Korona: Bir mutasyonun zafere yürüyüşü

Virüslerin zaman içerisinde mutasyona uğraması olağan görülen bir durumdur ve bu durum SARS-CoV-2 korona virüsü için de geçerlidir. Mutasyona uğramış bir virüs başarılı bir şekilde belirli bir sınır sayıya ulaşabilirse birkaç hafta içinde baskın form haline gelmesi mümkündür.

Aşağıda SARS-CoV-2 virüsünün G614 varyantının küresel salgının en yaygın biçimi haline gelmesini okuyacaksınız.

Virüsün G614-varyantı

SARS-CoV-2 virüsü, salgına dönüşen yolculuğuna ilk olarak orijinal varyantı D614 formu ile başladı ve salgın sırasında virüs genomu birçok noktasında mutasyon geçirdi. Bu mutasyonların birçoğu salgının genel durumunu değiştirmezken bazılarının salgında belirleyici olduğu tahmin ediliyor. Örneğin G614 formunun ortaya çıkmasına sebep olan mutasyon da bunlardan biri.

Bir mutasyonun zafere yürüyüşü

Virüsün mutasyona uğraması ile ortaya çıkan yeni form, ya da bilimsel adıyla G614-varyantı kısa sürede popülasyon içerisinde hızla yayıldı ve neredeyse orijinal formu D614‘in yerini alarak küresel salgının en yaygın biçimi haline dönüştü. Bugün dünya genelinde enfekte olmuş tüm insanların neredeyse yüzde 80’i virüsün bu yeni formu G614’ü taşıyor.

Mutasyonun Çin’den Almanya’ya oradan Avrupa ve Dünyaya yolculuğu

Bugün G614 formunun ortaya çıkmasına sebep olan mutasyonun ilk olarak nereden ve ne zaman başladığını artık biliyoruz.

Yeni formun başarılı bir şekilde yayıldığına dair ilk belirtiler Nisan 2020’de görülmeye başladı. Şu an için eldeki bilgiler ilk mutasyonun Ocak sonunda Çin’de ve hemen sonrasında Almanya’da ortaya çıktığını işaret ediyor.

Aslında virüsün bu yeni formunun ortaya çıkmasında rol oynayan tanımlanmış dört RNA mutasyonu var. Bu mutasyonlardan üçü Çin’de yaşayan bir hastada oluştu ve hemen ardından bu mutasyonlar avrupa’ya taşındı. Avrupa’ya taşınan üç mutasyon burada meydana gelen dördüncü bir mutasyonla ile optimize edilerek Spike proteinde* değişiklik oluşturdu. Dört mutasyonun hepsine birden sahip olan ilk virüs varyantı 20 Şubat’ta İtalya’da tespit edildi ve birkaç gün içinde Avrupa’da birçok ülkeye yayıldı.

Virüsün bu başarısının sırrı ne?

G614 mutant virüs ile enfekte olmuş kişilerde en dikkat çeken özelliklerden biri bu hastalarda viral yükün çok fazla olmasıydı. İlk başlarda yüksek viral yük ile mutasyon ve hastalığın şiddeti ve de seyri arasında anlamlı bir bağlantı bulunamamıştı. Ayrıca G614 mutant virüs ile enfekte olmuş ve daha sonra iyileşmiş hastalardan alınan antikorlar ile yapılan çalışmalarda da vücudun mutant virüs ve orjinal virüs ile savaşının aynı şiddette olduğu bulunmuştu. Yani yapılan antikor analizlerinden de işe yarar bir bilgiye ulaşılamamıştı.

Peki G614 varyantının baskın bir form olmasını sağlayan ve mutant virüsü bu kadar başarılı yapan nedir? Nasıl oluyor da bu mutant virüs kısa bir sürede dünya çapında baskın bir form oluyor ?

G614 varyantının yayılması ve olası sonuçları hakkında artık bugün elimizde yeni bilgiler var. Bu konuda Amerika ve İngiltere’de yapılan araştırmalar bize bazı ipuçları veriyor.

Bu araştırmalardan ortaya çıkan sonuçlar G614’ün başarısının sırrının yüksek bulaşıcılıkta yattığını gösteriyor. Bulaşıcılık öyle yüksek ki, 1 Mart 2020’den önce dünya çapında tüm SARS-CoV-2 vakalarının %10’u, mart ayı sonunda % 67’si, mayıs ayı ortalarında ise % 78’i G614 varyantı kaynaklı.

İngiltere ve Amerika’da yapılan araştırma

  • 1. Araştırma: İngiltere/Sheffield: 999 Covid-19 hastasından alınan virüs genomları analiz edildi ve analiz sonunda dikkat çekici bir mutasyonun keşfedildi. Keşfedilen bu mutasyon, Spike proteinin amino asit diziliminde Asparagin ile Glisin‘in yer değiştirmesine sebep oluyor. Mutasyon nedeniyle Spike proteinin yapısında meydana gelen bu değişiklik muhtemelen virüsün hücreye yapışmasını kolaylaştırarak çok kısa sürede çok fazla virüsün vücuda girmesine sebep oluyor. Bu da vücutta viral yükün artmasına sebep oluyor. (Not: Keşfedilen bu mutasyon fonksiyonel bir mutasyon olduğu ve orjinal virüsten farklı davrandığı için virüsün G614-Varyantı olarak adlandırıldı.)
  • 2. Araştırma: Amerikada La Jolla İmmünoloji Enstitüsü ve Duke Üniversitesi tarafından yapılan laboratuvar çalışmalarında da bu konuda önemli bilgilere ulaşıldı. Laboratuvarda hücre kültürleri virüsün orijinal formu D614 ve mutant formu G614 ile enfekte edildi ve sonuç olarak G614 mutant virüsün, D614 orijinal virüse göre üç ila altı kat daha fazla bulaşıcı olduğu bulundu.

Sonuç

Virüsün G614 formu orijinal formu D614 den daha bulaşıcı. Bunun sebebi muhtemelen mutasyon nedeni ile spike proteinin yapısının değişmesi. Ama spike proteinin ne kadar güçlü değiştirdiğine dair henüz elimizde çok anlamlı bilgiler yok. Ayrıca her ne kadar laboratuvar sonuçları bulaşıcılığın yeni formda daha fazla olduğunu gösterse ve bu durum klinik gözlemler ile desteklese de söz konusu mutasyonun salgının genel durumunu kötüleştirdiğini söylemek için erken. Bu konuda kesin bir şey söylemek için daha geniş araştırmalara ihtiyaç var.

