri hamileliklerin hepsinde mutlaka kromozom analizi yaptırılması gerekir.

Terapi

Trizomi 13 de Trizomi 18 gibi henüz tedavi edilebilir bir hastalık değil. Hayatta kalan bebekler için birtakım operasyonlar ve sınırlı fizyolojik tedaviler yapılabilir ama bunlar sadece varolan durumu biraz daha iyileştirmeye yönelik tedavilerdir.

Sonuç

Her üç vakada da hücre bölünmesi sırasında meydana gelen bir hata kromozomların iki adet yerine üç adet kopyalanmasına sebep oluyor. Hata sonucunda ortaya çıkan hasar hatanın büyüklüğüne göre değişiyor. Hasarın neden bu kadar büyük olduğu konusuna gelince. Ayrıntılar elbetteki tam olarak bilinmiyor. Kanımca bu konuda bilinenler bilinmeyenlerin on binde biri bile değil. Üç kromozomun( 21, 18. 13) her birinde yaklaşık 350 ile 600 arasında gen var muhtemelen fazladan bu kadar genin çalışması organ ve dokularda geriye dönüşü mümkün olmayan bozukluklara sebep oluyor.


Kromozom bozuklukları ile ilgili hazırlanmış diğer makaleler


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynak

  • Chromosome 21 and down syndrome: from genomics to pathophysiology. Link
  • Neurobehavioral disorders in children, adolescents, and young adults with Down syndrome Link
  • Behavioral phenotype of individuals with Down syndrome. Link
  • Current dilemmas in Down syndrome clinical care: celiac disease, thyroid disorders, and atlanto-axial instability.Link
  • Speech intelligibility and childhood verbal apraxia in children with Down syndrome Link
  • Families of children with Down syndrome:What we know and what we need to know Link
  • The brain in Down syndrome (TRISOMY 21). Link
  • Down’s syndrome. Link
  • Down syndrome and associated congenital malformations. Link
  • Developmental disabilities grown up: Down syndrome. Link
  • Trisomy 13 mosaicism: study of serial cytogenetic changes in a case from early pregnancy to infancy. Link
  • Trisomies 13 and 18: population prevalences, characteristics, and prenatal diagnosis, metropolitan Atlanta, 1994-2003Link
  • Trisomy 13 mosaicism in a phenotypically normal child: description of cytogenetic and clinical findings from early pregnancy beyond 2 years of age.Link
  • Transcriptome analysis of human autosomal trisomy.Link
  • Pediatric Cardiac Care Consortium. Effectiveness of cardiac surgery in trisomies 13 and 18 (from the Pediatric Cardiac Care Consortium-3.Link
  • The origin of trisomy 13. Link
  • Patau syndrome with a long survival (146 months): a clinical report and review of literature.Link
  • Trisomy 13 and trisomy 18 in a defined population: epidemiological, genetic and prenatal observations..Link
  • Congenital malformations among liveborn infants with trisomies 18 and 13.Link
  • Population-based analyses of mortality in trisomy 13 and trisomy 18. Link
  • Heart Malformations in Children With Down Syndrome Link
  • Rates and survival of individuals with trisomy 13 and 18 Data from a 10-year period in Denmark link
  • Patau syndrome with a long survival. A case report link
  • http://www.zeit.de/2015/04/praenataldiagnostik-down-syndrom-krankenkasse,
  • Klaus Sarimski: Entwicklungspsychologie genetischer Syndrome (3. Auflage, 2003)
  • Der Test link

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Sayılarla yaşamın istatistiği

Hayat nedir?  Hayatın tarih boyunca binlerce tanımı yapıldı. Birçok din, birçok filozof, birçok bilim insanı bu soruya kendince cevaplar verdi ve halâ da vermeye devam ediyor. Hayatın evrensel açık bir tanımı yok aslında… 

Mademki hayatın standart bir tarifi yok, mademki hayat baktığın pencereden senin gördüklerin, o halde biz de bu makaleye uygun kendimizce bir tanım yapalım o zaman.

Hayat, doğumla ölüm arasında geçen sürede ürettiklerimiz, tükettiklerimiz ve yaptıklarımızın toplamıdır.  Hayat ilk nefesle başlar, son nefeste biter.

Aşağıda ortalama 75 yaşına kadar yaşayan bir insanın bu süre içerisinde yediği, içtiği, yaptığı, ürettiği, tükettiği bazı şeylerin ortalama bir istatistiği bulunmaktadır. Ayırıcı vucudumuzdaki çeşitli organ, doku, hücre, organik ve inorganik elementlerle ilgili çesitli sayısal istatistikler bulunmaktadır.

Neye ne kadar zaman harcıyoruz?

  • 23 yıl uykuda geçiriyoruz.
  • 7,5 yıl yemekte geçiriyoruz. Bunun 1.5 yılını Restoranlarda geçiriyoruz.
  • Kadınlar mutfakta 3.16 yıl (günde 65 dakika), erkeklerse 1.45 yıl (günde 28 dakika) geçiriyorlar.
  • Banyoda 3,5 yıl geçiriyoruz.
  • Erkekler hobileri için 380 gün, (günlük 20 dakika), kadınlar 152 gün (günde 8 dakika) geçiriyor.
  • Temizlik için 6 yıl, televizyon seyrederek 12 yıl, işte 6 yıl geçiriyoruz.
  • 1,45 yıl telefonlaşarak geçiriyoruz. (günlük 28 dakika)
  • 219 gün trafik sıkışıklığında bekliyoruz. (yılda 70 saat.)
  • Hayatımız boyunca 100.000 kez öpüşüyoruz ve öpüşmede geçen toplam süre 14 gün (1980’li yıllarda öpüşme süresi 5.5 saniye, günümüzde ortalama 12 saniye.).
  • 540.000 kez gülüyoruz ve gülerek geçirdiğimiz zamanın toplamı 11 gün (günde 6 dakika).
  • 2 yıl 10 ay, gevezelik ve sohbet ediyoruz
  • 3 ay doktorda beklemekle geçiriyoruz
  • 1 yıl sinema, tiyatro ya da konserde geçiriyoruz.
  • 9 ay çamaşır ve ütü yaparak geçiyor.

Neyi ne kadar tüketiyoruz

  • Vücut ağırlığımızın yaklaşık 700 katı gıda tüketiyoruz. (Örnek 75 kg x 700 = 52.500 kg gıda)
  • 45.000 litre sıvı içecek tüketiyoruz. Bu, yaklaşık 10 tonluk 4,5 su tankerini doldurabilecek miktara karşılık geliyor… (Tüketilen sıvının ayrıntıları ise şöyle. Su: 9600 litre, Bira: 9300 litre, Şarap: 8100 litre, Süt: 5.000 litre, Kahve: 10.800 litre, Çay: 1875 litre.)
  • Her insan yaşamı boyunca temizlik ve duş gibi ihtiyaçları için tükettiği su miktarı yaklaşık 1.558.550 litre.
  • Beyin hücrelerimiz yaklaşık 2 ton üzüm şekeri/dekstroz tüketiyor.

Neyi ne kadar üretiyoruz

  • 5.550 litre tükürük üretiyoruz. (Günlük 1 litre)
  • 40.500 litre idrar üretiyoruz. (Yılda 540, günde 1,5 litre. Bu miktar aşağı yukarı 150 litrelik 270 küvet dolduruyor)
  • Tuvalette yaklaşık 6 ay vakit geçiriyor ve bu süre içerisinde 5 ton dışkı üretiyoruz (günlük 192 gram) Ayrıca yaklaşık 2100 rulo tuvalet kağıdı tüketiyoruz
  • Cildimizde bulunan 3 milyon ter bezi erkeklerde 14.000 litre, kadınlar 12.000 litre ter üretiyor. (Bu yaklaşık 1,5 su tanker dolusu miktar yapıyor)
  • Nefes alıp-verirken 321.200.000 litre hava tüketiyoruz.
  • Her kadın hayatı boyunca ortalama 400 yumurta, her erkek 400 milyar sperm üretiyor.
  • Gözlerimiz 4.900 litre gözyaşı ve sıvısı üretiyorlar. (1-2 dakika ağlandığında her biri 15 miligram olan yaklaşık 50 gözyaşı çıkarılıyor ve yaklaşık 66.000 gözyaşı bir litre yapıyor).
  • 547.500 kez ve atmosfere metan gaz bırakıyoruz.
  • 8.000 kg ambalaj olmak üzere 43.800 kg çöp üretiyoruz.

Neyi ne kadar yapıyoruz

  • Hayatımız boyunca 473.040.000 nefes alıyoruz. (Dakikada 12, saatte 720, günde, günde 17.280, yılda 6.307.200 kez.)
  • Sigara içenler 525.000 kez sigara püfletiyor (yılda 7.000 kez).
  • Erkekler 7.875 kez seks, 2.000 kez mastırbasyon yapıyor ve saatte 44,8 km hızla 53 litre sperm dışarı bırakıyor.
  • Hayatımız boyunca yaklaşık 50 milyon adım atıyoruz . Bu da yaklaşık 40.000 kilometre yapıyor. Spor yapanlar ise yaklaşık 150 milyon adım atarak 150.000 km yol kat ediyoruz. Bu da yaklaşık 3 kez dünya etrafında tur atma anlamına geliyor.
  • 105.372 kez rüya görüyoruz .
  • 4.000 kez Sex yapıyoruz.
  • Çiftler 10’ar saat orgazm oluyorlar.
  • Erkekler 246.375 kezi gece olmak üzere 301.125 kez ereksiyon oluyorlar.
  • 3000 kez bağırıyoruz.
  • Eğer hayatımız boyunca konuştuğumuz kelimeler dijital ortamda CD’lere aktarılsa 14.285.714.285.700 adet CD dolardı (British Telecom tarafından hesaplanmış).
Sayılarla vücudumuz

Kan hücreleri ve miktarı 

  • Yetişkin bir vücutta 5-7 litre arası kan bulunur. Bu miktar vücut kütlesinin yaklaşık 1/12 tekabül ediyor. 1 mm³ kanda 5 milyon Alyuvar, 5.000-7.000 Akyuvarlar hücreleri, 300.000 Trombosit bulunur.
  • Kalbimiz 3 milyar kez atarak, 240. milyon litre kan pompalıyor ve kanımız bu süre içerisinde 96.560 km yol katediyor.
  • Kana kırmızı rengini veren Alyuvarlar larımız hayatımız boyunca kendini yaklaşık 210 kez yeniliyor. Eğer vücudumuzdaki tüm Alyuvarları yan yana dizsek ekvator boyunca dünya etrafını 4 kez dolanır.
  • Böbreklerimiz 20 milyon litre kanı filtreden geçirerek temizliyor.
  • Kırmızı kan hücreleri (Alyuvarlar) 120-130 gün, karaciğer hücreleri 10-15 gün, beyaz kan hücreleri 1-3 gün de bir kendilerini yeniliyorlar.

Kas ve iskelet sistemi

  • İnsan iskeleti 206 – 210 kemikten oluşuyor ve kemiklerin toplam ağırlığı yaklaşık 10 kg. Ayrıca bunlara ilaveten 14-24 Sesamoid kemik ve 32 diş bulunmaktadır.
  • Kemiklerin mukavemeti de oldukça etkileyici. Örneğin uyluk kemiği 15.000, kaval kemiği 16.500 Newton luk bir güce dayanabiliyor.
  • Yetişkin bir kişide 206 kemik, 650 kas ve 10 – 100 trilyon(1013−1014)hücre bulunuyor. Eğer hücreler yan yana koyarak zincir bir oluşturulsa, bu zincir )dünyanın etrafında 50 kez dolanır.
  • Vucudumuzda yaklaşık 400’ü iskelet kası olmak üzere toplam 639 kas bulunmaktadır. Kasların toplam vucut ağırlığına oranı % 25-30 civarındadır.
  • Kesici diş kaslarının gücü yaklaşık 200, çiğneme dişlerinin gücü 700- 1.000 Newton arasındadır.
  • Vücudumuzdaki kemikler % 50 Su, 15.75 % Yağ, % 12.4 Kıkırdak, % 21.85 Mineral Bileşenlerinden oluşuyor. Mineral bileşenlerin en büyük kısmını ise Kalsiyum oluşturuyor.
  • Gülerken yüzde bulunan 14 kas aktif hale geçerek gülmemizi sağlıyor.

Organ ve dokular  

  • Yetişkin insan vücudunda yaklaşık 10 ile100 milyar arası hücre bulunur  (1013−1014).
  • Ortalama bir hücrenin boyu10 ile 20 mikron arasındadır (1 mikron= 1/1000 mm)
  • En küçük hücreler beyincikteki granül hücrelerdir ve boyları 3-4 mikron arasındadır. Lenfositler 5-6 mikron, kırmızı kan hücreleri 7.5 mikron civarındadır.
  • Vücudumuzda her saat yaklaşık 1 milyon yeni hücre oluşuyor.
  • Yetişkin bir insanın vücut yüzeyi yaklaşık 1,8–2 m²
  • Normal, yetişkin bir insan yoğunluğu yaklaşık 1055 kg • m−3
  • Normal, yetişkin bir insan hacmi ~0,075 m³
  • Vücudumuzu meydana getiren organik ve inorganik kimyasal elementlerin oranı şöyle: Su: % 60-70, Karbonhidrat: % 0.6, Protein % 15, Yağ: % 10, Mineral tuzlar: % 5.
  • Yetişkin bir insanın vücut yüzeyi yaklaşık 1,8–2 m²
  • Vücudumuzda bulunan 100 den fazla makro elementlerin oranı şöyle: Oksijen: % 63, Karbon: % 19, Hidrojen: % 9, Azot: % 5, Kalsiyum: % 1, Fosfor: % 0.7, Kükürt: % 0.64, Sodyum: % 0.26, Potasyum: % 0.22, Klor: % 0.18.
  • Tırnaklarımızı ömür boyu hiç kesmezsek 28 metre uzunluğa ulaşır.
  • Saçlarımız ömür boyu hiç kesmezsek 9,36 metre uzunluğa ulaşır.

Kaynaklar

  1. Quellen:„Der Mensch in Zahlen“, Spektrum Akademischer Verlag; „American Time Use Survey“; „The Book of Times“, Verlag Wiliam Morrow; Zeitschrift P.M. Fragen & Antworten (Januar Ausgabe)
  2. Geo Wissen(36/2005)
  3. Der Mensch in Zahlen link
  4. Der Mensch in Zahlen link
  5. Was der Mensch in einem Leben so alles tut. link
  6. Der Mensch in Zahlen link
  7. Zahlen über Zahlen – Statistiken des Lebens link
  8. Der Mensch in Zahlen link

Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Körlük ve kök hücre tedavisi

Kök hücre tedavisi tıpta oldukça yeni sayılabilecek bir tedavi yöntemidir.log8 Göz hastalıklarında uygulanması ise daha da yeni sayılır. Uygulama her ne kadar yeni olsa da bu konuda beklentiler oldukça yüksek.

Kök hücre tedavisinin gözde uygulanmasının yaklaşık 4-5 yıllık bir geçmişi var, bu nedenle şu ana kadar elde edilen sonuçlara bakarak tedavinin ne derece başarılı olduğunu söylemek, başarının ne derece kalıcı olacağı konusunda fikir beyan etmek kanımca biraz erken bir söylem olur. En azından şimdilik. Ama yinede yapılan çalışmalar ve bu çalışmalardan elde sonuçlar bu konudaki umutları güçlendirmeye devam ediyor.

Konuya ticari açıdan ilgi duyan dünya çapında büyük sağlık kuruluşları, enstitüler, klinikler var. Bunlar bir yandan harıl harıl konu hakkında araştırma yaparken, diğer yandan çalışmalarını hastalar üzerinde uygulayabilmek için ülkelerin ilgili devlet dairelerinden gerekli izin alma mücadelesi veriyorlar.