Aşı çalışmalarını etkiler mi? : Virüsün D614 formundan G614 formuna geçmesinin aşı çalışmalarını olumsuz etkilemesi ve hastalarda bireysel süreçlerin daha kötüye gitmesi beklenmiyor.

Spike proteini*: Virüslerin yüzeyinde bulunan ve konakçı hücredeki reseptöre yapışarak, enfeksiyonu başlatan bir yapı. Korona virüsteki Spike proteinler insanda solunum yolundaki bulunan ACE2 reseptörü ile etkileşime geçerek enfeksiyonun başlamasına sebep olur.


Korona hakkında hazırlanmış diğer makaleler


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynak

Tracking changes in SARS-CoV-2 Spike: evidence that D614G increases infectivity of the COVID-19 virus

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Korona: Aşı çalışmalarında ilk gelişmeler

Herhangi bir bulaşıcı hastalığa karşı aşı geliştirmek genellikle uzun yıllar alan bir süreçtir. SARS-CoV-2’ye karşı aşının bir an önce geliştirilmesi ve birkaç ay içinde hazır olması gerekiyor. Zira bu konudaki tüm veriler Koronavirüsün yayılmasının ancak tüm popülasyonun aşılanması durumunda durdurulabileceğini gösteriyor.

Birçok araştırma grubu ve şirket korona salgınını durdurabilmek için eşi benzeri görülmemiş bir hızda aşı geliştirme arayışı içindeler. Araştırma grupları şu anda aşı üretmek için kullanılabilecek hemen hemen tüm varyantlar üzerinde çalışmaktadırlar.

Bir aşının etkinliği bağışıklık sisteminde yeterli miktarda nötralize edici antikor üretmesi ile orantılıdır. Sadece bu antikorlar virüsün hücreye girmesini ve çoğalmasını önleyebilir. Buna ek olarak bağışıklık sisteminde yer alan ve virüsleri yok etme özelliğine sahip olan Katil hücrelerin de aktive edilmesi şarttır.

mRNA-Aşısı

mRNA aşısı en hızlı sonuç alınabilecek aşılardan biri olma özelliğine sahiptir. Bu yüzden mRNA aşı çalışmaları oldukça ilgi görüyor.

mRNA’lar(Haberci RNA), SARS-CoV-2’nin hayatta kalmasını sağlayan talimatların toplamını içerir. Bu talimatlar arasında virüsün akciğerlere tutunmasını sağlayan Spike Proteinlerin (S proteini) yapım talimatı da bulunmakta.

mRNA aşısında, sadece Spike Proteinleri oluşturacak olan kısmın talimatı bulunmaktadır. Aşı vücuda verildiğinde, sadece spike proteinleri üretilerek bağışıklık sisteminin sanki vücuda virüs girmiş gibi antikor üretmesi amaçlanmaktadır.

Bu çalışma ile ilgili ilk ara sonuçlar: ABD’li şirket Moderna’nın, Mart 2020’den itibaren ABD’de 45 katılımcıya farklı dozlarda mRNA-1273 aşısı vererek gerçekleştirdiği Faz I klinik çalışmasının sonuçları umut verici. Moderna’nın bildirdiğine göre aşılar yapıldıktan iki hafta sonra tüm deneklerde virüse karşı ilk antikorlar oluştu. Sekiz katılımcıda yaklaşık beş hafta sonra virüsü nötrleştirici miktarda antikor konsantrasyonu oluştuğu ölçüldü. (Ölçülen bu miktar, Covid 19 hastasını iyileştirecek düzeyde.)

mRNA-1273 deneklere en düşük doz olan 25 mikrogram olarak verildi. Bu miktar doğal bir enfeksiyonun büyüklüğüne benzer bağışıklık yanıtı oluşturdu. Ama bu miktarın gerçek bir SARS-CoV-2 enfeksiyona karşı gerçekten korumaya yeterli olup olmadığı hâlâ net değil.

Her şeyden önce, mRNA-1273 daha fazla denek ile Faz II ve Faz III çalışmalarının yapılması gerek. Moderna, Faz III‘ün çalışmalarını Temmuz 2020’de başlatmayı planlıyor.

DNA aşısı

Bu aşının mRNA aşısından farkı Spike Proteinleri (S proteini) oluşturacak olan kısmın talimatı mRNA yerine DNA da yazılı olması.

ABD-İsrail araştırma ekibinin geliştirdiği gen bazlı bu aşının güncel sonuçları Science dergisinde yayınlandı. Yayında, DNA aşısının Rhesus maymunlarını (Macaca mulatta) Covid-19’a karşı etkili bir şekilde koruduğu belirtiliyor. Rhesus maymunlarına önce üç hafta içinde üç doz aşı yapıldı. Ardından maymunlar burun ve bronşlardan yüksek dozda SARS-CoV-2 virüsü verilerek enfekte edildi.

Sonuç: Aşılanmamış kontrol grubundaki maymunların aksine, aşılanan maymunlarda Covid-19 hastalığı ortaya çıkmadı. Harvard Üniversitesi tarafından yapılan açıklamada, maymunların akciğerler ve solunum yollarında viral yükün önemli ölçüde az olduğu ve tıpkı iyileşen Covid 19 hastalarında olduğu gibi aşılanan maymunlarda da yüksek düzeyde nötrleştirici antikorların oluştuğu bildirildi.

Not: İnsanlarda ilk çalışmanın ne zaman yapılacağı henüz belli değil.

Ölü Aşı

Aktif bağışıklama elde etmenin en eski ve en basit yolu Ölü Aşı kullanmaktır. Bunun için İnaktive edilmiş virüsler kullanılır. Bu aşılarda vücut inaktive edilmiş virüsü canlı virüs gibi algılayarak antikor oluşturur.

Üç Çinli araştırma ekibi maymunlar üzerinde Ölü Aşı’yı test ettiler

Ekiplerden biri, Mayıs başında maymunlar üzerinde yapmış olduğu başarılı Ölü Aşı testinin sonuçlarını yayınladı. Yayında, Covid hastalarından izole edilmiş ve hücre kültürlerinde büyütülmüş üç doz öldürülmüş SARS-CoV-2 virüsün Rhesus maymunlarına verildiği ve maymunların hastalanmadıkları, virüsün akciğerlerde çoğalmadığı buna karşın vücudun yüksek miktarda antikor geliştirdiği rapor edildi.

İkinci ekip Ölü Aşı adayı olan “PiCoVacc‘in” FAZ I çalışmasına Nisan ortasında Çin’de başlandı. Benzer şekilde üretilen üçüncü bir aşının Faz II testine Nisan sonunda Wuhan’da başlandı.