Aşağıda bu konuda gerekli izinleri almış ve çalışmalara başlamış birkaç sağlık kuruluşu ile bunların uyguladıkları farklı kök hücre tekniklerinden bahsedilmektedir. Hemen belirtelim ki, embriyonik kök hücre tedavisinin başarısı şimdilik tartışmalı…

Konuya girmeden önce kök hücre nedir, neden önemlidir ve görevi nedir, kaç çeşit kök hücre vardir gibi genel birkaç konuya değinelim.

Kök hücre nedir?

İnsan vücudu özelleşmiş yüzlerce farklı hücre tipine sahiptir. Bunlar vücudun günlük sağlıklı işleyişini sağlarlar. Beyindeki hücreler düşünmemizi, kalpteki hücreler kalbin atışını, böbrekteki hücreler kanımızın temizlenmesini sağlar, yani özelleşmiş hücreler vücudun günlük işleyişinden sorumludur ve her birinin eşsiz görevi vardır.

Kök hücrelerin önemli ve eşsiz özelliği ise özelleşmiş hücrelere dönüşmesidir. Başka bir ifade ile kök hücreler özelleşmiş hücrelerin atasıdır. Kök hücreler henüz daha bölünmemiş hücrelerdir. Bölünmeye başladıktan sonra ancak özelleşmiş hücrelere dönüşürler. Örneğin derideki kök hücreler bölünerek pigment üreten hücrelere dönüşür ve bunlar da deri rengini oluşturur.

Kök hücreler sağlığımız için neden önemlidir?

Vücudumuz herhangi yeri yaralandığında kök hücreler hemen harekete geçerek o  bölgede ölen hücrelerin aynısı üreterek o organın yeniden işlevsel hale gelmesini sağlar. Ayrıca vücuttaki hücreler rutin olarak ölür ve bunların yerine yenisinin gelmesi kök hücreler sayesinde olur. Örneğin gözün saydam tabakası korneayı oluşturan hücrelerin yaklaşık 10 günlük bir ömrü vardır. 10 gün sonra korneadaki kök hücreler  harekete geçerek ölen hücrelerin yerine yeni kornea hücreleri oluşturarak görmemizin devamını sağlar. Eğer korneadaki kök hücreler hasar görmüş veya işlevini kaybetmişse görme yeteneğimizi kaybederiz.

Kök hücre çeşitleri ve embriyonik kök hücrenin önemi?

Çok farklı kök hücre çeşidi vardır. Her organda, her dokuda farklı kök hücreler bulunur.

Örneğin kandaki kök hücre yeni kan hücreleri, kalpteki kök hücre kalp hücrelerini üretir ama embriyonik kök hücrenin istisnai bir durumu vardır, o da bunların her türlü hücreye dönüşme özelliğine sahip olmalarıdır. Yani embriyonik kök hücrenin gözdeki kornea hücresine dönüşmesi mümkün, tabii bunun için önce laboratuvarda bir  takım işlemlerden geçtikten sonra kullanılması mümkün

***

Körlük: Görme yeteneğinin kısmen veya tamamen kaybedilmesi olarak tanımlanan körlük, yaşlılık, kaza, yanık, şeker hastalığı genetik gibi çesitli sebeplerde kaynaklanabilir.

Aşağıda kök hücre tedavisi uygulanan iki farklı körlük tipi ve bunların tedavisinde elde edilen sonuçlar anlatılmaktadır. Birincisi kaza ve yanık gibi sebeplerle oluşmuş kornea hasarlarından dolayı olusmuş körlük, ikincisi Yaşa bağlı makula dejenerasyonu (YBMD) körlüğü.

1- Kornea hasarlarına karşı kök hücre tedavisi

Kornea, gözün en ön kısmında bulunan ve beş değişik katmandan oluşan saydam bir dokudur. En önemli görevleri ışığı odaklamak ve gözü dış etkenlerden korumak ve net görmeyi sağlamak olarak sıralanabilir. Çeşitli kornea hastalıkları ve çeşitli sebeplerden kaynaklanan kornea tahribatları bulunmaktadır. Bunların bazıları tedavi ile iyileştirilirken özellikle kimyasal yanık ve kaza ve genetik sebeplerden kaynaklanan korne tahribatları önemli görme kayıplarına hatta körlüğe kadar varan ciddi sorunlara sebep olur.

Kök hücre tedavisi ile kornea nın yenilenmesi aslında kişinin kendi gözünden alınan kök hücre ile tedavi edilmesi prensibine dayanmaktadır ve16924267_10154889122612211_550857971_n bu uygulamada Holoclar adında bir kimyasal kullanılmaktadır.

Holoclar nedir?

Holoclar, kök hücre bazlı bir ilaç olup kornea tedavisinde kullanılır. Bu ilacın tedavide  kullanılmasına Avrupa Komisyonu tarafından 2015 yılında koşullu olarak izin verildi ve şimdilik uygulama sıkı kurallara bağlı olarak yapılıyor. Bu bağlamda hastaların Holoclar ile tedavi olabilmesi için retinanın ağır yanık veya ileri derecede tahrip olması koşulu aranıyor.

Uygulama nasıl oluyor

Bu tedavi için gerekli olan kök hücre hastanın kendisinden alınacağı için hastanın öncelikle bir gözünün sağlıklı olması veya her iki gözü görmüyorsa en azından herhangi bir gözünde kornea nın çok küçük bir kısmının sağlıklı olması gerekiyor.

Limbal kök hücreler tedavinin temelini oluşturuyor 

Hasarlı kornea hücrelerini hızla tamir etme özelliğine sahip olan Limbal kök hücreleri sağlam kornea hücrelerinden cerrahi bir müdehale ile çıkarılarak laboratuvar ortamında çoğaltılır ve Holoclar içerisine konur. Limbal kök hücreler, kornea ve göz bebeğinin16976812_10154889122592211_1323015404_n sınırındaki bağ dokunda % 3,5 gibi çok küçük bir oranda bulunurlar. Bu nedenle yapılan iş oldukça zahmetli bir o kadar da profesyonellik geretiriyor.

Sonuçlar umut verici

112 hastaya yapılan kök hücre tedavisinin sonuçları bu konudaki umutları güclendiriyor. Tedavi uygulanan hastaların bir yıl sonra yapılan muayenelerinde hastaların dörtte üçünde görmenin iyileştiği belirtiliyor. Ayrıca tedavinin uzun süreli etkili olup olmayacağını söylemenin şimdilik erken olduğu belirtiliyor…

Yan etkiler yok denecek kadar az

Biyopsi yapılan kısmın 1-2 mm² gibi küçük bir alan olması hasarın da küçük olmasına sebep oluyor. Bu nedenle iltihaplanma, Glokom gibi komplikasyonların sınırlı olduğu belirtiliyor. Ama yine de dikkatli söylemek gerekirse tedavi olacakların %3 ile %10 gibi bir yan etki riskini göze alması gerekiyor.

Fiyat

2008 yılında kurulan ve merkezi İtalya’nın Modena şehrinde bulunan Holostem Firması fiyat ve tedavi edilen hasta sayısı konusunda sorulan sorulara firmanın politikası gereği bilgi vermiyor ama çeşitli internet sitelerinde tedavi olacakların dolar bazında  5 ile 6 rakamlı paralar ödeyeceği yönünde bilgiler var.

2- Makula dejenerasyonu için embriyonik kök hücre tedavisi

Makula, diğer adıyla sarı nokta retina tabakasının ortasında yer alan ve çok küçük bir alanı kapsayan bölgedir. Bu bölge gözün keskin retina-stamcelgörmeden sorumlu bölgesidir.

Makula dejenerasyonu, gerek yaşa bağlı(YBMD) olarak, gerekse çevre cinsiyet, genetik, UV ışınları gibi diğer sebeplerden kaynaklanan Makula hasarları anlamına gelmektedir.

Dünya çapında 25 – 30 milyon makula dejenerasyonu(YBMD) hastası bulunduğu tahmin ediliyor  ve bu sayıya her yıl yaklaşık 500 bin yeni hasta daha  ilave oluyor. Yaşa bağlı makula dejenerasyonu (YBMD) erken ve geç ortaya çıkmasına göre iki farklı tipte görülmektedir.

  1. Tip Kuru tip YBMD: Yaşa bağlı makula dejenerasyonu hastalarının %80-90’ını bu tipe girer. Hastalık yavaş ilerlerlese de ileriki evrede ciddi görme bozukluklarına sebep olur.
  2. Yaş tip YBMD:Yaşa bağlı makula dejenerasyonu hastalarının yaklaşık %10-15’inde görülür. Hastalık hızla ilerler ve ciddi görme kayıplarına sebep olur.

Aşağıda kök hücre tedavisine konu olan ve geç evrede ortaya çıkan 1.tip yani Kuru Makula Dejenerasyonu anlatılacaktır.

Kuru Makula Dejenerasyonu ve kök hücre tedavisi

Yukarıda kısaca bahsedildiği gibi hastalık yavaş yavaş ilerler ve retina hücreleri yavaş yavaş işlevini kaybederken görme kalitesi giderek azalır ve sonunda tamamen kaybolur. Konuyu biraz daha açacak olursak, Kuru Makula Dejenerasyonu hastalarının görme kaybı özelleşmiş Retina pigment epiteli hücreleri’nin (RPEH) azalması sonucunda ortaya çıkıyor

Ocata Therapeutics adında sağlık araştırmaları yapan bir firma (şimdiki adı Rejeneratif Tıp Astellas Enstitüsü) yaptığı araştırmalar sonucunda embriyonik kök hücre tedavisinin yaşa bağlı Kuru Makula Dejenerasyonu hastaları nın iyileşmesine yardımcı olabileceğini belirtiyor. Firma bu amacla yaptığı çalışmalarda embriyonik hücrelerden yeterli miktarlarda Retina pigment epitel hücreleri (RPEH) hücrelerini üretmenin bir yolunu bulduğunu belirtiyor.

İnsanda ilk uygulamalar

Firma ilk olarak 2010 yılının Kasım ayında embriyodan elde ettiği Retina pigment epitel hücrelerini (RPEH) insanlarda test etmek için izin aldı. İlk test genetik bir hastalık olan Stargardt hastalarında denendi. 2011 yılının Ocak ayında 9 Kuru Makula Dejenerasyonu hastası için ikinci bir izin daha çıkarak toplam uygulama sayısı 30 kişiye yükseltildi.

Sonuç

2014 yılı sonunda her iki testin sonucu açıklandı ve sonuçların olumlu olduğu belirtildi. Firma çıkan sonuçları kısaca şöyle özetledi.

  • Körlüğün ilerlemesi birçok hastada durdu.
  • Bazı hastalar görme yetişini tekrar geri kazandı.
  • 10 hastanın kök hücre tedavisinden sonra görme kalitesi yükseldi, hatta bazılarında iki katına çıktığı
  • Yedi hastanın durumunda bir değişiklik olmadı, sadece birinin durumu daha kötüye gitti.

Tedavi başarılı mı yoksa başarısız mı? 

Uzmanlar, retinal tedavideki bu başarının kök hücre tedavisinden kaynaklandığına pek inanmıyorlar. Ancak nakledilen retinal hücreleri dokudaki yeni bozulmaların önüne geçtiği konusunda hemfikirler. Ocata Therapeutics şirket yetkilileri de daha sonra uzmanların görüşleri doğrultusunda fikir beyan ederek bir bakıma tedavinin başarısında başka faktörlerin rol oynayabileceğini itiraf ettiler.

Anlaşılan o ki, sarı nokta tedavisinde, kısmen de olsa bir başarı var ama bu başarının direk kök hücre tedavisi ile ilişkilendirilmesi şimdilik erken bir yargı. Kesin bir şey söylemek için araştırmanın daha fazla hastada denenmesi gerekiyor. Firma yetkilileri yaptığı açıklamada daha fazla hastanın yer alacağı yeni bir araştırmaya hazırlandıklarını belirttiler.

Firmaların ilgisi yoğun

Makula dejenerasyonu embriyonik kök hücre tekniği kullanarak tedavi edilme fikrine    birçok firma ilgi gösteriyor. Örneğin İsrail şirketi Cell Cure Kudüs’te bir klinikte tıpki Ocata Therapeutics firması gibi Kuru Makula Dejenerasyonu tedavisi yapıyor (link).

London Project to Cure Blindness adlı Londra orijinli bağışlarla araştırma yapan, yani ticari olmayan bir kuruluş da aynı şekilde Kuru Makula Dejenerasyonu tedavisi yapıyor. Hatta bu kuruluş iki şirket aksine, tek tek hücrelerin yerine önceden oluşturulmuş epitel tabakası implante ediyor (link).

İlaç devi  Pfizer firması da 2015 yılının Ağustos ayından itibaren  Yaş Makula Dejenerasyonu için izin almış durumda.


Göz hastalıkları ile ilgili hazırlanmış diğer makaleler


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  • Abbott, Behind the scenes of the world’s first commercial stem-cell therapy, Nature, Marc 2015 (link)
  • EMA, Holoclar: Ex vivo expandierte autologe menschliche Hornhautepithelzellen, die Stammzellen enthalten, Zusammenfassung für die Öffentlichkeit, Februar 2015 (link)
  • Limbal stem-cell therapy and long-term corneal regeneration, NEJM, June 2010 (link)
  • Holoclar: Zusammenfassung der Merkmale des Arzneimittels, Juni 2016 (link)
  • Pro Retina Deutschland eV ( Link )
  • Humanen embryonalen Stammzellen abgeleiteten retinalen Pigmentepithel bei Patienten mit altersbedingter Makula – Degeneration und Stargardt Makuladystrophie: Follow-up von zwei Open-Label – Phase 1/2 Studien , The Lancet 2014 ( Link )
  • Press Release Cell Cure, 03.11.2014 ( link )
  • Press Release Moorfields Eye Hospital, 29.09.2015 ( link )
  • Treatment of Macular Degeneration Using Embryonic Stem Cell-Derived Retinal Pigment Epithelium: Preliminary Results in Asian Patients – May 2015 ( link )

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Köpek balığı, parkinson ve alzheimer tedavisinde bir umut olabilir

Camgöz köpek balığının doğal olarak ürettiği Skualamin adındaki bir protein alzheimer ve parkinson tedavisinde umut olabilir.shark

Cambridge Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmada alzheimer ve parkinsonun ortaya çıkmasında önemli rol oynayan Alfa-Synuclein adındaki bir proteinin, Camgöz Köpek balığının(Squalus acanthias) ürettiği Skualamin adındaki bir başka protein tarafından bloke edilerek etkisiz hale getirdiği keşfedildi.(1)
Bu önemli keşif, Skualamin in yakın bir gelecekte parkinson ve alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde ilaç olarak kullanılabileceği umudunu güçlendiriyor. (Araştırma şimdilik laboratuvarda hücre kültürleri ile yapıldı ve testler başarılı sonuçlar verdi.)

Alfa-Synuclein, vücuttaki görevi nedir?

Alfa-Synuclein, beyinde çözünebilir küçük bir protein olup SNCA-Geni tarafından sentezlenir. Bu protein, hücre zarında kanallar oluşturarak bu kanallardan hücre için gerekli Dopamin hormonunun girmesini sağlar.

Özetle söylemek gerekirse Alfa-Synuclein, sağlıklı bir hücrede gerekli olan bir proteindir ve bu protein beyne gerekli olan dopamin hormonunun girmesine olanak sağlar.

Yeri gelmişken dopaminin görevi ve önemine değinmeden geçmeyelim.

Dopamin nedir, neden önemlidir ?

Dopamin, vücut tarafından üretilen ve kimyasal haberci özelliği olan çok fonksiyonlu bir Nörotransmitterdir. Bütün neurotransmitter gibi dopamin de hem sinir hücrelerinin kendi arasında, hem de sinir hücreleri ile kas hücreleri arasındaki sinyallerin taşınmasına aracılık eder.