Taşıyıcı Virüs Aşısı

SARS-CoV-2 virüsüne karşı başka bir aşı varyantı da umut verici sonuçlar verdi. Bu aşı varyantı aslında pek yabancı olmadığımız bir aşı türü. Bu aşılarda kullanılan teknik, zararlı virüse ait DNA parçasının zararsız başka bir virüse sokularak vücuda verilmesi prensibine dayanmaktadır. Bu teknik daha önce Ebola ve Tüberküloza karşı geliştirilen aşılarda başarı ile kullanılmıştı.

Oxford Üniversitesi ve ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri’nden (NIH) bir araştırma ekibi bu tekniği kullanarak SARS-CoV-2 virüsüne karşı aşı çalışmasına başladı. Çalışmada virüsün akciğerlere tutunmasını sağlayan Spike Proteini (S proteini) sentezleyen gen, zararsız bir taşıyıcı virüse sokuldu ve Rhesus maymunlarına verildi. Daha sonra aşılanmış maymunlar yüksek dozda SARS-CoV-2 ile enfekte edildiler.

Sonuç: Enfekte sonrası yapılan testlerde maymunlarda akciğer iltihaplanmasının (pnömoni) olmadığı, viral yükün düşük olduğu tespit edildi. Bu aşı adayının (ChAdOx1) bir dozu antikor bazlı bağışıklık oluşturması için yeterli oldu.

Not: Bu aşının FAZ I aşaması 23 Nisan’da İngiltere’de başladı.

Aşılama sonrası komlikasyonlar olmadı

Yukarıda bahsi geçen aşılar için korkulan Antibody mediated enhancement* (Antikor aracılı artış) görülmedi.

Antibody mediated enhancement*: Aşılamadan sonra antikorların oluşumu ile ilgili ortaya çıkan komplikasyonlardır. Bu komplikasyonlar genellikle virüse uymayan antikorların oluşması veya antikorların uygunsuz bir yere yerleşmesi ile ortaya çıkar. Böyle durumlarda virüsün hücrelere girmesi kolaylaşabileceği gibi hastanın durumunun daha da kötüye gitmesi mümkün olabilir.

Böyle bir durum yakın geçmişte SARS ve MERS Korona virüslerine karşı aşı geliştirme sırasında gözlemlenmiştir. Bu nedenle, SARS-CoV-2 virüsüne karşı geliştirilen aşılarda böyle bir reaksiyonun ortaya çıkabileceği korkusu hep oldu. Neyse ki korkulan olmadı, şimdiye kadar yapılan hayvan deneylerinde tüm aşı adaylarında bu tür komplikasyon görülmedi.

Sonuç

Faz II ve Faz III çalışmaları daha karmaşık ve ilk tolerans testlerine göre daha uzun sürer. Koronaya karşı bir aşının büyük olasılıkla en erken 2021’in başlarında hazır olacağı tahmin ediliyor. Çok sayıda aşı adayından hangisinin tüm test aşamalarını başarı ile geçerek onay alıp seri üretime gireceği şimdilik belirsiz. Uzmanlar, doktor hemşire hasta bakıcı gibi yüksek derecede risk altında olan sağlık çalışanlarının Ölü aşı adayları ile aşılanmasının süreci hızlandıracağı görüşünde.

Not: Aday bir aşının koruyucu etkisinin olup olmadığının kanıtlaması için katılımcılarının doğal ortamda korona virüsü ile enfekte olmaları gerekir. Alınan radikal önlemler nedeni ile pandeminin gerilemesi aşı adaylarının doğal ortamda test edilmelerini zorlaştırıyor.

İnsanların test amacı ile kasıtlı olarak enfekte edilmeleri ise yasal olarak mümkün olmadığı için aşı çalışmalarının öngörülen sürede bitirilmesi uzayabilir.

Benzer konuda hazırlanmış diğer yazılar



Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. Entwicklung eines inaktivierten Impfstoffkandidaten für SARS-CoV-2
  2. DNA vaccine protection against SARS-CoV-2 in rhesus macaques
  3. Die Impfung mit ChAdOx1 nCoV-19 verhindert eine SARS-CoV-2-Pneumonie bei Rhesusaffen

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Covid-19

Korona virüs nedir

İlk olarak 1960’ların ortalarında tanımlanan korona virüsler Coronaviridae ailesine ait büyük bir gruptur. Bu virüsler hem insanları hem de kuşlar ve memelileri enfekte edebilme özelliğine sahiptir.

Korona virüsler, insanlarda basit soğuk algınlığından, tehlikeli hatta ölümcül olan Ortadoğu Solunum Sendromu (MERS) veya Şiddetli Akut Solunum Sendromu (SARS) kadar çeşitli hastalıklara neden olabilmektedir. Dünya, geçmiş yıllarda gripten daha az bulaşıcı olan SARS ve MERS korona virüslerinin salgınlarına sahne oldu.

Tüm virüsler gibi Korona virüsler de her zaman genetik olarak mutasyonlar ile değişebilirler ama bu mutasyonların virüsün temel özelliklerini otomatik olarak değiştireceği anlamına gelmez.

SARS-CoV-2‘nin yarasalardan türetildiğine inanılmaktadır, ancak ilk olarak bir ara konakta tanımlanmıştır. Bugün ilk hastaların Aralık ayı başında Çin’in Hubei eyaletindeki Wuhan kentindeki bir pazarda enfekte olduğu varsayılmaktadır.

Salgın 2020 yılında başladı

COVID-19 ilk olarak Ocak 2020’de Çin’de bir salgın haline geldi ve sonunda dünyaya yayıldı ve 11 Mart 2020’de Dünya Sağlık Örgütü tarafından küresel salgın ilan edildi.

COVID-19 hastalığı (ingilizce adı: Corona Virüs Disease 2019) ya da yaygın adıyla Korona hastalığına SARS-CoV-2 adında bir virüs sebep olur. Bu virüs 2002 yılının başlarında ortaya çıkan ve SARS hastalığına sebep olan SARS-CoV virüsün yakın akrabasıdır. Her iki virüsün Protein sekanslari % 85’in üzerinde benzerlik göstermektedir. Her iki virüs yüksek seviyede bulaşma potansiyeline sahip tehlikeli virüslerdir.

Johns Hopkins Üniversitesini verilerine göre bugün itibarı ile (10 Mayıs 2020) kutuplardan amazonların ilkel kabilelere kadar dünyanın her yerinde 4.051.431 kişi enfekte oldu ve bu sayıya her gün 80 ila 100 bin kişi daha eklenmektedir. ilk vakanın ortaya çıktığı günden beri trend hep yükselişte.