Dopamin vucutta kalp atışı ve kan basıncını ayarlama gibi önemli görevlerinin yanı sıra, beynin ödüllendirme mekanizmasında da görev alır. Bu bağlamda dopamin hayattan zevk almamızı mutlu olmamızı kısacası hayata sıkı sıkıya bağlanmamızı sağlar.

Beyinde dopamin miktarının düşmesi vücutta dramatik sonuçların ortaya çıkmasına sebep olur.

Nedir bu dramatik sonuçlar?:

Vücutta dopamin eksikliği, başta depresyon olmak üzere, kas titremesi ve hareketlerin kontrol edilememesi gibi bir takım zorlukların ortaya çıkmasına sebep olur. Uzun süre düşük seyretmesi durumunda ise parkinson gibi ağır hastalıkların ortaya çıkması kaçınılmaz olur. Uzun süreli dopamin eksikliğinin olumsuz etkilerinden bir başkası da uzun süreli hafıza kaydının tutulduğu Epizodik Bellekte de kendini gösterir. Bu durum ilerleyen zamanda alzheimer gibi ağır unutkanlık hastalığının ortaya çıkmasına yol açar.(2)

(Not: Epizodik bellek, Alzheimer hastalığında beynin ilk etkilendiği bellek kısmıdır.)

Dopaminden kısaca bahsettikten sonra artık tekrar Alfa-Synuclein proteini ve fonksiyonlarına dönebiliriz.

 SNCA-Geninde meydana gelen bir mutasyon bu proteinin olumlu etkisini olumsuza çeviriyor.ohne-titel

SNCA geninde meydana gelen bir mutasyon Alfa-Synuclein proteini nin farklı sentezlenerek, farklı katlanmasına sebep olur. Yapılan birçok araştırmada Alfa-Synuclein’in yanlış katlanması ile parkinson ve alzheimer arasında bir ilişki olduğu kanıtlandı.

Alfa-Synuclein’in yanlış katlanması başta toksik etki ve dopamin alımının engellenmesi gibi önemli metabolik rahatsızlıklara sebep olmasının yanı sıra küçük parçacıklar halinde(Lewy body) beyindeki sinir hücrelerinin üzerinde (hatta içerisinde de) birikerek Alzheimere sebep olamaktadır.(3)

Özetle söylemek gerekirse; Alfa-Synuclein yanlış katlanması birçok zincirleme reaksiyonun başlamasına ve akabinde de parkinson ve alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıkların ortaya çıkmasına sebep oluyor. Camgöz köpek balığının ürettiği Skualamin ise Alfa-Synuclein’in yanlış katlanmasından kaynaklanan bütün bu olumsuzlukların önüne geçiyor

 Klinik deneyler yolda

Eğer Skualamin klinik deneylerde de başarılı sonuçlar verirse parkinson ve alzheimer tedavisinde Skualamin ilaç olarak kullanılabilecek.

***

Skualamin, 1990 yılından beri bilinen bir madde ve sentetik olarak üretiliyor, uzun zamandır eczanelerde satılıyor. Antibiyotik etkisi16143208_10154773913627211_2338166834979660495_n nedeni ile tıpta virüslerin etkisizleştirmesinde kullanıyor.

Ayrıca Skualamin tıpbi araştırmalar için oldukça enteresan bir madde. Makalenin yazarlarından Vendruscolo  yaptığı açıklamada, Skualamin’in kanser başta olmak üzere birçok hastalığın araştırmasında kullanılabileceğini belirtti.

Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++


Alzheimer ve Parkinson ilgili hazırlanmış diğer yazılar


Kaynaklar

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Hangi spor ömrü uzatıyor

Sağlıklı kalmanın yolu büyük oranda düzenli spor yapmaktan geçer. Spor yaparak olası birçok hastalıktan korunmak mümkün. Bu yüzden düzenli spor yapmanın faydaları saymakla bitmez. Örneğin Kalp-Damar dolaşımını geliştirmesi, kandaki triglycerid seviyesinin azaltıp, iyi kolesterolu (HDL) artırması, sindirim sisteminin iyi çalışmasına yardımcı olması, kasları ve uzun-yasam-tenis2-copybağışıklık sistemini güçlendirmesi, şeker toleransını iyileştirerek diyabet riskini düşürmesi, gibi sporun daha sayılabilecek  birçok faydası bulunmaktadır.

Gerek bireysel, gerekse takım olarak yapılan sporların vücudun değişik organlarına iyi geldiği ve belirli kasların çalışmasına yardımcı olduğu uzun zamandır biliniyor. Sporun faydaları konusunda yapılmış ve yapımakta olan o kadar çok araştırma varki bunlardan son zamanlarda yapılmış önemli birkaç tanesini linkleri ile birlikte kısaca başlıklar halinde vermeden geçmeyelim.

  • Saatte iki dakika yürüyüş yapmak bile ömrü uzatıyor (1).
  • Fiziksel aktivite, şişmanlığa sebep olan FTO adındaki gen’in aktivitesini düşürerek kilonun kontrol altında tutulmasına ve metabolik bozulmanın önüne geçiyor (2).
  • Dans etmek gibi kısmen hafif sayılabilecek sportif aktiviteler yaşlılıkta zihinsel performansı yükseltiyor (3).
  • Fiziksel aktivite depresyon mücadeleye yardımcı olan PGC-1α1 protein nin kandaki seviyesini artırıyor (4).

Kısaca spor için yaşam kalitesini yükselten ve ortalama ömrü uzatan ve popüler kültürün vazgeçilmez bir aktivitesidir diyebiliriz.

Her spor dalının etkisi farklı

Toplumda „Hangi sporu yaparsan yap faydalıdır, yeterki hareket olsun“ genel kanısı hakim olmakla beraber yapılan araştırmalar çeşitli spor dallarının insan sağlığına ve ömrüne etkisinin farklı olduğunu gösteriyor.

Aşağıda bu konuda Sydney Üniversitesi’nden Emmanuel Stamatakis’in başkanlığında yapılmış bir araştırma bulunmaktadır. Araştırma, özellikle bazı spor, dallarının kardiyovasküler hastalıkları önlemede ve insan ömrünü uzatmada daha etkili olduğunu göstermesi açısından önem arz ediyor. Ama hemen belirtmek geçmeyelim. Bu çalışma bir korelasyon çalışmadır. Başka bir ifade ile katılımcılara soru-cevap şeklinde sorularak yapılmış karşılaştırmalı istatistiksel bir çalışmadır. Yani katılımcıların laboratuvar ve patolojik sonuçlarının ele alındığı tibbi bir araştırma değildir. Ayrıca araştırmanın bir başka zayıf noktası daha var, o da 80.306 kişi gibi çok büyük bir kitle ve 14 yıl gibi uzun bir süre yapılmış olmasına rağmen katılımcıların çoğuna fiziksel aktivitelerinin şekli ve sıklığı konusunda sadece bir kez soru sorulmuş olması ve katılımcıların daha sonraki fiziksel aktiviteleri bilinmiyor olması…

Her ne kadar konunun tibbi boyutu şimdilik bilinmese de her istatistiksel araştırmada olduğu gibi bu araştırma da bize “sporun çeşidi ile sağlıklı yaşam ve uzun ömür arasında bir bağlantının olduğunu” söylüyor. Hiç kuşkuşuz bu araştırmadan elde edilen sonuçlar ışığında yapılacak tıbbi ve biyolojik çalışmalar konunun metabolik boyutuna açıklık getirecek.

Hangi spor ömrü uzatıyor?

Madem ki her spor aynı oranda fayda sağlamıyor o halde uzun ve sağlıklı yaşamak için hangi spor yapılmalıyız? Bu sorulara Finlandiya’da bulunan Tampere UKK Enstitüsü, spor hekimliği bölümünden ve makalenin başyazarı olan Pekka Oja tarafından cevap arandı.

Araştırma, İngiltere ve İskoçya’dan 80.306 kişinin katıldığı 1994-2008 yılları arasında 11 değişik araştırma dosyasının incelenmesi ile yapıldı. Yaş ortalaması 52 olan katılımcılara 9 yıl boyunca belirli aralıklarla son dört haftada yaptıkları fiziksel aktiviteler, bu fiziksel aktiviteler esnasında nefes alıp vermede sorun yaşayıp yaşamadıkları, terleyip terlemedikleri ve genel sağlık durumları hakkında bazı sorular soruldu ve araştırmanın yapıldığı süre içerisinde 1.909’ü kalp ve damar hastalıklarından olmak üzere toplam 8790 katılımcı hayatını kaybettiği tespit edildi.

Araştırmadan ortaya çıkan bazı önemli sonuçlar

En uzun ömür Tenis, Squash(duvar tenisi) ve Badminton(tüytop) sporu yapanlarda 

  • Katılımcıların yarısında biraz daha azının haftalık önerilen sürenin altında ve düzensiz spor yaptığı ve ölüm oranlarının bu grupta daha çok olduğu tespit edildi. Buradan söyle bir sonuca varmak mümkün: Spor yapmak, ölüm riskini düşürüyor. Yani spor yaparak daha sağlıklı hatta daha uzun ve yaşamak mümkün ama „Öz-Disiplini“ bırakmamak kaydıyla.long-life-tab1
  • Araştırmadan ortaya çıkan başka bir önemli sonuç ise Tenis, Squash(duvar tenisi) ve Badminton(tüytop) gibi sporlarları yapanlar diğer gruptaki sporculara göre % 47 oranında daha az ölüm riski taşıyorlar.
  • Aerobik, yüzme ve bisiklet de önemli ölçüde ölüm riskini düşüren ve daha uzun yaşamayı sağlayan sporlar arasında.
  • Koşu, yürüyüş ve futbolun ölüm riskini düşürdüğü yönünde bir bağlantı bulunamadı.
  • Raket sporları, yüzme ve aerobik yapanlarda kalp yetmezliği ve kardiyovasküler hastalıklardan ölümlere daha az rastlandı.

Sonuçlar hakkında açıklama yapan grup lideri Emmanuel Stamatakis, sporun hem şeklinin, hem de yoğunluğunun hastalıklara karşı korunmada ve ölüm riskini düşürmede etkili olduğunu, hatta bazı spor dallarının düşük yoğunlukta, bazılarının yüksek yoğunlukta pozitif etkisinin olduğunu ama bütün bunların altında yatan metabolik mekanizmanın ne olduğunu henüz bilmediklerini ifade etti. Emmanuel Stamatakis ayrıca bu araştırmanın sadece soru-cevap şeklinde bir korelasyon çalışma olduğunu, başka bir ifade ile karşılaştırmalı anket çalışmaşı olduğunu, kesinlikle patolojik laboratuvar çalışması olmadığını bu yüzden araştırma sonuçlarının çok fazla abartılmaması gerektiğini belirtti.


Sporla ilgili hazırlanmış diğer yazılar


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

Associations of specific types of sports and exercise with all-cause and cardiovascular-disease mortality: a cohort study of 80 306 British adults

Br J Sports Med doi:10.1136/bjsports-2016-096822

  1. http://cjasn.asnjournals.org/content/10/7/1145
  2. http://journals.plos.org/plosmedicine/article?id=10.1371/journal.pmed.1001116
  3. http://journal.frontiersin.org/article/10.3389/fnagi.2013.00005/full#h1
  4. http://www.cell.com/cell/abstract/S0092-8674(14)01049-6

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Tip 2 Diyabete karşı alınacak basit önlemler ve teşhis-tedavide gelişmeler

Şeker hastalığı „Diabetes mellitus“

Diabetes mellitus (Şeker hastalığı) genellikle genetik ve çevresel untitled-12etkenlerin birlikte oluşturduğu ve kanda glikoz seviyesinin aşırı yükselmesi ile sonuçlanan kronik metabolik bir hastalıktır. Halk arasında şeker hastalığı olarak da geçen Diabetes mellitus tarihte bilinen en eski hastalıklardan biridir. Diabetes mellitus tarihte ilk olarak karşımıza eski Mısır yazıtlarında çıkmaktadır. Hastalık, yazıtlarda diyabet hastalarının idrarının tatlı olması anlamına gelen “Tatlı sıvı” yani “Diabetes mellitus” olarak geçmektedir.

***

Şeker, vücut için iyi bir enerji kaynağı olup karışık bir metabolik süreç sonunda hücrelere alınır. Sağlıklı insanlarda gıdalar yolu ile alınan şeker hücrelere taşınarak enerji kaynağı olarak kullanırken, şeker hastalarında bu mekanizma düzgün çalışmadığı için kan şekerinin yükselmesine neden olur.

Şeker hastalığının Tip 1 Diyabet ve Tip 2 Diyabet olmak üzere iki ana grubu bulunmaktadır. Bu iki ana grubun dışında hastalığın alt grupları da bulunmaktadır. Bu grupların her birinin ortaya çıkma sebebi farklı olsa da hepsinin oluşturduğu temel sorun aynıdır.

Aşağıda, birçok insanı yakından ilgilendirecek Tip 2 Diyabet hakkında oldukça yeni sayılabilecek teşhis, tedavi ve hastalığa karşı önceden alınabilecek önlemler konusunda bazı bilimsel çalışmalar ve bu çalışmalardan ortaya çıkan sonuçlar yer almaktadır. Bu çalışmalara geçmeden önce hafızaları tazelemek adına Tip 2 Diyabet hakkında genel birkaç bilgiyi değinmekte fayda var.

Tip-2 diyabet nedir ?

Tip-2 diyabet, pankreas tarafından üretilen insülinin yeterli üretilememesi sonucu vücutta kan şekeri düzeyinin yükselişe geçmesiyle sonuçlan metabolik bir hastalıktır. Hastalık uzun vadede başta kan damarları ve sinirler olmak üzere birçok organda geriye dönüşü olmayan kalıcı hasarlar meydana getirir. Kalp krizi, felç, böbrek yetmezliği, retina hasarı ve erektil disfonksiyon bu zararlardan bazılarına örnek teşkil etmektedir.

Tip 2 diyabet sadece yaşlılarda görülmüyor?

idfGeçmişte Tip 2 diyabet için yaşlılık hastalığı denirdi. Gerçekten de Tip 2 diyabet geçmişte gençler arasından pek görülmeyen genellikle yaşlılarda görülen bir hastalıktı.

Günümüzde hazır gıdalarda kullanılan katkı maddeleri, hareketsiz bir yaşam, aşırı kilo alımı ve çevresel faktörler gençlerin ve çocukların metabolizmalarının çok erken bozulmasına sebep oluyor. Bu da gençler ve çocuklar arasında başta Tip 2 diyabet olmak üzere diğer metabolik hastalıkların hızla yaygınlaşmasına sebep oluyor.

Yapılan istatistiksel çalışmalar sadece ABD de genç nüfusun yaklaşık dörtte birinde öncü diyabet belirtilerinin olduğunu gösteriyor.

Uluslararası Diyabet Federasyonu(IDF) 6. Diyabet Atlasının verilerine göre dünyada her onbir yetişkinden biri diyabet hastası. Yine aynı kuruluşun verilerilerine göre dünyada yaklaşık 415 milyon diyabet hastası bulunuyor. (Kaynağa buradan ulaşabilirsiniz)

Sağlık Bakanlığının yaptığı istatistikler Türkiye’de yedi milyonun üzerinde diyabet hastası olduğunu gösteriyor. (Gerçek sayının çok daha fazla oladuğu tahmin ediliyor !!!)

2015 ve 2016 yıllarında yapılan çalışmalarından bazıları

Tip 2 diyabet için yapılan araştırmalardan çıkan ortak sonuç, hastalığın genetik yatkınlık ile yaşam şeklinden kayanklandığına işaret ediyor. Başka bir ifadeyle Epigenetik faktörler hastalığın ortaya çıkmasında önemli rol oynuyor. (Aşağıda hastalığı ortaya çıkaran sebepler anlatılırken Epigenetik konusuna da değinilecektir.)

Spor, Tip 2 diyabeti düşürüyor1

Fiziksel egzersiz insülin duyarlılığını artırarak Tip 2 diyabet riskini düşürüyor.

Alman Diyabet Araştırma Merkezi(DZD) tarafından yapılan bir araştırma, spor yaparken TGFß adındaki bir molekülün özellikle kas hücrelerinde aktif hale geçerek kan şekerini düşürdüğünü gösteriyor.

TGFß ne yapıyor: TGFß, glikoz ve yağ yakma konusunda negatif rol oynayan ve insülin duyarlılığını azaltan genleri baskılayarak insülin duyarlılığının yükselmesine, buna bağlı olarak kandaki şekerin dengelenmesine sebep oluyor. Not: Araştırmaya katılanların beşte birinde sporun bu pozitif etkisi görülmedi (1)

Kas egzersizlerinin erkeklerde Diyabet 2 riskini düşürdüğünü gösteren benzer bir araştırma da 2012 yılında Jama Intern Med dergisinde yayınlandı.(11)

Tip 2 Diyabet kalıtsal mı?

Tip 2 diyabet kalıtsal bir hastalık mı yoksa bir yaşam tarzından kaynaklanan bir hastalık mı? Bu soruya kesin olarak evet veya hayır 2demek şimdilik pek mümkün olmamakla beraber, yapılan birçok çalışma hastalığın ortaya çıkmasında genetik mutasyonlar kadar çevresel faktörler ile yaşam stilinin de(epigenetik) önemli rol oynadığını gösteriyor. Gerek genetik çalışmalar gerekse epigenetik çalışmalar hızla devam ederken Nature dergisinin 04 Ağustos 2016 tarihli sayısında yayınlanan makalede hastalıkta rol oynayan  bazı mutasyonlara dikkat çekiliyor.

Güney ve Doğu Asya, Amerika ve Afrika’dan toplam 120.000 sağlıklı ve Tip 2 diyabetli kişinin katıldığı karşılaştırılmalı genetik çalışmada 15.700 kişinin genlerinin bazı bölgelerinde 126 anlamlı varyant olduğu ve bu varyantların TCF7L2, ADCY5, CCND2 ve EML4 genlerinde olduğu ve bunların da diyabetle ilişkili olduğu tespit edildi.

Epigenetik önemli bir faktör: Yukarıda değinildiği gibi her ne kadar hastalığın ortaya çıkmasında genetik mutasyonlar rol oynasa da yapılan araştırmalar genetik mutasyonların tek başına sebep olmadığını, sorunun ortaya çıkmasında asıl belirleyici olanın epigenetik faktörler olduğunu gösteriyor. Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse Tip 2 diyabet yaşam stili ve çevresel faktörlerin mutasyonlu genin çalışmasını tesvik veya baskılaması sonucu ortaya çıkıyor veya ömür boyu ortaya çıkmıyor. Bu bağlamda sağlıklı beslenme, düzenli spor ve vücut ağırlığının sağlıklı sınırlar içerisinde olması önem kazanıyor.

Not: Daha önce 90.000 kişi ile yapılan Genomweiten Assoziationsstudien (GWAS) adlı başka bir genetik araştırmada da genlerdeki bu varyantlar varlığı tespit edilmişti. (2)

Şişmanlık, Tip 2 diyabet için risk oluşturuyor (Göbek, bel ve kalça yağlanması farklı risk oluşturuyor)

Hiç kuşkusuz diyabet ve kardiyovasküler hastalıkların ortaya çıkmasında şişmanlık önemli rol oynuyor ama Tip 2 diyabetin ortaya çıkmasında şişmanlıktan daha önemli olan fazla kiloların vücudun hangi bölgesinde yoğunlaşmış olması…

Yağlanmaya göre ve vücut şekli
3

  • Elma vücut Tipi: Karın bölgesi yağlanma tipi. Bu yağlanma tipi iç organların yağlanmasına sebep olduğu için diyabet için risk oluşturur.
  • Armut vücut Tipi: Kalça bölgesi yağlanma tipi. Bu yağlanma tipinde yağlar deri altında yoğunlaştığından diyabet için risk oluşturmaz.

Fazla kiloların bel, kalça veya göbek bölgesi gibi vücudun değişik yerlerde yoğunlağması kandaki metabolitlerin(organik bileşiklerin) miktarını da etkiliyor. Örneğin kadınlarda fazla kiloların bel bölgesinde birikmesi kanda 21 metabolitin miktarını değiştiriyor.

  • Yapılan analizler kanında düşük miktarda Lesitin bulunan kadınların bel bölgesinde yağlanmanın daha fazla, kanında yüksek miktarda Lesitin bulunan kadınların ise kalça bölgesinde yağlanmanın olduğunu gösteriyor. Başka bir ifadeyle kanda fazla miktarda lesitin bulunması diyabet riskinin varlığını işaret ediyor.
  • Erkeklerde fazla kiloların göbek bölgesinde birikmesi bel ve kalçada birikmesi daha fazla diyabet riskinin olduğunu işaret ediyor. Erkeklerde kalçada yağlanma diyabet riski için fazla bir şey ifade etmiyor (3).

Yağlı yiyecekler Tip 2 diyabet riskini artırıyor

Yağlı gıdaların kalori bakımından zengin gıdalar olduğu, yenildikten sonra uzun bir süre tok tuttuğu düşünülür. Gerçekten durum böyle mi?

Köln üniversitesi’nden Jens Brüning’in yaptığı araştırma durumun böyle olmadığını aksine yüksek yağlı gıdalarla beslenen farelerin üçüncü günün sonunda beyninin şeker kaynaklarının tükendiğini ve derhal şeker alınması için alarm verdiğini gösteriyor.

Yağlı gıdaların alımıyla birlikte neden şeker alma ihtiyacı artıyor?:

Bu konuya geçmeden önce sağlıklı bir insanda beynin şeker ihtiyacını nasıl karşılağını kısaca anlatmakta gerekiyor. Şeker, yaşamsal önem sahip iyi bir enerji kaynağıdır ve bütün hücrelerin enerji için şekere ihtiyacı vardır ve beyin 4hücreleri için şekerin önemi daha da büyüktür. Gıdalar yolu ile alınan şeker, özel moleküller aracılığı ile beyin hücrelerine taşınır.

Şeker beyne nasıl alınıyor: Sağlıklı insanlarda beyin enerjisiz kaldığında hemen reaksiyon göstererek enerji sağlamanın yolunu arar. Bunun için bağışıklık sistemi tarafından büyüme faktörü VEGF devreye sokulur ve GLUT-1 adında şeker taşıyıcı özel moleküllerin oluşturulması için komut verilir. Yeni oluşan GLUT-1(Glucosetransporter) molekülleri kandaki şekeri alarak beyne taşır. Bu işlemin yaşamsal iki önemi vardır. Birincisi, kandaki şekerin normal seviyeye düşürülmesi, ikincisi hücrelerin ihtiyacı olan enerjinin şekerle karşılanması…

Yağlı gıdalar şeker alımını engelliyor: Yağlı yiyeceklerde bulunan Doymuş serbest yağ asitleri, Kan-Beyin Bariyerine şeker taşıyan GLUT-1 proteinlerinin miktarını azaltıyor, bu da şekerin kanda kalarak kan şekerinin yükselmesine ve aynı zamanda beynin şekersiz kalarak alarm vermesine sebep oluyor (4). Beyin bir taraftan şeker alınması için vücuda komut verirken, diğer taraftan doymuş serbest yağ asitleri şekerin hücrelere gitmesi engelleyerek Tip 2 Diyabet nin oluşmasına yol açıyor.

Sonuç olarak şunu diyebiliriz: Uzun süre yüksek yağlı yiyeceklerle beslenmek metabolizmada bir takım olumsuzluklara sebep oluyor ve bu da Tip 2 diyabet riskini yükseltiyor.

Açlığın Tip 2 diyabet üzerinde olumlu etksi

Moleküler düzeyde aç kalınırsa ne olur?

Son yıllarda Tip 2 diyabet ve diğer metabolik rahatsızlıkların tedaviye dönük araştırmalarında İntermittent fasting olarak adlandırılan bir yöntem uygulanıyor.

İntermittent fasting nedir?: Türkçeye „Aralıklı açlık“ olarak çevrilebilen ve sadece tek bir molekülün varlığı veya yokluğu durumunda metabolizmada ne gibi değişikliklerin olduğunun araştırılması.5

GADD45β proteini ve Tip 2 diyabete etkisi: GADD45β proteini, 19 kromozomda bulunan GADD45β geni tarafından kodlanan ve karaciğere yağ asitlerinin alımını kontrol eden önemli bir proteindir. GADD45β ‘nin bilinen bu görevinin dışında başka bir fonksiyonunun daha olduğu keşfedildi.

Alman Diyabet Araştırma Merkezi(DZD) ile Alman Kanser Araştırma Merkezinin (DKFZ) ortaklaşa yaptığı bir araştırmada GADD45β protein’nin Tip 2 diyabete etkisi olup olmadığı araştırıldı ve gerçekten de GADD45β nin bilinen fonksiyonunun dışında Tip 2 diyabete iyi gelen pozitif bir fonksiyonunun olduğu keşfedildi.

Nedir bu yeni fonksiyon: Karaciğerin daha az yağlanmasını sağlamak ve kan şekerini normal seviyeye geltirmek olarak özetlenebilir. Metabolizma „Aralıklı açlık“ moduna girmesiyle birlikte vücut derhal daha fazla GADD45β üretimesi için komut veriyor.

Sonuç 

  • „Aralıklı açlık“ modu ilgili genin çalışmasını teşvik ederek daha fazla GADD45β proteini üretilmesine sebep oluyor. Bu da kan şekerinin düzene girmesine yardımcı oluyor, aynı zamanda karaciğer yağlanmasını da engelliyor (5)
  • Fazla yemek, ilgili genin çalışmasını bloke ederek daha az GADD45β proteini üretilmesine sebep oluyor. Doğal olarak bu istenmeyen bir durum. Çünkü kan şekeri yükseliyor, karaciğer yağlanıyor.

Kırmızı et, Tip 2 diyabet riskini artırıyor

Kırmızı et tüketiminin Tip 2 diyabet riskini artırdığını gösteren birçok araştırma bulunmakta. Bu araştırmalardan biri de Alman Diyabet Araştırma Merkezi(DZD) tarafından uzun yıllar süren, 27.500 kişiyi kapsayan büyük çaplı bir araştırma. DZD‘nin yaptığı bu araştırmanın sonuçları günlük 150 gram kırmızı et tüketenlerde (sığır, kuzu yada domuz eti olabilir) Tip 2 diyabet riskinin % 80 oranında arttığını gösteriyor.
6

Kırmızı etin metabolizmaya olumsuz etkisi

Kırmızı et tüketen ve aynı zamanda Tip 2 Diyabet hastası olan 2681 kişinin yapılan analizleri, bu kişilerin kanında yüksek miktarda ferritin, düşük miktarda glisin ve yüksek miktarlarda dört farklı yağın bulunduğunu gösteriyor.

Bu ne anlama geliyor?

Ferritin artması ve Glisin’in azalması vücutta Tip 2 diyabete giden yolda zincirleme reaksiyonların oluşmasına sebep oluyor.

  1. İhtiyaç fazlası ferritin hücrede oksidatif strese neden olur. Bu durum serbest radikallerin vücutta artması anlamına gelir ki, bu da vücut için olumsuz bir durumdur.
  2. Glisin ise vücudu zararlılardan arındıran bir proteindir. Oksidatif strese ile oluşan demir bileşikleri Glisin sayesinde vücuttan atılır. Et tüketimi glisin’in azalmasına buna paralel olarak demir bileşiklerinin vücutta artmasına sebep olur.
  3. Artan demir bileşikleri de iltihaplı tepkimelere, iltihaplı tepkimeler de Tip 2 diyabet in başlamasına sebep olur (6)

Ailenin yaşam stili doğacak çocuğu diyabet hastası yapabiliyor.

Genetik olarak diyabet riski taşımayan bir aile epigenetik nedenlerle (çevrenin genlere etkisiyle) doğacak olan çocuklarının diyabet hastası olmasına sebep olabiliyor. Konuya Helmholtz Zentrum München (DZD) yapılan bir araştırma ile açıklık getirelim.7

Araştırmanın daha iyi anlaşılması için uygulanan metodu basamak basamak anlatmakta fayda var.

  1. Önce sağlıklı erkek bir fareden sperm hücresi alınıyor ve bu sperm hücresi sağlıklı bir dişiden alınan yumurta hücresi ile tüp içerisinde döllendi(vitro-Fertilisation).
  2. Aynı erkek fare bir süre çok yağlı yiyeceklerle beslenerek obez yapıldı ve fare obez yapıldıktan sonra tekrar sperm hücresi alınıp yine aynı dişiden alınan başka bir yumurta hücresi ile tüp içerisinde döllendi.
  3. Birinci ve ikinci döllenmiş yumurta genetik olarak birbirinin aynı olan iki dişi bir farenin rahmine transfer edildi.

Sonuç: Doğan iki yavru genetik olarak aynı olmasına rağmen birinci yavru sağlıklı, ikinci yavru obez doğdu. Yapılan kan analizlerinde birinci yavrunun kan şekeri normal çıkarken, ikinci yavrunun Tip 2 diyabet hastası olduğu tespit edilidi.8

  • Soru: İkinci farenin geninde ne değişti de obez oldu? Daha doğrusu epigenetik faktör babanın genini nasıl değiştirdi.
  • Cevap: Aslında babanın gen diziliminde bir değişiklik olmadı, sadece yüksek yağlı gıdalar nedeniyle babanın ilgili genine bir Metil Grubu bağlanarak genin fazla çalışması teşvik edildi ve babanın bu Metil Gruplu geni yavruya geçti ve yavru bu yüzden obez doğdu.

Sonuç olarak şöyle diyebiliriz: Ebeveynlerin yaşam stili genlerin kalitesini belirliyor. Sağlıklı yaşayan, sağlıklı beslenen, spor yapan anne babanın çocuklarının sağlıklı doğma şansı yüksek. Eğer anne baba, sigara içiyor ve alkol kullanıyor, hareketsiz ve stresli bir yaşam sürüyor, sağlıksız koşullarda yaşıyorsa genetik olarak sağlam olsalar bile çocuklarının sağlıksız doğma olasılığı yüksek oluyor. (7) (8).

Bağırsak florası ve Tip 2 Diyabet arasındanki ilişki

Yapılan birçok araştırmalar Tip 2 Diyabet hastaları ile normal kişilerin bağırsak florası ve bağırsak hormonlar arasında farklılıklar olduğunu gösteriyor. Aşağıda bu konuda yapılmış üç değerli araştırma bulunmaktadır.

1. Araştırma: Tip 2 diyabet hastaları için “İzomaltuloz Şekeri” daha iyi

Alman Diyabet Araştırma Merkezinin(DZD) yapmış olduğu araştırma, Tip 2 diyabet hastalarının normal şeker yerine Disakkarit izomaltuloz (Palatinose) kullanmalarının daha uygun olacağını gösteriyor.

İzomaltuloz’un bu olumlu etkisi, bağırsaklarda görev yapan ve vücudun insülin ekonomisini düzene sokan GLP-1 ve GIP adında iki hormonun salınımında değişikliklere sebep olmasından kaynaklanıyor.

İzomaltuloz şekeri insülin miktarını artırırken, kan sekerini düşürüyor

Tip 2 diyabet hastası 10 yetişkin ile yapılan bu araştırmada hastaların bir kısmına 50 gr izomaltuloz, diğer kısmına ise 50 gr beyaz şeker verildi. Bir süre sonra yapılan kan tahlilleri izomaltuloz verilen deneklerin kanında şekerin % 20 daha az, insülin % 55 daha fazla olduğu gösterdi. Ayrıca bağırsaklarda yapılan ölçümlerde İzomaltuloz verilen deneklerin diğer gruptakilere göre GIP miktarının daha az, GLP-1 miktarının daha fazla olduğu bulundu.9

İki şeker de tatlı ve kalorileri aşağı yukarı aynı ama kimyasal yapılarındaki farklılıklar bağırsaklarda farklı emilmelerine sebep oluyor. Normal şeker bağırsaklarda çabuk emilirken izomaltuloz yapısı gereği daha uzun süre kalıyor.