Hastalığın çok hızlı ortaya çıkması ve birkaç ay içerisinde salgına dönüşmesi, işin kötüsü hastalığın çok yeni olması ve bu konusunda çok fazla bilgi sahibi olmamamız bizlere karantina gibi radikal önlemler almaktan başka pek fazla seçenek bırakmadı. Bugün itibarı ile(10 Mayıs 2020) hastalığa karşı ne etkili bir aşı ne de enfekte olmuş insanların tedavisinde kullanılacak etkili bir ilaç var.

Salgının çok hızlı ilerlemesi bilimsel çalışmalara alışılmışın dışında bir hız kazandırdı. Gün geçmiyor ki bilim çevrelerinden korona konusunda yeni bir şeyler öğrenmeyelim. Bazen bu öğrendiğimiz bilgilerin yeni çıkan başka bir araştırma ile tam tersi olduğunu ögreniyoruz.

Hastalığın semptomları ve vücuda verdiği zararlar

Bazı hastalarda titreme ve boğaz ağrısı ile sadece hafif soğuk algınlığı semptomları görülürken. bazılarında baş ağrısı veya ishal olabilmekte. Bazı vakalarda ateş olmayabiliyor. Uzmanlar hastalarda görülen yüksek ateş ve kuru öksürüğün aldatıcı olduğunu, bunun grip ile çok kolay karıştırılabileceğini bu yüzden hastalığın seyrinin dikkatli bir şekilde takip edilmesi gerektiğini vurguluyorlar. Bu konuda Prof. Akiko İwasaki açıklaması çok dikkat çekici. İwasaki şöyle diyor: “SARS-CoV-2 gripten 30 kat daha ölümcül ve neredeyse 2 kat daha bulaşıcı. En kötüsü de SARS-CoV-2 ‘ye karşı henüz bağışıklığımız yok”

Dünya sağlık örgütüne(WHO) göre, vakaların yaklaşık yüzde 80’i hafif bir seyirde izliyor. Hastalıktan şiddetli etkilenenlerin yüzde 14’ünde nefes darlığı, yaklaşık yüzde 5’inden ise solunum durması, septik şok veya çoklu organ yetmezliği gibi yaşamı tehdit eden semptomlar görülmektedir. Yine WHO verilerine göre, hafif semptomları olan hastalar iki hafta içinde iyileşirken, şiddetli semptomları olan hastaların iyileşmesi üç ilâ yedi hafta sürebilmektedir.

Risk grubu: 65 yaş üstü kronik solunum yolu hastaları, yüksek tansiyon, kardiyovasküler ve diyabet hastaları özellikle bağışıklık sistemi ilâçlarla zayıflamış olanlar risk altındalar.

Her geçen gün yeni semptomlar ortaya çıkıyor

Hemen hemen tüm hastalarda yüksek ateş ve kuru öksürük görülmekle beraber yapılan son çalışmalar hastaların yaklaşık yüzde 85’inde tat veya koku kaybı olduğunu da gösteriyor.

Tat kaybının sebebi henüz bilinmese de koku kaybının sebebinin virüsün koku alma mukozası ve koku alma ampulünde bulunan hücrelere saldırıp hasar vermesinden kaynaklandığı artık biliniyor.(1)

Hastalık çok yeni, bu yüzden her geçen gün hastalık hakkında yeni bilgilere ulaşıyoruz. Bunların en yenileri, hastaların yüzde 36’sında görülen duyu kaybı, baş ağrısı, baş dönmesi, felç ve kramp gibi nörolojik semptomlardır.(2) Virüs ayrıca kanı pıhtılaştırarak tromboz ve akciğer embolisi (pnömoni) riskini yükseltiyor. Hatta hastalığın şiddetli seyretmesi durumunda akciğer embolisine bağlı olarak gelişen kalpte kalıcı hasarlar oluşabiliyor. Hatta virüs bazı hastalarda felç ve inme gibi ağır nörolojik hastalıkları da tetikleyebiliyor. (3)(4)(5)

Korona testleri ve güvenilirlikleri

Bu konuda değişik testler bulunmaktadır. Bunların bir kısmı uzun yıllardır Laboratuvarlarda değişik hastalıkların teşhisinde zaten kullanılıyordu. Ancak son birkaç ayda sadece COVID-19’a özel değişik testler de geliştirildi.

PCR Testi

Eğer vücutta virüs varsa onun RNA nın tespit eden güvenilir bir testtir. Bu test için kişinin burnundan veya boğazından numune alınarak yapılır. Alınan numuneden virüsün RNA’sı reverse Transkriptaz enzimi ile DNA ya çevrilir. Ve ardından iki primer ve Polymerase enzimi ile DNA nın küçük bir bölgesinin PCR cihazında milyonlarca kopyası yapılır. Eğer PCR sonucunda virüsün RNA’sı çıkarsa hasta enfekte olmuş demektir.

PCR testinin yanlış çıktığı durumlar

  1. PCR testi % 90 üzerinde emniyetli bir testir ve sonuç 2-4 saat arasında alınır. Ama bu test zaman zaman hatalı sonuçlar da verebilir. Hatanın kaynağı testin kendisinden değil, bilakis seçilen primer ile ilgili. Eğer primerlerin seçildiği bölgede DNA büyük bir mutasyon geçirmiş ise primer o bölgeyi tanıyamacağı için hasta enfekte olmasına rağmen test sonucu negatif çıkar.
  2. Primer ile ilgili bir başka problem de primerin seçildiği bölgedeki DNA diziliminin bir başka virüsün DNA’sı ile aynı olması. Örneğin SARS-COV-1 virüsünün genetik materyali %90 civarında SARS-CoV-2’ye benzerlik göstermekte. Eğer Primerin seçildi bölge iki virüsün ortak bölgesinde ise hastanın SARS virüsü ile mi yoksa SARS-CoV-2 ‘ye virüsü ile mi enfekte olduğunu bilemeyiz. Bu da hastaya yanlış teşhis konulmasına sebep olur.
  3. Hastada SARS-CoV-2 enfeksiyonu olmasına rağmen PCR testinin negatif çıkmasının başka bir sebebi de boğaz ve burundan alınan numunelerin hatalı olması. Burada en sık yapılan hata, numune alınan pamuklu çubuğun(swap) yeterince derine daldırılmamış olması.