Sonuç: Bu araştırma açık bir şekilde Tip 2 diyabet hastalarının normal şeker tüketmek yerine izomaltuloz şekeri tüketmenin daha iyi olacağını gösteriyor (9).

2. Araştırma: Probiyotik Lactobacillus reuteri insülini düzenleyici etkisi

Tip 2 Diyabet hastalığının bağırsak florası ile ilgili olduğunu gösteren bir diğer araştıma da Düsseldorfta bulunan Alman Diyabet Merkezi tarafından yapılan araştırma. Bu araştırmada günlük olarak Probiyotik Lactobacillus reuteri kullanımının, özellikle yemeklerden sonra kandaki şekerin yüksek veya düşük olmasına göre bağırsaklarda GLP-1 ve GLP-2 hormonlarını artırıyor. Ve bu artış insülin üretiminin % 49 oranından yükselmesine sebep oluyor.

Probiyotikler nedir?

Probiyotikler, insan vücudunda özellikle bağırsaklarda görev yapan ve bağırsak florasını düzenleyen doğal dost bakteri ve mayaların genel ismidir. Lactobacillus reuteri ise bu gruba dahil olan ve doğumdan itibaren insan vücudunda ve hatta anne sütünde bile bulunan doğal bir bakteridir. Lactobacillus reuteri aynı zamanda, vücutta bulunan zararlı patojenler karşı da mücadele eder.

Probiyotikler, yoğurt, peynir, kefir, bitter çikolata, ayran, keçi sütü gibi gıdalarda bulunduğu için bu gıdaları tüketerek bu bakterileri dışarıdan almakta mümkün.

Sonuç olarak bu araştırma Lactobacillus reuteri ile hazırlanmış ilaçlarların Tip 2 diyabetin tedavi edilebilir veya en azından bu hastalarda kan şekerinin önemli oranda aşağı çekilebileceğini gösteriyor (9).

3. Araştırma: Tip 2 diyabet riskini önceden tespit etmek mümkün olabilir 

 10Yukarıda da belirtildiği gibi yapılan birçok araştırma sağlıklı kişilerle Tip 2 diyabet hastalarının bağırsak florasının farklı olduğunu gösteriyor. Bu bilgi ışığında Tip 2 diyabet daha henüz başlamadan yani kişi henüz sağlıklıyken, bağırsak florasındaki bakterilerin çeşidi veya sayısı veya bağırsak florasındaki başka kriterler o kişinin risk altında olup olmadığını hakkında bir ipucu verebilir mi? Münih Alman Diyabet Merkezi tarafından yapılan araştırmada tam da bu soruya cevap arandı.

Hemen belirtelim, cevap bulundu ama araştırma gebelik diyabeti sorunu yaşayan küçük bir grupla yapıldığı için şimdilik kesin bir şey söylemek için henüz erken, zira sonuçların bir kez daha teyid edilmesi için büyük gruplarla bir dizi araştırmanın daha yapılması gerekiyor.

Bu araştırmdan dikkate değer ne bulundu?

Yapılan bu araştırmadan çıkan sonuçlar risk altındaki kişilerin bağırsağında Prevotellaceae adın bir bakteri ailesinin artışa geçtiğini gösteriyor. Bu bakterinin ürettiği enzim bakteri yüzeyindeki koruyucu mukus tabakasına zarar vererek bağırsağın bariyer fonksiyonunu azaltıyor. Bu durum ise iltihaplanmalara yol açarak insülin duyarlılığının azalmasına dolayısıyla kan şekerinin yükselmesine sebep oluyor (10).


Diyabet hakkında hazırlanmış diğer makaleler


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. TGFβ contributes to impaired exercise response by suppression of mitochondrial key regulators in skeletal muscle
  2. The genetic architecture of type 2 diabetes
  3. Specific Metabolic Markers Are Associated with Future Waist-Gaining Phenotype in Women
  4. Myeloid-Cell-Derived VEGF Maintains Brain Glucose Uptake and Limits Cognitive Impairment in Obesity
  5. Fasting-induced liver GADD45β restrains hepatic fatty acid uptake and improves metabolic health
  6. Amino acids, lipid metabolites, and ferritin as potential mediators linking red meat consumption to type 2 diabetes
  7. Epigenetic germline inheritance of diet-induced obesity and insulin resistance
  8. Early hypermethylation of hepatic Igfbp2 results in its reduced expression preceding fatty liver in mice
  9. Effects of Palatinose and Sucrose Intake on Glucose Metabolism and Incretin Secretion in Subjects With Type 2 Diabetes
  10. The stool microbiota of insulin resistant women with recent gestational diabetes, a high risk group for type 2 diabetes
  11. A Prospective Study of Weight Training and Risk of Type 2 Diabetes Mellitus in Men

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Duygusal gözyaşı nedir? Göz yaşı ile milyonları hipnotize etmek mümkün mü?

Ağlama, sıklıkla ağrı, üzüntü, korku, öfke ya da sevinç içindeyken gerçekleşen insani bir reaksiyondur. Ağlama sadece belirli bir duygunun ifadesi değil, bazen bir amaca ulaşmak için manipülatif amaçla başvurulan etkili bir yöntemdir de.

İnsanlar neden ağlar? Bu sorunun cevabı bilimde tartışmalı bir konu. İlk olarak bu soruyu soranlardan bir de Charles Darwin di. Charles Darwin bu konu hakkında birbirinin karşıtı olan ama aynı zamanda birbirini dışlamayan iki teoriden bahsetmişti. Bunlardan ilki, ağlamanın bir sosyal etkileşim ve iletişim biçimi olduğu yani ağlamanın bir sosyal davranış biçimi olduğu, ikincisi ise vücudun fiziksel ve psikolojik strese karşı verdiği koruyucu fizyolojik bir reaksiyon olduğu… Hiç kuşkusuz her iki tezin de kabul edilir makul argümanları bulunmaktadır.

***

Gözyaşı toplumda öyle etkili araç ki, iki damla gözyaşı ile milyonları etkilemeniz mümkün. Zira Niklas Holzberg’in “Ars Amatoria Ovid” adlı kitabında dediği gibi “Gözyaşı sizi kazanan taraf yapar. Ellerinizle ıslanmış gözlerinizi ve yanaklarınızı silerken çeliği bile yumuşatabilirsiniz [29].

Gözyaşı, gerek çocuklarda gerekse yetişkinlerde kimi zaman gizlenerek, kimi zaman da açık açık gösterilerek etkili bir yaptırım aracı olarak kullanılmaktadır. Birçoğumuz çocukların bu yönteme sıklıkla başvurduğuna şahit olmuşuzdur. Çocuklar kadar olmasa da yetişkinler de manipülatif amaçlı gözyaşı dökmeye pek hevesli görünüyorlar. Özellikle Ortadoğu ülkelerinde politikacı ve din adamları tarafından yaygın olarak manipülatif amaçlı dökülen gözyaşları, milyonları hipnotize eden, orduları ele geçiren hatta koca koca ülkelerin yönetimlerini değiştiren tehlikeli bir silah haline dönüşebiliyor. Hiç kuşkusuz liderlerinin iki damla gözyaşı ile hipnotize olan ve çoğu zaman histeri nöbetine girip kendini kaybeden bu kitlelerin de bilimsel olarak ele alınıp incelenmesi gerekiyor.

Gözyaşı gibi güçlü bir sosyal etkileşim aracı maalesef bilimde yeterince ele alınıp incelenmemiştir. Aşağıda Ludwig-Maximilians Üniversitesi tarafından yapılan ve 2 Temmuz 2009 yılında Ophthalmologe dergisinde yayınlanan az sayıdaki araştırmalardan biri bulunmaktadır. Ayrıca konuyu zenginleştirmek amacıyla ağlamakla ilgili günlük literatür ve bazı kitaplardan alıntılar yapılarak makaleye ilave edilmiştir.

Araştırmada gözyaşı nedir, kaç çeşit gözyaşı vardır, içeriğinde hangi bileşenler vardır, ağlama nedir, kaç çeşit ağlama vardır, ağlamanın toplumdaki yeri nedir gibi ilginç konular yer almaktadır.

Gözyaşının kimyasal bileşenleri

 Yapı ve kimyasal bileşen olarak 3 değişik tipte gözyaşı vardır.

  1. Temel gözyaşı
  2. Refleks gözyaşı
  3. Duygusal gözyaşı

İlk ikisi hem hayvanlarda hem insanlarda üretilirken, duygusal gözyaşı yüksek beyin yapısı nedeni ile de sadece insanlarda üretilir.

Temel gözyaşı

Temel gözyaşı üretimi dakikada 0.19-1.2 µl arasında [28, 42] olup, hacmi 2,74-10 µl dir [42, 72]. Temel gözyaşı üretimi yaş20 ilerledikce azalır [42]. Normal bir gözde Temel gözyaşı pH değeri yaklaşık 7.4, kuru gözlerde ise bu değer 7.8 çıkmaktadır.

Elektroforezi tekniği ile yapılan analizlerde temel gözyaşında 80 farklı protein ve polipeptitin bulunduğu ve bunların % 50’sinin enzim olduğu tespit edildi. En fazla bulunan üç protein, sırasıyla Lizozim (% 24-47), Lactoferrin (% 23–29) ve Lipocalin dir (% 15–33) [20, 23].

Temel Gözyaşının görevleri

  1. Optik: Korneanın yüzeyinindeki düzensizliği dengelemek.
  2. Tropik: Korneaya oksijen ve besin sağmak,
  3. Antibakteriyel: S-IgA, Izo-Aglütinin, Lizozim, Laktoferrin, Proteaz inhibitörleri gibi Antibakteriyelleri içerdiği için gözü mikroplara karşı korumak.
  4. Temizleyici: Atık maddeleri ve iltihap oluşturabilecek zararlı maddeleri temizlemek.

Refleks gözyaşı

Göz, fiziksel veya kimyasal bir uyaran ile karşı karşıya kaldığında buna tepki olarak Refleks gözyaşı üreterek gözün tahriş olmaması için bu uyaranları gözden uzaklaştırır.

Refleks gözyaşına en bilindik örnek soğan doğrarken21 gözden dökülen yaşlardır. Refleks gözyaşı üretimi herhangi bir tehlike anında dakikada 100 µl kadar üretilir [28]. Böyle bir uyarılma durumunda gözyaşında potasyum (K+) konsantrasyonu azalırken sodyum (Na+) konsantrasyonu artar [28].

Ayrıca refleks gözyaşıdaki protein konsantrasyonu 6.0 mg / ml iken, temel gözyaşında protein miktar 9.1 mg /ml [21].

Refleks Gözyaşının görevleri

  1. Soğuktan korur
  2. Mekanik hasarların vermiş olduğu zararı onarır
  3. Keskin kokulardan korur
  4. Zararlı kimyasal maddelerden korur

 Duygusal gözyaşı

Duygusal gözyaşı, yüz kaslarının değişimi ile birlikte gözyaşı bezlerinden sıvı salgılanması ile ortaya çıkan karmaşık bir salgı-motor(secretomotor) tepkimedir.

Duygusal gözyaşları içgüdüsel sesler ve bazı durumlarda hıçkırıkla birlikte ortaya çıkar [55]. Duygusal gözyaşı üretimi dakikada 400 µl civarında olup Refleks Gözyaşında olduğu gibi yüzey anestezi etme görevi yoktur [53].

Duygusal gözyaşı ile ilgili şu ana kadar çok az araştırma yapıldı. Yapılan bu araştırmalardan biri de William Frey ait66. William Frey yapmış olduğu araştırmada duygusal gözyaşında refleks gözyaşına göre cinsiyetden bağımsız % 24 daha fazla protein olduğunu [19], ayrıca buna ek olarak, kadınlarda yüksek seviyelerde Prolaktin, Manganez, Potasyum ve Serotonin olduğunu tespit etti [7,19, 41, 66]. Bu verilerden yola çıkan William Frey, duygusal gözyaşının vücuttan toksik maddelerin atılmasına katkı sağladığı fikrine vardı [18]. Üzüntülü bir anda hıçkırıklar eşliğinde duygusal gözyaşları dökülebileceği gibi, mutlu bir anda kahkahalar eşliğinde de duygusal gözyaşları dökülebiliyor [54].

İlginç bir ayrıntı: Üzüntülü bir anda göze bir kaç damla su damlatarak simüle gözyaşlarının dökülmesi tetiklenebiliyor [49]. (Mori H, we feel sorry because we cry.)

***

Duygusal ağlamayı etkileyen faktörler

Tom Lutz „Tränen vergiessen. Über die Kunst zu weinen.“ adlı kitabında şöyle diyor: „Gözyaşının bir dili ve bu dilin bir dil bilgisi kuralı vardır. Bu kurallar, kültür, kişinin toplumdaki yeri (mesleki ve ekonomik durumu), cinsiyet, hormonlar, beyin biyokimyası, yetiştirilme, bireysel eşik gibi birçok yan öğeye göre şekillenir. Gözyaşının ne zaman ve ne şekilde döküleceğini bu şekillenmiş kurallar belirler.“ [40].

  • Hormonlar ve ağlama (Prolaktin, Progesteron ve Östrojen)

Duygusal ağlama da sinirlilik, duygusallık gibi premenstrüel sendromun bir parçasıdır [30]. Prolaktin bir kadınlık hormonu olup gerek menstruation sırasında, gerek hamilelikte, gerekse emzirme sırasında kanda ve gözyaşı sıvısında artışa geçer. Prolaktin hormonunun gözyaşı sıvısında bulunduğu hayvanlarla yapılan benzer deneylerde de birçok kez teyid edildi [69]. Ama yapılan araştırmalar kadınlarda ağlama ile gözyaşında Prolaktin hormonu artışı arasında bir ilişki bulunmadığını, buna karşın sürekli ağlayan erkeklerin gözyaşında, kadınlık hormonu Prolaktin’in ağlamayan erkeklere göre çok daha fazla bulunduğunu gösteriyor.

Bu sonuçlar erkeklerde sürekli ağlama halinin hormonal bir dengesizlikten kaynaklandığını düşündürüyor. [68].

Not: Kadınlarda hamilelik ve menstruasyon sırasında duygusal ağlama atağının progesteron ve östrojen seviyesi ile ilgili olduğu düşünülüyor [69].

  • Etnik farklılıklar ve ağlama

Her toplumun, her etnik grubun kendine has kültürel değerleri, dini inançları, gelenekleri ve interaktif kuralları vardır. Etnik grupların kendine has bu özellikleri fiziksel veya ruhsal acı karşısında, veya herhangi bir sosyal olay karşısında farklı tepki vermesine sebep olabiliyor. Aynı olay karşısında bir grup abartılı tepki verirken, başka bir grup tepkisiz kalabiliyor.

Örneğin Akdeniz ülkelerinde yaşayan insanların acıya karşı verdiği abartılı ağlama tepkisi diğer etnik gruptaki insanlara göre çok daha fazla. İngilizler, İsveçliler ve Almanlar daha az ağlıyorlar [34].

Uluslararası yapılan bir araştırmada yetişkin-ağlayanların en çok bulunduğu ülkeler arasında Türkiye ilk sırada yer alıyor. Türkiye’yi sırasıyla Şili ve Kuzey Amerikali kız öğrenciler, İtalyanlar ve Kuzey Amerika ve Avusturyalı erkek öğrenciler takip ediyor. En az ağlayan ülkeler ise erkeklerde Peru, Bulgaristan, İspanya, kadınlarda Nijerya [69].

Duygusal ağlamanın sebepleri de etnik gruplara göre farklılık gösteriyor. Örneğin Japonlar ilişkilerden kaynaklanan üzüntülere ağlarken, batılılar ölüm ve ayrılığa daha fazla ağlıyor. Türklerde en çok ağlayan gruplarları dinsel orijinli gruplar oluşturuyor. Bu gruplar daha çok sanal hikayeler ile bu sanal hikayelerdeki kahramanların yaşantılarına gözyaşı döküyor. Türkiye’de en az ağlayan grubu ise Liberaller oluşturuyor [34].

Bali’de Hindu geleneğinden dolayı cenaze törenlerinde çok seyrek ağlanırken, Yeni Zelanda’daki Maoriler bol bol gözyaşı dökerler [34].

  • Sosyal farklılıklar, mesleki ve ekonomik durum ve ağlama

Duygusal ağlama sıklığındaki farklılık sadece etnisiteye özel bir durum değil. Yapılan araştırmalar duygusal ağlama sıklığının aynı zamanda sosyal sınıf, ekonomik koşullar, meslek ve eğitim durumuyla da yakından ilgili olduğunu gösteriyor.

Eğitim durumu, mesleki kariyer, ekonomik durum yükseldikçe duygusal ağlama da o nispette azalıyor. Örneğin, meslek grupları içerisinde din adamları, terapistler, hemşireler, düz işciler daha sık ağlarken, doktorlar, mühendisler, borsacılar, kamyon şöförleri, askerler daha az ağlıyor [34].

Ağlamada bireysel eşik

Duygusal ağlamanın eşiği de kişiden kişiye değişebiliyor. Ruh hali, yorgunluk, menstrüasyon, hayal kırıklığı, hamilelik, hormonal dalgalanma, üzüntü, öfke, fiziksel koşullar duygusal ağlamanın başlamasını yakından etkiliyor. Güçlü ego ve dışa karşı mesafeli duran bireyler empatik kişilere göre daha az ağlıyorlar [69].

Cinsiyet farklılığı ve ağlama

Yapılan araştırmalar, yıl içerisinde kadınlar ve erkeklerin 13 yaşına kadar aşağı yukarı eşit sayıda ağladığını, 13 yaşından sonra bu sayının kadınlarda % 30 ile 64, erkeklerde % 6 ile 17 arasında değiştiğini gösteriyor [69].

Erkeklerin ağlama süresi 2 ile 4 dakika arası değişirken bu süre kadınlarda 6 dakika. Araştırmalardan ortaya çıkan enteresan bir sonuç da erkeklerin % 15’i, kadınların % 65’i hıçkırarak ağlıyor [18, 27]. Başka enteresan bir sonuç ise kadınların % 6’sı, erkeklerin % 45’i hiç ağlamayan grupta yer alıyor. Kadınların en fazla ağladıkları durumlar genellikle çatışma, kişisel olarak yetersiz kaldıkları ve kaybettikleri durumlar ile zaman zaman duygusal ve sosyal olaylar karşısında yetersiz kaldıkları durumlar [69]. Araştırmalardan çıkan sonuçlardan bir başkası da ağlamanın kadınlarda saldırganlığı bastırdığı yönünde… [34]. Erkeler daha çok empati ve ayrılıklarda ağlıyor [69].

Batı Avrupa ve ABD’de sosyal statülü ve yüksek ücretli işlerde çalışan kadınlar daha az ağlıyor.

Yapılan araştırmalar son zamanlarda “Duyarlı Erkek” modası oluştuğunu, bu yüzden birçok erkeğin sırf kompliman veya dalkavukluk olsun diye ağladığını gösteriyor. Hatta istatistikler dalkavukluk olsun diye ağlayan erkek sayısının ağlamayan erkek sayısından bile fazla olduğunu gösteriyor [34, 3769].

Günümüzde birçok ortadoğu kökenli politikacı, sanatcı ve kanaat önderi diye adlandırılan manupulatif gruplardaki erkeklerin kameralar önünde salya sümük ağlayarak show yaptıkları bir moda akımı başladı [34].

 Manipülatif ağlama

Timsahlar avlarını yerken ağızlarını çok fazla açtıkları için gözyaşı bezleri üzerinde bir baskı oluşur, bu baskı neticesinde timsahın gözlerinden yaş gelir [36]. Bu olay “Timsah gözyaşları” deyiminin doğmasına sebep olmuştur. Yani bu kişinin ağlarken aslında vicdan azabında samimi olmadığını belirtmek için söylenmiş bir sözdür.

Sempati kazanmak, karşı tarafa suçluluk duygusu yüklemek, birisini uzaklaştırmak veya yanına çekmek için gözyaşından daha etkili bir araç yoktur. Bazı politikacılar ve deneyimli sinema ve tiyatro sanatcıları planlı gözyaşı dökebilmek için gözyaşı bezlerini disipline ederek kitleleri manipüle edebilmektedirler. Duygu içermeyen ve amacı karşıdaki kişiyi sadece aldatmak olan bu ağlama Manipülatif ağlamadır (Manipulative tears). Bunun halk arasındaki karşılığı ise ‘Timsah Gözyaşları’ dır [34].

Yapılan araştırmalar bu yönteme kadınların erkeklerden daha sık başvurduklarını gösteriyor. Ancak, aldatma ya da manipülatif ağlama bazen bilinçaltından da kaynaklanabiliyor, yani kişi bunu bilinçsizce de yapabiliyor [34].

Patolojik / Sahte ağlama “Timsah gözyaşları”

Patolojik gözyaşı, “Timsah gözyaşları” gibi sahte olsa da ne manipülatif, ne de duygusal ağlamadan kaynaklanan bir 2gözyaşıdır.

Tıpta “Crocodile tears phenomenon”, “Gustolakrimales phenomenon” ya da “Bogorad Syndrome” gibi çeşitli isimlerle anılan bu ağlama biçimi gözyaşı bezlerinde meydana gelen genetik bir mutasyondan kaynaklanmaktadır [5].  Bu ağlama tarzı genellikle tuzlu ve ekşi gıdalar yerken rahatsız edici bir şekilde gözden yaş gelmesi ile kendini gösterir.

Sebep: Tükürük bezlerine giden hatalı sinir hücrelerinin yemek esnasında gözyaşı bezlerine baskı yapması ile ortaya çıkar [2, 3, 43].

Bazı patolojik ağlama hastaları başka bir nörolojik sebepten dolayı kimi zaman 24 saat süren ağlama nöbetine girebilirler. Bu durum Merkezi Sinir Sistemindeki (MSS) hasarlı sinir kümelerinin Serebral Korteks ile Beyinciğe dokukunmasından kaynaklanır [54].

Patolojik ağlamanın nadiren görülen ağır formlarından biri de“Gelastik Epilepsi” ile birlikte meydana gelen yani hem ağlama hem gülme krizinin aynı anda olmasıdır [81754].

Patolojik ağlamalar ağır beyin hasarı belirtisi olabilir bu nedenle hastaların kapsamlı beyin incelemsi yapılması gerekir.

Depresyon ve ağlama

Kottler JA, „Die Sprache der Tränen“ adlı kitabında depresyon ve ağalama için şöyle diyor “Ağlamak, Depresif insanlar için nefes almak gibidir” [34].

Ağlama, belirli sınırlar içinde vücutta yapıcı ve onarıcı özelliği olan sağlıklı bir metobolik fonksiyondur. Ancak sürekli ve15-2 kontrol dışı ağlama nöbetine girmek bir depresyon belirtisidir ki, bu ağlama sağlıksız bir ağlamadır, tedavi edilmesi gerekir.

Alacrima (Hiç ağlayamama veya Triple-A-Sendromu) 

Alacrima, AAAS Genindeki bir mutasyondan dolayı gözyaşı bezlerinin gözyaşı üretememesidir.

AAAS Geninin görevi: AAAS geni Adracalin adında bir protein kodlar. Bu proteinin görevi hücrenin çekirdek zarında kanalların oluşmasını yani gözyaşı kanallarının oluşmasını sağlamaktır. AAAS Geninde meyadana gelen mutasyon gözyaşı oluşumunu engeller.

Alacrima, toplumda 1:1.000.000 görülen genetik bir rahatsızlıktır. Bu kişiler duygusal olarak ağlasalar da gözlerinden yaş 6gelmez. Alacrima ya sebep olan nörönal arıza gebeliğin 4-6 haftalarında meydana gelir [44]. Alacrima genellikle Duane sendromu (şaşılık), Möbius Sendromu (yüz felci) ile birlikte görülen bir rahatsızlıktır [32, 44, 46, 70]


Benzer konuda hazırlanmış diğer yazılar


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  • 2– Axelsson A, Laage-Hellman JE (1962) The gusto-lachrymal reflex. The syndrome of crocodile tears. Acta Otolaryngol 54:239–254PubMedCrossRef
  • 3– Alf Axelsson & Jan-Erik Laage-Hellman(1962) The Gusto-Lachrymal Reflex: The Syndrome of Crocodile Tears CrossRef
  • 5– Bogorad FA (1979) The symptom of crocodile tears. F. A. Bogorad. Introduction and translation by Austin Seckersen. J Hist Med Allied Sci 34:74–79PubMedCrossRef
  • 6– Brodsky MC, Fray KJ (1998) Brainstem hypoplasia in the Wildervanck (cervico-oculo-acoustic) syndrome. Arch Ophthalmol 116:383–385PubMed
  • 7– Brunish R (1957) The protein components of human tears. AMA Arch Ophthalmol 57:554–556PubMed
  • 8– Cantu RC, Drew JH (1966) Pathological laughing and crying associated with a tumor ventral to the pons. Case report. J Neurosurg 24:1024–1026PubMedCrossRef
  • 17– Feinstein A, Feinstein K, Gray T, O’Connor P (1997) Prevalence and neurobehavioral correlates of pathological laughing and crying in multiple sclerosis. Arch Neurol 54:1116–1121PubMed
  • 18– Frey WH (1985) Crying. The mystery of tears. Winston Press, Minneapolis
  • 19– Frey WH, Sota-Johnson D, Hoffman C, McCall JT (1981) Effect of stimulus on the chemical composition of human tears. Am J Ophthalmol 92:559–567PubMed
  • 20– Fullard RJ (1988) Identification of proteins in small tear volumes with and without size exclusion HPLC fractionation. Curr Eye Res 7:163–179PubMedCrossRef
  • 21– Fullard RJ, Snyder C (1990) Protein levels in nonstimulated and stimulated tears of normal human subjects. Invest Ophthalmol Vis Sci 31:1119–1126PubMed
  • 23– Gachon AM, Richard J, Dastugue B (1982) Human tears: normal protein pattern and individual protein determinations in adults. Curr Eye Res 2:301–308PubMedCrossRef
  • 27– Hastrup JL, Baker JG, Kraemer DL, Bornstein RF (1986) Crying and depression among older adults. Gerontologist 26:91–96PubMed
  • 28– Heiligenhaus A (2007) Anatomie und Physiologie der Tränendrüse. In: Messmer EM (Hrsg) Diagnose und Therapie des Trockenen Auges. UNI-MED, Bremen, S 13–18
  • 29– Holzberg N (2000) Ovid „Liebeskunst. Ars Amatoria“. Artemis & Winkler, Düsseldorf
  • 30– Horsten M, Becht M, Vingerhoets A (1997) Crying and menstrual cycle. Psychosom Med 59:102–103
  • 32– Kasar PA, Khadilkar VV, Tibrewala VN (2007) Allgrove syndrome. Indian J Pediatr 74:959–961PubMedCrossRef
  • 34– Kottler JA (1997) Die Sprache der Tränen. Diana, München
  • 36– ropiunigg U (2003) Indianer weinen nicht. Kösel, München
  • 37– Labott SM, Ahleman S, Wolever ME, Martin RB (1990) The physiological and psychological effects of the expression and inhibition of emotion. Behav Med 16:182–189PubMed
  • 40– Lutz T (2000) Tränen vergiessen. Über die Kunst zu weinen. Europa, Hamburg
  • 41– Martin😄, Brennan MC (1994) Serotonin in human tears. Eur J Ophthalmol 4:159–165PubMed
  • 42– Mathers WD, Lane JA, Zimmerman MB (1996) Tear film changes associated with normal aging. Cornea 15:229–234PubMedCrossRef
  • 43– McCoy FJ, Goodman RC (1979) The crocodile tear syndrome. Plast Reconstr Surg 63:58–62PubMed
  • 44– Miller MT, Stromland K, Ventura L (2008) Congenital aberrant tearing: a re-look. Trans Am Ophthalmol Soc 106:100–115PubMed
  • 46– Minn D, Christmann D, De Saint-Martin A et al (2002) Further clinical and sensorial delineation of Schinzel-Giedion syndrome: report of two cases. Am J Med Genet A 109:211–217CrossRef
  • 49– Mori H, Mori K (2007) A test of the passive facial feedback hypothesis: we feel sorry because we cry. Percept Mot Skills 105:1242–1244PubMedCrossRef
  • 53– Mutch JR (1944) The lacrimation reflex. Br J Ophthalmol 28:317–336PubMedCrossRef
  • 54– Parvizi J, Anderson SW, Martin CO et al (2001) Pathological laughter and crying: a link to the cerebellum. Brain 124:1708–1719PubMedCrossRef
  • 66– van Haeringen NJ, Glasius E (1976) The origin of some enzymes in tear fluid, determined by comparative investigation with two collection methods. Exp Eye Res 22:267–272CrossRef
  • 68– Vingerhoets AJ, Assies J, Poppelaars K (1992) Prolactin and weeping. Int J Psychoanal 39:81–82PubMed
  • 69– Vingerhoets AJ, Cornelius RR, van Heck GL, Becht ML (2000) Adult crying: A model and review of the literature. Rev Gen Psychol 4:354–377CrossRef
  • 70– Vucicevic-Boras V, Juras D, Gruden-Pokupec JS, Vidovic A (2003) Oral manifestations of triple A syndrome. Eur J Med Res 8:318–320PubMed
  • 72– Walter S, Behrens-Baumann W (2007) Zusammensetzung des Tränenfilms. In: Messmer EM (Hrsg) Diagnose und Therapie des Trockenen Auges. UNI-MED, Bremen, S 32–37

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Alzheimer’a karşı alınacak yedi basit önlem

Alzheimer, beyindeki sinir hücreleri üzerinde β-Amyloid plaklarının birikmesi ile ortaya çıkan, sebebi henüz bilinmeyen logove yıllar ilerledikce şiddeti giderek artan, şimdilik kesin tedavisi olmayan bir beyin hastalığıdır. Dünyada 35 milyon Alzheimer hastası olduğu tahmin ediliyor ve bu sayı her geçen gün dramatik bir şekilde artıyor. Yapılan istatistikler 2030 yılında 66 milyon, 2050 yılında ise 115 milyon Alzheimer hastası olacağını gösteriyor.

Türkiye’de yaklaşık 400 bin Alzheimer hastası olduğu söyleniyor olsada gerçek rakamın çok daha fazla olduğu tahmin ediliyor.

Alzheimer bir yaşlılık hastalığıdır

İstisnalar olsa da Alzheimerin öncelikle bir yaşlılık hastalığı olduğunu belirtmek gerekiyor. Hastalığın 70-75 yaşlarında görüleme sıklığı % 3-4 civarında iken yaş ilerledikce bu oran artmaktadır. 90’lı yaşlara gelindiğinde oran %30-35’e kadar çıkmaktadır.

Alzheimer henüz tedavi edilebilir bir hastalık değil ve tedaviye dönük yapılan çalışmalardan şu ana kadar pek memnun edici sonuçlar alınamadı. Hastalığın tedavisine dönük yapılan araştırmalar yoğun bir şekilde devam ederken bu çalışmalara paralel olarak koruyucu önlemler ile hastalığın ilerlemesini durdurmaya yönelik birçok araştırma da yapılıyor. Aşağıda Alzheimere karşı alınabilecek bazı basit önlemler ile bu konuda yapılmış bazı bilimsel çalışmalar bulunmaktadır.