CRISPR / Cas teknolojisi ile yapılan hızlı test

Yeni geliştirilen bu test, PCR testlerine benzer bir prensiple çalışıyor ama PCR testinden hem daha çabuk hem de daha güvenli bir test. Bu test virüsün RNA’sını geleneksel PCR laboratuvar testine benzer şekilde tespit ediyor ve bu işlem sadece 40 dakika sürüyor. Bu testinin başka bir avantajı laboratuvara örnek götürmek zorunda kalmadan her yerde gerçekleştirilebiliyor olması.

CRISPR teknoloji (gen makası) ile çalışan bu yeni test, genetik materyalin spesifik bölümlerini bulma ve bunlara kenetlenme prensibine göre çalışıyor. CRISPR’ye entegre edilmiş kısa bir RNA fragmanı, Cas12 enzimi ve doğru yeri arayıp bulan guide RNA yardımıyla hedef genomda doğru baz dizisini bulur. (6)

Antikor testi

Antikor testi uzun yıllardır birçok viral enfeksiyonun tespitinde kullanılmaktadır. Eğer bir kişi bir virüs tarafından enfekte olmuşsa bağışıklık sistemi o virüse karşı antikor üretir. Antikor testi, bu antikorun kanda tespit edilme prensibine dayalıdır.

Antikor testinin yanlış çıktığı durumlar: Piyasada çeşitli antikor testleri vardır. Son zamanlarda COVID-19 için alelacele geliştirilmiş bazı testler de bulunmaktadır. Dünya sağlık örgütü (WHO) bu testlerin güvenirliği konusunda bizleri uyarıyor ve bu konuda şöyle diyor: “Bu testlerin doğrulukları ve güvenilirlikleri daha fazla kontrol edilmelidir, çünkü kalitesiz testler enfekte olmuş kişilerde antikorlar oluştuğunu göstermiyor, bazı testler ise COVID-19 virüsü ile hiçbir zaman enfekte olmayan kişileri hasta olmuş gibi pozitif gösteriyor. Kalitesiz testler bazen uzun zamandır bilinen diğer korona virüslerden herhangi birine de tepki verebiliyor ve hatta soğuk algınlığı vakalarına bile tepki verebiliyor.”(7) Ayrıca hızlı testler enfeksiyonun erken safhasında yeterince antikor oluşmadığı için negatif sonuç verebiliyorlar. Bu yüzden ayaküstü yapılan ve kısa sürede sonuç veren bu testler güvenli bir teşhis için uygun olmayabilir.

Yeni antikor testi: 4 Mayıs 2020 tarihinde Roche Firması hastanın SARS-CoV-2 virüsüne maruz kalıp kalmadığını % 99.8 doğrulukta belirleyen yeni bir Antikor testi geliştirdiğini bildirdi.

Elecsys® anti-SARS-CoV-2 adındaki bu test ABD Gıda ve İlaç İdaresi(FDA) tarafından onayladı. Roche firması testin Mayıs ayı ortalarından itibaren piyasada olacağını ve tüm dünyada yaygın olarak kullanılan Cobas e serisi cihazlar ile analiz edilebileceğini bildirdi. Elecsys® anti-SARS-CoV-2 antikor testi, evde yapılan ayak üstü testler gibi değil, aksine Cobas e serisi bulunan laboratuvar veya hastanelerde yapılacak.(8)

Devam eden Aşı projeleri

Aşı geliştirme 6 basamaktan oluşan ve uzun zaman alan bir süreçtir. Birkaç yıl öncesine kadar, tüm aşamaların tamamlanması 15 – 20 yıl sürüyordu. Ancak yeni teknolojiler ve daha önce benzer virüslerin aşı çalışmalarından elde edilen deneyimler süreci oldukça kısalttı.

SARS-CoV-2 virüsü hızla yayılmaya devam ederken şirketler ve araştırma enstitülerinin aşı geliştirme çalışmaları yoğun bir şekilde devam ediyor. Şu günlerde gündemin en önemli konusu, yeni koronavirüse karşı bir aşının mümkün olduğunca hızlı bir şekilde gelişitirilmesi var. Sadece Ocak 2020’den beri SARS-CoV-2’ye karşı en az 121 aşı projesi başlatıldı. Birçok gönüllü ile testler yapılmaya başlandı ve önümüzdeki aylarda bu çalışmalar genişleyerek devam edecek. Dünya Sağlık Örgütü de 5 Mayıs 2020 itibariyle yürüyen 108 projenin olduğunu ve en az 13 projenin daha başlamak üzere olduğunu bildirdi. Linkte devam eden aşı projeleri bulunmaktadır.

Tedaviye dönük ilâç projeleri

Koronavirüse karşı şu anda devam eden gerek terapötik ilâçlar, gerekse aşı çalışmaları benzeri görülmemiş bir hızda devam ediyor. Yeni kitlesel bir aşının(veya aşıların) 2020 yılı içerisinde geliştirilmesi pek olası görünmüyor. Bu nedenle enfekte olanları tedavi edecek ilâçların geliştirilmesinin daha hızlı olacağı düşünülüyor. Tedaviye yönelik ilâçların odak noktası özellikle başka bir hastalık için geliştirilmiş ve onaylanmış ilâçların değiştirilerek SARS-CoV-2 karşı optime etmek.

Bu konuda Avrupa İlaç Ajansı(EMA), araştırma enstitülerine ve şirketlere Covid 19 konusunda ilâç geliştirme çağrısında bulundu. EMA, hastalığı tedavi etmeye yönelik yapılacak bu araştırmaların çok uluslu, çok kollu, kontrollü ve randomize olması gerektiğini bildirdi.

(Not: Çok kollu, kontrollü ve randomize ne demek?: Hastaların tesadüfi farklı gruplara ayırıp, her birine farklı bir tedavi uygulanması. Bu tür büyük araştırmalardan çıkan sonuçlar küçük araştırmalardan çıkan sonuçlara göre çok daha anlamlı olduğu için ilâcın onaylanma sürecini de kısaltıyor)

Yeniden yapılandırılan ilâçlar dört grup altında toplandı

  • Antiviral ilâçlar: HIV, Ebola, hepatit C, grip, SARS veya MERS için geliştirilen antiviral ilâçlar. Virüslerin çoğalmasını engellemek veya akciğer hücrelerine girmelerini önlemek için tasarlanmıştır.
  • İmmünomodülatörler: Romatoid artrit veya inflamatuar bağırsak hastalıklarına karşı geliştirilmiştir. Şiddetli akciğer enfeksiyonlarında vücudun bağışıklık savunmasını yavaşlatmaya yardımcı olacak şekilde tasarlanmıştır.
  • Akciğer hastalıklarına karşı ilâçlar: Idiyopatik pulmoner fibrozis’e karşı geliştirilmiştir. Fibrozis hastalarında akciğerden kana yeterli oksijen verilemediği için bu ilâçlar akciğerden kana yeterli oksijen verilmesine yardımcı olur.
  • Kardiyovasküler ilâçlar: Bu ilâçlar kan pıhtılarına veya kardiyak aritmilere karşı geliştirilmiştir. Covid 19 hastalıklarından kaynaklanan komplikasyonları önlemeyi amaçlamaktadırlar.