Alzheimere karşı alınacak önlemler

Bu basit önlemleri başlıklar halinde çok kısaca şöyle özetleyebiliriz: Sağlıklı beslenme, düzenli fiziksel aktivite, beyin jimnastiği, sosyal ilişkileri canlı tutma ve risk faktörlerinden uzak durma.

 1. Alzheimer karşı Kahve

Düzenli kahve tüketenlerde Alzheimerin daha az görülmesi, dikkatleri kahve tüketimi ile Alzheimer arasında nasıl bir ilişki olduğuna yoğunlaştırdı ve yapılan tüm araştırmalardan elde edilen sonuçlar kahvenin, Alzheimer riskini düşürdüğünü gösteriyor. Bu konuda o kadar çok fazla araştırma var ki, burada hepsine yer vermek teknik olarak olanaksız olduğu için sadece üç araştırmaya kısaca değinilecek.

Hollanda’da yapılan bir araştırmada 1900 ile 1920 yılları arasında doğan 676 sağlıklı erkeğin zihinsel performansları 10 yıl 1boyunca periyodik olarak izlendi ve düzenli kahve tüketen katılımcıların zihinsel performanslarının kahve içmeyenlere göre daha iyi durumda olduğu tespit edildi.(1)

2014 yılında Alman ve Fransız araştırma grubunun yapmış olduğu bir başka araştırmada Alzheimer semptomları bulunan farelere düzenli olarak kafein verildi ve araştırma sonunda kafein tedavisi uygulanan farelerin beyininde Alzheimera sebep olan Tau Proteinleri ile Beta-Amiloid-plaklarının birikiminin engellendiği, hatta geriye dönük düzelmeler olduğu görüldü.

İsveç ve Finlandiyalı araştırma grubunun 1972, 1977,1982 ve 1987 yılları arasında 1.409 kişi ile yapmış olduğu başka bir araştırma ise günde üç ila beş fincan arası kahve içenlerde Alzheimer riskinin önemli ölçüde düşütüğü gösteriyor.(2)

Kafein ne yapıyor: Kafein, beyinde çeşitli Adenozin Reseptörlerini bloke ederek Adenosinlerin bu reseptörlere bağlanmasını engelliyor. Adonosinin serbest kalması ise sinir hücrelerinde iltihabi reaksiyonların oluşmasını engelliyerek Tau Proteini ve Beta-Amiloid-plaklarının sinir hücreleri üzerinde birikmesini engelliyor.

Sonuç olarak bu araştırma günde üç fincan kahve tüketiminin hafıza problemi ile vücutta inflamatuar Stres Reaksiyonlarını önleyerek Alzheimer riskini azalttığını gösteriyor.(3)3

2. Alzheimer karşı Meyve suyu ve Antioksidanlar

Oksidanlar, oksijen moleküllerine yüksek bağlanma yeteneği olan zararlı kimyasal bileşenlerdir. Vücuda alınan besinler, oksijenle birlikte yakılarak enerjiye dönüştürülür. Bu dönüşüm esnasında oksidan adı verilen ve damarlarda yapı bozuklukları ile erken yaşlanmaya ve bazı hastalıkların ortaya çıkmasında önemli rol oynayan zararlı moleküller ortaya çıkar. Antioksidanlar ise bu zararlı atıklarla mücadele eden onları etkisiz hale getirerek vücuttan atılmasını sağlayan yararlı kimyasallardır.

En çok bilinen antioksidanlardan biri de limon, portakal, mandalina gibi narinciye ürünlerinde bulunan C vitaminidir. Yukarıda bahsedildiği gibi antioksidanlar, serbest kalan radikalleri yakalayarak vücuttan dışarı atar, bu da beyin sağlığı için inanılmaz faydalı biyokimyasal bir reaksiyondur.

Yapılan araştırmalar sonucunda Alzheimer hastalarının kanında çok az miktarda antioksidan olduğunun ortaya çıkması, antioksidan içeren gıda tüketiminin Alzheimere karşı koruyucu bir önlem olabileceği fikrini oluşturdu. Yapılan araştırmalardan elde edilen sonuçlar da gerçekten bunu teyid eder nitelikteydi.

American Journal of Medicine dergisinin 9 eylül 2006 tarihli sayısında yayınlanan büyük bir epidemiyolojik çalışma, haftada üç porsiyon ve daha fazla meyve veya sebze suyu içenlerde Alzheimer hastalığına yakalanma riskinin % 76 daha düşük olduğunu gösteriyor.(4)4

Başlangıçta Alzheimer hastalığına karşı koruyucu etki yapan maddenin meyve ve sebzelerde bulunan ve antioksidan özelliği olan vitamin C, E ve B-karoten olduğu düşünülüyordu ama yapılan klinik çalışmalar bu hipotezi destekler nitelikte sonuçlar vermedi. Bu yüzden araştırmalar meyve sebzelerde bulunan başka bir antioksidana yoğunlaştı ve yapılan araştırmalar sonucunda bu antioksidan’ın Polifenol olduğu tespit edildi.

Ayrıca hayvanlarla yapılan testler Polifenollerin hayvanların ömrünü % 59 oranında uzattığı ve yaşa bağlı bilişsel kaybı engellediğini gösteriyor. Laboratuvarda hücre kültürleri ile yapılan bir başka araştırmada polifenollerin sinir hasarlarını önleyici etkisinin(nöroprotektif etki) vitaminlerden daha fazla olduğu bulundu.

Sonuç olarak haftada üç veya dört porsiyon meyve suyu içerek olası bir Alzheimer riskini düşürmenin mümkün olduğu söylenebilir.

3. Alzheimer karşı Deniz ürünleri: Balık ve Omega-3 Yağ Asitleri

Balık ve deniz ürünlerinde bulunan omega 3 yağ asitlerinin de Alzheimer riskini düşürmede olumlu etkisinin olduğu yapılan birçok araştırma ile teyid edildi.

Bordeaux Üniversitesinin 68 yaş ve üzeri sağlıklı 1674 kişi ile 7 yıl boyunca yaptığı ve 7. Mayıs 2002 tarihinde British5 Medical Journal dergisi yayınladığı büyük bir araştırmanın sonuçları haftada en az bir kez balık yiyenlerde Alzheimer riskinin üçte bir oranında düştüğü görüldü. (5)

Bu olumlu etki, balıkta bulunan omega-3 yağ asitlerinin damarları koruyarak beyinde iltihaplanma riskini azaltmasıdan kaynaklanıyor.

Ayrıca 1999 yılında aynı yönde yapılan başka bir araştırmadan da aşağı yukarı aynı doğrultuda sonuçlar elde edildi.(6)

Omega-3 bulunan deniz ürünleri nelerdir: Sardalya, somon, ton balığı, mersin balığı, pisi balığı, alabalık, midye ve uskumru omega 3 bakımından zengin deniz ürünleridir.

4. Alzheimer karşı Akdeniz Diyeti

Sebze ve balık ağırlıklı Akdeniz mutfağının lezzetli olmasının yanı sıra aynı zamanda Alzheimer karşı da koruyucu etkisi bulunmaktadır. Akdeniz mutfağının vazgeçilmezi olan zeytinyağı, sebzeler, domates, sarımsak, taze balık, ekmek ve kırmızı şarabın kalp-damar hastalıklarına karşı koruyucu etkisinin olduğu birçok araştırma ile zaten teyid edilmişti. Bu konuda yapılan çok yönlü araştırmalar bu besinlerin Alzheimere karşı da koruyucu etkisinin olduğunu ortaya çıkardı. Bu besinlerin Alzheimere karşı da koruyucu etkisi hayvansal yağlar ve proteinler bakımından fakir olmasından kaynaklanıyor olabilir !!!

Columbia Üniversitesinin yapmış olduğu bir araştırmada Akdeniz diyeti ile Alzheimer riski arasındaki ilişki ele alındı ve7 araştırma sonunda Akdeniz diyeti uygulanan deneklerin diyeti ne oranda uyguladığına bağlı olarak Alzheimer riskinin düştüğü veya yükseldiği görüldü. Başka bir ifade ile Akdeniz diyetini çok uygulayanlarda daha az, az uygulayanlarda ise daha fazla Alzheimer vakasına rastlandı. 2258 sağlıklı kişiyle ile başlayan bu araştırma 4 yıl devam etti ve 4. yılın sonunda araştırmaya katılanların 262 sinde Alzheimer görüldü.(7)

Araştırmanın sonuçları hastalığın ortaya çıkmasında açık bir şekilde beslenme alışkanlığının rol oynadığını gösteriyor.

Araştırmadan ortaya çıkan sonuçlar:

  • Düşük oranda Akdeniz diyetinin % 9-10 oranında,
  • Orta derece Akdeniz diyetinin % 15-21 oranında,
  • Yüksek derece Akdeniz diyetinin % 40 oranında Alzheimerdan koruduğu görüldü.

Sebep tam olarak bilinmese de Akdeniz diyetinin düşük kalorili olmasının Alzheimer riskini düşürmede etkili olduğunu düşündürüyor. Çünkü düşük kalorili gıdaların beyin ve vücudu zinde tuttuğu biliniyor. Ayrıca yapılan başka bir araştırma az yemek, yani vücuda yüksek kalori almaktan sakınmak SIR2 enzimini aktif hale getirerek DNA ların ömrünü uzattığını, bunun da yaşlanmaya bağlı nörodejenerasyonu geciktirdiğini gösteriyor. Yani düşük kalori yaşlanmayı yavaşlatarak yaşlılığa bağlı beyin hücre ölümlerini geciktiriyor(8)8

Sonuç: Alzheimer’a karşı diyet iyi, Akdeniz diyeti daha da iyi.

5. Alzheimer karşı Şarap ve Siyah Çikolata

Kırmızı şarap ve siyah çikolata içerisinde bulunan ve antioksidan özelliği olan Resveratrol bilişsel gerilemeyi geciktiryor.

Georgetown Üniversitesi Tıp fakültesi tarafından orta ve hafif Alzheimer hastası 119 erkek ve kadın ile bir araştırma yapıldı. Araştırmada hastaların bir kısmına her gün 1000 mg resveratrol diğer kısmına ise plasebo ilaç yani etken maddesi olmayan yalancı ilaç verildi. Hastaların bir yıl sonra yapılan muayenelerinde plasebo ilaç verilen deneklerin hastalığının normal seyrinde ilerlerlediği görülürken, Resveratrol verilen hastaların durumunda bir değişiklik olmadığı yani hastalığın ilerlemediği tespit edildi. Başka bir ifade Resveratrol‘ün hastalığın ilerlemesini durdurduğu söylenebilir. (9)

365.000 kişi ile 7 yıl boyunca yapılan ve The Journal Neuropsychiatric Disease and Treatment dergisinde yayınlanan başka bir araştırmanın sonuçları ise aşırıya kaçmamak kaydıyla günde 15 gr alkol 10(0.3ml biraya eşdeğer) tüketmenin zihinsel gerilemeyi % 23 azalttığını gösteriyor.

Dikkatlice söylemek gerekirse, az miktarda alkolün bir şekilde beyin hücrelerine iyi geldiği söylenebilir !!! (10)

6. Alzheimer karşı Spor

Hiç kuşkusuz spor yaşam kalitesini artıran, fiziksel performansı yükselten evrensel kültürün vazgeçilmez bir parçasıdır. Spor, düzenli yapıldığı takdirde fiziksel performansı yükseltmesinin yanı sıra beynin fit kalmasını da sağalayan bir aktivitedir. Yapılan çalışmalar uzun yıllar spor yapan yaşlıların beyninin bilinçli düşünmeden sorumlu bölgesinin(frontal korteks) hiç spor yapmamış yaşıtlarına göre çok daha iyi bir durumda olduğunu gösteriyor.

Uzmanlar, özellikle zihinsel bozulma riski altında olan yaşlı kişilerin yaşına uygun spor yaparak bu riski azaltabiliceğini belirtiyorlar. Araştırmalar genetik olarak Alzheimer riski taşıyanların bile sporla bu riski düşürebileceğini hatta ortadan kaldırabileceğini gösteriyor.

Alzheimer karşı hangi spor daha iyi: Yüzme, yürüyüş, bisiklet veya bir başka spor dalı farketmiyor. Kişi kendine uygun bir spor dalını seçip onu yapabilir. Önemli olan, hareket edilmesi ama daha da önemli olan sporun düzenli yapılması ve bir11 yaşam biçimine dönüştürülmesi.

Ne kadar spor yapılma: Haftada toplam en az 3 saat spor yapmak gerekiyor. Örneğin her gün yarım saat orta tempoda yürüyüş, bisiklet sürme ya da yüzme en ideal olanı.

Sporun Alzheimera neden iyi geldiği tam olarak bilinmese de sporla beyne daha fazla kanın gitmesinin etkili olduğu tahmin ediliyor.(11)

Sonuç olarak, “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” atasözünü akıldan çıkarmamak gerek.

7. Alzheimer karşı Beyin jimnastiği

Beyin, tembelliği ve monotonluğu sevmez. Tıpkı vücudumuzu çalıştırmak için yaptığımız egzersizler gibi sürekli okuyarak, problemler çözerek, yeni stratejiler geliştirerek beyin hücrelerinin çalışmaşını teşvik etmemiz gerekiyor. Beyin ne kadar farklı konularla meşgul olursa o kadar çok beyin hücresi aktif hale geçerek beynin fit kalması sağlanmış olur.

Hepsi efektif(verimli) olmamakla birlikte yüzlerce hatta binlerce beyin jimnastiği yöntemi bulunmaktadır. Bulmaca çözmek(pek verimli degil), matematik problemi çözmek, yabancı dil konuşmak, yeni bir yabancı dil öğrenmek, hatta satranç oynamak bile bir beyin jimnastiğidir.

Beyin jimnastiğinin Alzheimer’ın ilerlemesini yavaşlattığını gösteren birçok araştırma bulunmakta.

Bu araştırmalardan birkaç örnek:

  • Kelime oyunları, bulmaca ve pratik faaliyetler: Bangor üniversitesi tarafından 718 demans hastası ile 12yapılan ve The Cochrane Library dergisinde yayınlanan 15 farklı araştırma, günde 45 dakikalık beyin jimnastiği, örneğin kelime oyunu, bulmaca çözme, tarife göre pasta yapmak, bahçede çalışmak gibi aktivitelerin, hastaların bilişsel yeteneklerini şaşırtıcı bir şekilde arttırdığını gösteriyor. (12)
  • Yabancı dil öğrenmek: Toronto York Üniversitesinin yapmış olduğu bir başka araştırma ise, iki lisan konuşan veya iki lisanlı büyüyenlerde, sadece ana dilini konuşanlara göre daha az Alzheimer görüldüğünü gösteriyor. Araştırma ayrıca iki lisan konuşanlarda görülen Alzheimer vakalarının tek dilli yaşıtlarına göre 5 yıl sonra başladığını gösteriyor.