Dünya Sağlık Örgütünün(WHO) peojesi

Avrupa İlaç Ajansı (EMA) çağrısının ardında Dünya Sağlık Örgütü (WHO) SOLIDARITY adında bir proje başlatacağını açıkladı(Siz bu satırları okurken belki proje başlamış olacak). Birkaç bin hastanın katılması beklenen bu projede hastalar rastgele dağıtılarak her gruba çeşitli ilâç kombinasyonları uygulanacak.

SOLIDARITY projesinde hastalara uygulanacak kombinasyonlar

  1. Sadece standard tedavi
  2. Standard tedavi + Remdesivir (virüsün RNA polimerazının inhibitörü)
  3. Standard tedavi + ritonavir / lopinavir (HIV ilâcı)
  4. Standard tedavi + ritonavir / lopinavir (HIV ilâcı) + beta interferon (MS ilâcı)
  5. Standard tedavi + klorokin veya hidroksiklorokin (her ikisi de sıtma ilâcı)

Bu çalışmanın, teknik donanımı, izleme kurulu, çalışmaların ara sonuçlarının düzenli olarak gözden geçirilmesi, Arjantin, Brezilya, Kanada, Endonezya, İran, Norveç, Peru, Katar, İsviçre, İspanya, Güney Afrika, Almanya ve Tayland’in koordineli iş bölümü ile yapılacak. Çalışmaların Almanya ayağı Alman Enfeksiyon Araştırmaları Merkezi (DZIF) ve Alman Akciğer Araştırmaları Merkezi (DZL) tarafından koordine edilecek. Çalışma hakkında ayrıntılı bilgiler, Dünya Sağlık Örgütü Uluslararası Klinik Araştırmalar Kayıt Platformu ISRCTN registry‘de kayıt altına alınıcak.

Fransız araştırma kuruluşu INSERM’in projesi

Fransız araştırma kuruluşu INSERM tarafından koordine edilen AB ve İngiltere’de uygulanacak DISCOVERY adında, SOLIDARITY projesine çok benzeyen bir çalışma daha başladı. Bu çalışmaya Almanya, Belçika, Fransa, Lüksemburg, Hollanda, İspanya, İsveç ve İngiltere’den 3.200 hastanın katılması bekleniyor. Bu çalışmada Klorokin yerine İnterferon beta 1A kullanılacak.

DISCOVERY projesinde hastalara uygulanacak kombinasyonlar

  1. Sadece standard tedavi
  2. Standard tedavi + ritonavir / lopinavir (HIV ilâcı)
  3. Standard tedavi + beta interferon (MS ilâcı)
  4. Standard tedavi + deksametazon (bağışıklık sistemini baskılayıcı kortizon türevi)
  5. Standard tedavi + hidroksiklorokin (sıtma ilâcı)

Oxford Üniversitesi’nin projesi

İngiltere’de Oxford Üniversitesi tarafından RECOVERY adında bir başka büyük çalışma daha başlatıldı.

RECOVERY projesinde hastalara uygulanacak kombinasyonlar

  1. Sadece Standard tedavi
  2. Standard tedavi + ritonavir / lopinavir (HIV ilâcı)
  3. Standard tedavi + beta interferon (MS ilâcı)
  4. Standard tedavi + deksametazon (bağışıklık sistemini baskılayıcı kortizon türevi)
  5. Standard tedavi + hidroksiklorokin (sıtma ilâcı)

Ulusal Sağlık Enstitüsünün (NIH) projesi

Amerika Birleşik Devletleri, Ulusal Sağlık Enstitüsünün(NIH) sorumluluğunda AB ve İngiltere ile dünya çapında tıbbi alanda faaliyet gösteren yaklaşık 75 firmanın katılacağı bir çalışma başladı.

NIH projesinde hastalara uygulanacak kombinasyonlar

  1. Sadece Standard tedavi
  2. Standard tedavi + Remdesivir (virüsün RNA polimerazının inhibitörü)

Şirketlerin yeniden yapılandırıma çalışmalarına başladığı ilâçlar

Sağlık ve ve kimya alanından çalışan yüzlece şirket COVID 19 hastalarının tedavisinde kullanılmak üzere yüzlerce değişik ilâç ve etken maddenin çalışmasına başladı veya çalışmaya başlamayı planlıyor. Aşağıda bu çalışmalara katılan yüzlerce firma ve yüzlerce ilâçtan bazılarına kısa başlıklar halinde değinildi. Muhtemelen siz bu satırları okurken bunların bazılarının çalışması bitmiş veya devam ediyor olacak. Yine muhtemelen listeye yenileri eklenmiş olacak.

Antiviral ilâçlara örnekler

  1. Remdesivir: Remdesivir başlangıçta Gilead Sciences tarafından Ebola enfeksiyonlarına karşı geliştirilmişti ancak yapılan laboratuvar çalışmaları MERS virüsüne karşı da etkili olduğu gösterilmişti. İlâç birkaç hafta boyunca, SARS-CoV-2 virüsüne karşı da çeşitli çalışmalarda test edildi. çalışmanın ilk sonuçları 29 Nisanda ABD’deki Ulusal Alerji ve Enfeksiyon Hastalıkları Enstitüsü(NIAID) açıkladı. Sonuçlar Remdesivir hastalığın süresini birkaç gün kısalttığını gösteriyor. Ancak, bu sonuçlar başka bir çalışma ile doğrulanmadı. Önümüzdeki haftalarda ileri çalışmaların sonuçlarının çıkması bekleniyor.( 9) Açıklama: Remdesivir, RNA polimeraz adı verilen ve virüsün vücutta çoğalmasını sağlayan enzimin çalışmasını durduruyor.
  2. Leronlimab: Uzun süre önce HIV ve Üçlü Negatif Meme Kanserine karşı geliştirilmiştir. Bazı ağır Covid 19 hastaları tedavisi için programa alındı. Şimdi CytoDyn firması Leronlimab’ın koronavirüse karşı etkili olup olmadığını test ediyor. Çalışmalar Faz II seviyesinde devam ediyor.(10)
  3. Lopinavir, Ritonavir ve Novaferon: AbbVie firması, Lopinavir ve Ritonavir etken maddelerini bir başka HIV ilâcı ile kombine ederek bunu Covid-19 hastalarında test etmek üzere hazırlıklara başladı.  Ayrıca Beijing Genova Biotech Co firması da Çin’de hepatit B tedavisi için kullanılan Novaferon‘u Lopinavir ve Ritonavir ile kombine ederek Covid 19 hastaları ile çalışmaya başladı. Ayrıca bu kombinasyonun dünya çapında büyük çalışmalarda da test edilmesi planlanıyor.