Sebep: İki dil beynin sürekli aktif olmasını sağlıyor. Beynin konuşuma esnasında kelimelerin otomatik olarak ikinci bir dile formüle ediliyor olması beynin sürekli yeni bağlatılar kurarak meşgul olmasına sebep oluyor. Bu da doğal olarak beynin sürekli fit kalmasına sebep oluyor. (13)


Alzheimer ile ilgili hazırlanmış diğer yazılar


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. Coffee consumption is inversely associated with cognitive decline in elderly European men: the FINE Study.
  2. Midlife Coffee and Tea Drinking and the Risk of Late-Life Dementia: A Population-Based CAIDE Study
  3. Beneficial effects of caffeine in a transgenic model of Alzheimer’s disease-like tau pathology
  4. Fruit and Vegetable Juices and Alzheimer’s Disease: The Kame Project
  5. Fish, meat, and risk of dementia: cohort study
  6. Association of Seafood Consumption, Brain Mercury Level, and APOE ε4 Status With Brain Neuropathology in Older Adults
  7. Mediterranean Diet and Risk for Alzheimer’s Disease
  8. A Dietary Regimen of Caloric Restriction or Pharmacological Activation of SIRT1 to Delay the Onset of Neurodegeneration
  9. A randomized, double-blind, placebo-controlled trial of resveratrol for Alzheimer disease
  10. Moderate alcohol consumption and cognitive risk.
  11. The Association Between Midlife Cardiorespiratory Fitness Levels and Later-Life Dementia: A Cohort Study
  12. Cognitive stimulation to improve cognitive functioning in people with dementia
  13. Delaying the onset of Alzheimer disease

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Kronik Yorgunluğa neden olan 60 “Metabolik Atık Maddenin” farklı olduğu keşfedildi

Akşamları erken yatmanıza ve yeterli uyuduğunuzu düşünmenize rağmen sabahları çok yorgun kalkıyor ve gün boyu kendinizi yorgun mu hissediyorsunuz? Eğer bu durum altı aydan daha uzun bir süreden beri devam ediyorsa muhtemelen sizde “Kronik Yorgunluk Sendromu” vardır.

Kronik yorgunluk sendromunun semptomları diğer bazı hastalıklara benzediği için tecrübeli bir doktorun bile hastalığa teşhis koyması bazen uzun zaman alabiliyor.

Son yıllarda Kronik Yorgunluk Sendromu(KYS) konusunda birçok kapsamlı araştırma yapıldı ve yapılan bu çalışmalar sonucunda hastalığın değişik semptomlarının olduğu tespit edildi.Unbenannt-3

Tespit edilen bu semptomlardan bazıları özetle şöyle:

  • Kronik Yorgunluk Sendromu hastalarının beyninin 3 değişik bölgesinde çeşitli anomaliler bulundu (1).
  • Bağışıklık sisteminin sebebi henüz bilinmeyen nedenle alarma geçerek Interferon gamma adındaki bir proteini aktif hale getirdiği bulundu (2).
  • Bağırsak florasında daha az mikroorganizmanın bulunması ve var olan mikroorganizmaların da normalden daha az hareketli olduğu bulundu (3).

Bu semptomların birbirinden bağımsız olarak mı yoksa birlikte mi hastalığa sebep oluduğu şimdilik belinmiyor.

60 metabolik atık maddede (Metabolit) anormallik olduğu tespit edildi

Kaliforniya Üniversitesi tarafından yapılan bu araştırmada ise Kronik Yorgunluk Sendromu hastalarının metabolizmalarında normal insanlardan farklı olarak 20 Metabolik Yol (Methabolic pathway)* ile 60 farklı Metabolik atık madde (Metabolit)** olduğu ve bu farklılıkların vücudun tüm metabolizmasını olumsuz etkileyerek Kronik Yorgunluk Sendromuna yol açtığı bulundu.

Robert Naviaux ve arkadaşları, 84 kadın ve erkekle yapmış olduğu bu kapsamlı araştırma, Kronik Yorgunluk Sendromu rahatsızlığı bulunan kişilerin kanlarındaki atık maddelerin sağlıklı kişilerin kanındaki atık maddelerden farklı olduğunu gösteriyor.

Konuyla ilgili açıklama yapan Naviaux, Kronik Yorgunluk Sendromu hastalarında 60 metabolik atık maddenin konsantrasyonunun da sağlıklı insanlara göre % 80 oranında daha az olduğu ve ayrıca bu atık maddelerin oluşumunda rol oynayan metabolik süreçlerin 20 tanesinde de anormallik olduğunu belirtti.

Teşhiste % 90 dan fazla isabet oranıOhne Titel 2

Kronik Yorgunluk Sendromuna sebep olan bu 60 Metabolik Anomalinin varlığı tespit edildikten sonra çalışmalar 60 Anomaliyi teşhis etmeye yoğunlaştı. Yapılan başarılı çalışmalar sonrası erkekler için 8, kadınlar için 13 Biomarker geliştirildi ve geliştirilen bu Biomarker setleri 60 Metabolik Anomaliyi % 90 oranında bir doğrulukla teşhis etti.

Sonuç

Yeni tedavi imkanı: Bu çalışma Kronik Yorgunluk Sendromunun biyolojisini anlamamız açısından önem teşkil ediyor. Konu ile ilgili yapılan açıklamada, teşhiste kullanılan bu Biomarker lerin aynı zamanda tedavide de kullanılmasının mümkün olduğu ve bunun da yeni tedavi imkanlarının geliştirilmesine yol açacağı belirtiliyor.


 Ekler

  • Metobolik yol (Methabolic pathway)*: Canlı hücrelerde, bir molekülü diğer bir moleküle dönüştüren bir sıra enzimle oksijenlenen biyokimyasal tepkime zinciri.
  • Metabolit (Metabolite)**: Herhangi bir maddenin doku ve organlarda yıkımı sonucu oluşan madde, yıkım ürünü, metabolizma artığı.

Kış uykusu metabolizmasında KYS benzeri bir durum

Metabolik atıkların azalması, metabolik aktivitenin azalması ile ortaya çıkan bir durumdur. Ayı, yılan ve bazı kemirgenler kış aylarının olumsuz hava koşullarında hayatta kalabilmek için metabolik aktivitelerini düşürerek kış uykusuna yatarlar. Bu durum hayvanlarda hayatta kalmaya yönelik bir adaptasyonken, Kronik Yorgunluk Sendromu hastaları için acı ve yaşamı kısıtlayıcı bir engel teşkil etmekte.

  • Bazı Metabolit isimleri: Hücre zarının yapısında bulunan fosfolipitler ve Sphingo Lipidler ve yıkım ürünü olan FAD/Riboflavin, P5C/Arg, Adenozin ve Ürik Asit, Purines
  • Bazı metabolik süreç isimleri: Serine, 1-carbon metabolism, SAM, SAH, methionine, glutathione, Very long chain fatty acid oxidation, Propiogenic amino acids, Threonine metabolism.

Kronik Yorgunluk Sendromu hakkında hazırlanmış diğer makale: 


Mehmet Saltürk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

Metabolic features of chronic fatigue syndrome

doi: 10.1073/pnas.1607571113

pnas

  1. http://pubs.rsna.org/doi/abs/10.1148/radiol.14141079
  2. http://advances.sciencemag.org/content/1/1/e1400121
  3. http://microbiomejournal.biomedcentral.com/articles/10.1186/s40168-016-0171-4#Abs1

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Güzel kadınlar hakkında bilinmeyen 5 gerçek

Kadın güzelliği binlerce yıldır ilginin odağı oldu hep. Bu öyle etkileyici konu ki, yüzyıllardır masalların efsanelerin, hikayelerin ortak teması , uğruna yollar aşıldı, dağlar delindi…

Böylesine popüler bir konuya bilimin ilgisiz kalması elbetteki düşünülemezdi. Asıl konuya girmeden önce, Bilim güzellik için ne diyor, Güzelliğin matematiksel ölçüleri nelerdir gibi ilginç birkaç konuya kısaca göz atalım.

Darwin, 1850 li yıllarda çok kısa da olsa güzellikle evrim arasında bir bağlantının olduğuna değinmiş ve güzelliğin üremenin itici gücü olduğuna dikkat çekmişti. Şimdilerde ise evrim biyologlarının yeni teorisi: Güzellik Sağlıktır. (Güzellik-Sağlık konusu başlı başına başka bir konu olduğu için bu konuya şimdilik değilmeyecek.)

Kadının güzelliği konusunda yapılmış o kadar fazla bilimsel çalışma ve bu çalışmalardan ortaya çıkmış o kadar çok parametre var ki, sırası gelmişken güzelliğin ölçüsü olarak kabul edilen bu parametrelerden birkaç tanesine göz atmadan geçemiyelim.

Kadında ideal güzellik nedir – Güzelliğin Geometrisi

Konuya sıradan ama bir o kadar da yetersiz bir tanımlama ile girelim. „Bir kadın ne kadar kadınsı görünüyorsa o kadar güzeldir.“ Bu tanım hem soyut olması, hem de güzellik gibi oldukça karmaşık ama bir o kadar da somut gerçeği tarif etmekte yetersiz kalıyor. Oysa şimdiye kadar yapılan birçok bilimsel çalışmada kadının güzelliği matematiksel olarak çok ayrıntılı bir şekilde ortaya kondu ve bu ayrıntılara her gün yenileri ekleniyor. Aslında bu ayrıntılara dikkatle bakıldığında yerinde tespitler olduğu görülmektedir.

Nedir bu ayrıntılar: Kadın güzelliğinin en vazgeçilmez parametresi kusursuz yüz ve vücut simetrisi ile orantısıdır (proporsiyon). Simetri derken, gerek yüzün gerekse vücudun iki yarısının düşey düzlemde aynasal simetrisi kast edilmektedir. Proporsiyon da en az simetri kadar önemli başka bir parametredir. link

Birkaç örnek vermek gerekirse;

  • Göz ve ağız arasındaki mesafenin, toplam yüz uzunluğunun % 36 sına eşit olmalısı,
  • Her iki gözün arasındaki mesafenin yüz genişliğinin % 46 civarında olması,
  • Dudakların buruna olan açısının 90 ile 110 derece arası olması, link
  • İki dudağın birleşme eksenin üst dudağa olan açısının 20, alt dudağa olan açısının 30 derece olması gibi… link

Bu sayılan özellikler yüzlerce parametreden sadece bir kaçını oluşturuyor… Ayrıca herkesin bildiği gibi büyük gözler, dolgun dudaklar, yüksek alın, bakımlı cilt, düz ve parlak saçlar güzel bir kadında olması gereken önemli özelliklerden bazılarını oluşturuyor.

Kadında güzelliğin avantajları ve dezavantajları

Erkeklerin, hangi yaşta, hangi kültürde olursa olsun, ister 18 ister 65 inde, güzel bir kadına bakıp hiçbir şey hissetmemesi neredeyse imkansız gibi bir şeydir. (Ahlaki değerler, toplumsal kurallar bu ilgiyi sadece perdeler. O kadar…)

Güzel bir kadın olmak, erkeklerin ilgi odağı olmak elbetteki o kadını mutlu eder. Peki güzel bir kadın olmanın veya güzel bir kadın ile evli veya birlikte yaşamanın veya aynı işyerinde birlikte çalışmanın avantajları veya dezavantajları var mıdır? Aşağıda bu konu hakkında yapılmış enteresan 5 bilimsel çalışma bulunmaktadır.

1- Güzel kadınlar erkeklerin dikkatini dağıtıyor

İndiana Üniversitesi’nden Maria Grabe ve Leila Samson’un Ağustos 2011 tarihinde 390 erkek ve kadınla yapmış olduğu bir araştırma, güzel bir kadının erkeklerin dikkatini dağıtmaya yettiğini gösteriyor.1

Araştımaya katılan deneklere, çok güzel bir haber spikerinin okuduğu haberler dinletiliyor ve ardından spikerin makyajı, giydiği elbise, taktığı aksesuarlar ve spikerin fiziksel detayları soruluyor.

Özellikle erkek deneklerin güzel spikerin, giydiği ceketi, dar eteği, kırmızı ruju ve hemen hemen tüm fiziksel detayları hatırlarken spikerin okuduğu habere pek dikkat etmedikleri tespit edildi

Bu araştırma, baş döndürücü bir güzelliğin erkeklerin birçok şeye konsantre olmasını engellediğini göstermesi açısından önemli (1)

2- Güzel kadınlar erkekleri risk almaya zorluyor2.1

Bu konuda Stockholm Üniversitesi’nden Patrik Gränsmark ve arkadaşlarının 626 erkek profesyonel satranç oyuncusu ile yapmış olduğu ilginç bir araştırma var. Araştırmada, erkek oyuncuların çok güzel kadın rakipleri ile yapmış olduğu müsabakalarda, riskli açılışlar, riskli stratejiler ve hiç gerek yokken çok riskli hamleler, yaptıkları tespit edildi.

Not: Erkeklerin güzel kadın rakipleri karşısında risk almasının sebebinin testosteron seviyesinin yükselmesinden kaynaklanabileceği tahmin ediliyor. (2)

3- Güzel kadınlar erkekleri aptallaştırıyor3

Her ne kadar bu başlık biraz abartılı görünse de, bu konuda yapılan araştırmalar bu abartının hiç de haksız olmadığını gösteriyor.

Hollanda sosyal psikolog Johan Karremans ve ekibinin farklı erkeklerle yapmış olduğu „Kısa süreli hafıza“, „Hızlı karar verme“, ve „Çözüm üretme“ gibi konularda iki kez tekrarladığı araştırma, erkeklerin çekici bayanlar karşısında her seferinde performanslarının düştüğünü hatta adeta aptallaştığını gösteriyor.(3)

4- Güzel kadın mutlu bir evliliğin güvencesi

Güzel kadın gerçekten mutlu bir evliliğin güvencesi olabilir mi. Bu konu her ne kadar tartışmaya açık olsa da bu araştırma mutlu bir evlilik için kadın güzelliğinin, erkek yakışıklılığından daha önemli olduğunu gösteriyor.4

Tennessee Üniversitesi’nden James McNulty ile Toledo Üniversitesi’nden Lisa A. Neff’in ortaklaşa gerçekleştirdiği bu çalışma üç ay ve üç aydan daha kısa süre önce evlenmiş 82 çiftin birlikte geçirdikleri süreler video kaydı alınarak yapıldı.

Araştırmaya başlamadan önce 6 araştırma görevlisi araştırmaya katılan kadın ve erkek katılımcıların çekiciliklerini derecelendirdi ve ardından erkek katılımcılara mutlu olup olmadıkları soruldu. Sonuç olarak kadınların çekicilik derecesi ne kadar yüksekse eşlerinin mutluluk derecesinin de o kadar yüksek olduğu tespit edildi.

Ayrıca video kayıtları incelendikten sonra tespit edilen başka bir konu da, çekicilik derecesi yüksek olan kadınlarla evli olan erkeklerin eşleri ile birlikte geçirdikleri zamanın daha fazla, iletişimlerinin ise daha yoğun olduğu görüldü..

İlginç olan başka bir tespit de, çekicilik derecesi eşine göre daha yüksek olan erkeklerin eşleri ile beraber geçirdiği sürenin hem daha az, hem de iletişimlerinin daha az olması.(4)

5- Güzel kadınlar iş konusunda dezavantajlı5

Tahmin edilenin aksine iş bulma konusunda güzel kadınlar daha az şansa sahipler.

Bu araştırma için İsrail Ben-Gurion Üniversitesi’nden Bradley Ruffle ve ekibi dördü fotoğraflı, ikisi fotoğrafsız olmak üzere altı hayali iş başvurusu dilekcesi hazırlayıp 2600 iş ilanına 5600 dilekce gönderdiler. Bradley Ruffle ve ekibinin Temmuz 2008 ve Ocak 2010 tarihleri arasında yaptığı bu araştırmada dilekceler için kullanılan fotoğraflar bayanların güzelliklerine göre derecelendirildi.

Sonuç: Yazılan dilekcelerin % 14,5 ne görüşme için talep geldi ve en az görüşme talebinin en güzel bayanlara geldiği tesbit edildi.(5)


Güzellik konusunda daha önce yazılmış makaleler 

Mehmet Saltürk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynak

  1. Sexual Cues Emanating From the Anchorette Chair: Implications for Perceived Professionalism, Fitness for Beat, and Memory for News http://crx.sagepub.com/content/38/4/471
  2. Beauty Queens and Battling Knights: Risk Taking and Attractiveness in Chess http://ftp.iza.org/dp5314.pdf
  3. Interacting with women can impair men’s cognitive functioning http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0022103109001164
  4. Beyond Initial Attraction: Physical Attractiveness in Newlywed Marriage http://web.knoxnews.com/pdf/040208marriage-attractivenessstudy.pdf
  5. Are Good-Looking People More Employable? http://papers.ssrn.com/sol3/papers.cfm?abstract_id=1705244

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.