İmmünomodülatörler(Bağışıklık sistemi düzenleyici) ilâçlara örnek

  1. Sarilumab: Sanofi&Regeneron firması, Almanya, İtalya, İspanya, Fransa, Rusya, Kanada ve ABD’de Covid-19 hastalarına bağışıklık sistemi düzenleyici olarak Sarilumab’u test etmeye başladı. (Sarilumab, romatizma tedavisinde interlökin-6 antagonisti bloke etmesi nedeniyle onaylanmıştır)(11)
  2. Canakinumab: Novartis firması, Fransa, İspanya, Almanya, İtalya, İspanya, İngiltere ve ABD Canakinumab’i klinik çalışmalarda Covid 19 hastalarında immünomodülatör olarak kullanmayı planlıyor. (İlaç, çeşitli periyodik ateş sendromları, Still sendromu, sistemik jüvenil idiyopatik artrit ve gut artriti dahil olmak üzere çeşitli otoimmün hastalıkları tedavi etmek için onay almıştır)(12)
  3. Baricitinib, Ruxolitinib: Eli Lilly firması, hastaneye yatırılmış Covid 19 hastalarına Barisitinib tedavisi başlattı(13). Novartis firması da benzer şekilde aşırı bağışıklık tepkilerini Ruxolitinibini ile azaltmayı umut ediyor. Bu nedenle Covid 19 hastaları ile çalışmalara başladı. (Barisitinib, Romatoid artrit için, Ruxolitinib ise belirli kanser türlerinin tedavisi için onay alan iki ilâçdır) (14)

Akciğer hastalıklarına karşı kullanılan ilâçlar

  1. Pirfenidon: Çinli araştırmacılar patenti Rosch’a ait olan ve aktif bileşen Pirfenidon olan bir ilâcı test etmek üzere programa aldı. (Pirfenidon, idiyopatik pulmoner fibrozis’li hastalar için onaylanmış bir ilaçdır. Bu ilâç, hasar görmüş akciğer dokusunun iltihaplanmasını önlüyor) (15)
  2. NP-120: Kanadalı şirket Algernon Pharmaceuticals, etken maddesi İfenprodil olan NP-120 ilâcını Covid 19 hastalarının tedavisinde uygun olup olmadığını test etmeyi planlıyor. (İfenprodil, Japonya ve Güney Kore’de nörolojik hastalıklara karşı kullanılan patentsiz bir etken madde. Algernon firması, bir süredir bu aktif bileşeni idiyopatik pulmoner fibrozis karşı bir ilâç olarak geliştirmekle meşgul)(16)
  3. Solnatide: Viyana biyoteknoloji şirketi Apeptico, aktif bileşen Solnatide olan bir ilâcı Covid-19 hastalarında test etmeyi planlıyor. (Solnatide, akut akciğer yetmezliği olan hastaların akciğer dokusunda bulunan zarların sıkılığını düzeltmek için tasarlanmıştır) (17)

Kardiyovasküler ilâçlara örnekler

Şiddetli bir Covid-19 enfeksiyonu sadece akciğerleri etkilemekle kalmıyor, aynı zamanda kalbi, böbrekleri ve diğer organları da etkileyebiliyor. Ayrıca, bazı Covid-19 hastalarında ölüm sonrası kan pıhtıları tespit edildi. Bir dizi onaylanmış kardiyovasküler ilâçlar Covid-19 komplikasyonlarına karşı test edilmektedir.

  1. Rivaroxaban: BAYER firması kaynaklı rivaroksaban, akut koroner sendrom tedavisi için onaylanmıştır ve pıhtılaşma önleyici özelliği olan bir etken maddedir. Covid 19 hastalarında kalp komplikasyonlarını önleyip önleyemeyeceğini belirlemek amacıyla test edilmeye başlandı.(18)
  2. Enoxaparin: Sanofi firması tarafından geliştirilen pıhtılaşma önleyici özelliği olan Enoxaparin Covid-19 hastaların test ediliyor.(Enoxaparin, Venöz tromboembolik karşı(pıhtılaşmaya bağlı damar tıkanıklığı) geliştirilen ve aynı zamanda Akut koroner sendromu tedavisi için de onaylanmıştır)(19)
  3. Dapagliflozin: AstraZeneca firması, Dapagliflozin‘in Covid-19 hastalarında kalp yetmezliği ve diğer organ yetmezliği vakalarında ciddi komplikasyonları önleyip önleyemeyeceğini test ediyor.(Dapagliflozin, Tip 2 diyabet tedavisi için onaylanmış bir ilâç)(19)

Korona virüse karşı alınacak basit ve etkili önlemler

Cleveland Clinic Enfeksiyon Hastalıkları Bölümünden Dr. Kristin Englund. enfeksiyon riskini kişisel önlemlerle nasıl en aza indirilebileceği konusunda tavsiyelerde bulundu.

Herkesin bildiği bu tavsiyeleri kısaca şöyle.

  1. Düzenli, kapsamlı el yıkama. El yıkama, korona virüs enfeksiyonundan korunmanın en iyi yolu. Basit olduğu kadar etkili de.
  2. Kalabalık yerlerde hijyen konusunda özellikle titiz olunmalıdır. Özellikle spor salonları ziyaret ettikten sonra ve toplu taşıma araçlarını kullandıktan sonra eller sabun ile kapsamlı bir şekilde yıkanmalıdır.
  3. Selamlarşırken, klasik tokalaşmalardan kaçınmalıdır.
  4. Vücudu formda tutmak önemli. Virüsün bulaşma korkusu ile birçok insanın spor salonuna gitmekten kaçınabilir. Bu ilk başta mantıklı gibi görünse de uzmanlar bunun iyi bir fikir olmadığı görüşündeler. Zira bu süreçte vücut ve zihin sağlığına dikkat etmek son derece önemli. Buna iyi uyumak, sağlıklı beslenme ve düzenli egzersiz de dahil. Düzenli egzersiz sağlık açısından son derece önemli. Bu, hem bağışıklık sistemini formda tutmak hem de vücudu virüsler ile savaşmaya hazır tutmak için önemli. Egzersiz ayrıca stresi azaltarak otonom sinir sistemini düzenlemeye ve dengelemeye yardımcı olur. (Enfeksiyon kapma korkusu ile spor salonuna gitme konusunda edişelenenler, evde ve açık havada spor yapmalıdır.)
  5. Seks sırasında virüs bulaşır mı? Virüs yakın temas yoluyla yayıldığı için fiziksel temastan kaçınmak da mantıklı bir sonuç gibi görünmektedir. Eğer karşı tarafta şüpheli bir durum varsa sexten kaçınılmalıdır.

Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. Loss of smell could be a symptom of COVID-19
  2. Neurologic Manifestations of Hospitalized Patients With Coronavirus Disease 2019 in Wuhan, China.
  3. Acute Pulmonary Embolism in COVID-19 Patients on CT Angiography and Relationship to D-Dimer Levels
  4. Incidence of thrombotic complications in critically ill ICU patients with COVID-19
  5. Cardiac Involvement in a Patient With Coronavirus Disease 2019 (COVID-19)
  6. CRISPR–Cas12-based detection of SARS-CoV-2
  7. “Immunity passports” in the context of COVID-19
  8. Immunoassay to qualitatively detect antibodies (including IgG) against Severe Acute Respiratory Syndrome Coronavirus 2 (SARS-CoV-2)
  9. Compassionate Use of Remdesivir for Patients with Severe Covid-19
  10. CytoDyn Reports Strong Results from eIND COVID-19 Patients Treated with Leronlimab; Majority of Patients Have Demonstrated Remarkable Recoveries
  11. First patient outside u.s. treated in global kevzara® (sarilumab) clinical trial program for patients with severe COVID-19
  12. Novartis announces plan to initiate clinical trial of canakinumab for patients with COVID-19 pneumonia
  13. Lilly partners with NIH to test Olumiant in patients hospitalized with COVID-19
  14. Novartis announces data showing Jakavi® (ruxolitinib) more effective than best available therapy in acute graft-versus-host disease
  15. Coronavirus Outbreak: 35 Drugs In The Race To Treat COVID-19
  16. Algernon to Support Planned Phase 2 Trial of Ifenprodil for Coronavirus
  17. APEPTICO agrees supplying its development compound SOLNATIDE for the immediate treatment of COVID-19 patientsAntithrombotisches Management von COVID-19-Patienten – das sollten Sie beachten
  18. Preventing COVID-19 Complications With Low- and High-dose Anticoagulation (COVID-HEP)
  19. AstraZeneca and Saint Luke’s Mid America Heart Institute initiate Phase III DARE-19 trial with Farxiga in COVID-19 patients

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Kısa boylularda alzheimer riski daha yüksek

Boy ortalamasında geçmişe göre gözle görülür derecede bir artış olduğunu hemen hemen hepimiz fark etmişizdir. Genelde bizler ebeveynlerimizden, çocuklarımız ve torunlarımız ise bizlerden daha daha uzun oluyorlar.

Yapılan araştırmalar bunun gerek hamilelik sırasında, gerekse çocukluk ve gençlik yıllarında yüksek kalori süt ve süt ürünleri ile diğer yüksek kalorili gıda alımından kaynaklandığını gösteriyor.

Gelişen teknolojiye paralel olarak yüksek kalorili gıdaların üretimi ve bunlara kolay ulaşım her toplumda boyun uzamasına ve buna bağlı olarak çeşitli sağlık sorunlarının ortaya çıkmasına yol açmaktadır.

Boy ile bazı önemli yaygın hastalıklar arasında bir bağlantının olduğu uzun zamandır araştırılıyor ve konuda yayınlanmış çeşitli araştırmalar bulunmaktadır. Bu konuda yapılmış araştırmalar uzun boylularda saç dökülmesi ve diyabet riskinin düşük, buna karşılık kanser riskinin yüksek olduğunu gösteriyor. (1) (2)

Aşağıda boy ile demans riski arasında ilişkiye ele alan Danimarka üniversitesi tarafından yapılmış ve eLIFE dergisinin şubat 2020 sayısında yayınlanmış istatistiksel bir araştırma bulunmaktadır.

Araştırma sadece istatiksel bir çalışma olup konunun biyoloji, genetik sebepleri henüz bilinmiyor. 600000 kişinin verilerilerin değerlendirildiği bir araştırma ciddiye alınması gereken bir çalışmadır. Sanırım ilerleyen zamanda konu hakkında laboratuvar ve klinik çalışmalar başlayacaktır.

Not: Bu blogda boy ve hastalıklar konusunda daha önce hazırlanmış iki makale bulunmaktadır. Makalelere buradan ulaşabilirsiniz. Link1, Link 2

Uzun boylu erkeklerde bunama riski daha düşük

Şaşırtıcı fenomen: Boy ile hastalıklar arasındaki ilişkiyi inceleyen bir başka çalışma ise uzun boylu erkeklerde demans riskinin daha az olduğunu gösteriyor. Araştırma, yetişkinlikte ortalamadan altı santimetre daha uzun olan erkeklerin ihtiyarlıkta yüzde on daha az demans riski taşıdıkları gösteriyor. Bununla birlikte, bu ilişkide başka faktörlerin de sorumlu olup olmadığı henüz tam olarak belli değil.

Bu sonuçların kadınlar için de geçerli olup olmadığı henüz belli değil. Bunun için de ayrı bir çalışma yapmaya ihtiyaç var.

Boy ile demans arasında açık bir bağlantı var

Danimarka sağlık kayıtlarında iz arama: Boyun demans ile bağlantılı olup olmadığını görmek ve aynı zamanda çevresel koşulların ve genetik faktörlerin etkisini araştırmak amacıyla Danimarka ulusal sağlık kayıtları incelemeye alındı.

Araştırma için 1939 ile 1959 yılları arasında doğan 666.333 erkeğin verileri analiz edildi. Araştırmada ayrıca ailesel ve genetik faktörlerin etkisinin olup olmadığını anlayabilmek için araştırmaya 7.388‘i ikiz olmak üzere 70.608 erkek kardeş de dahil edildi.

Aynı yıllarda doğan erkekler aynı grupta değerlendirildi. Her grubun boy ortalaması ayrı ayrı hesaplandı.

Sonuç

  • Boydaki her altı santimetrelik fark olumlu etki yapıyor: Yapılan çalışma sonunda boydaki her altı santimetrelik artışın demans geliştirme riskini yüzde on azalttığı tespit edildi. İncelenen tüm doğum gruplarında bu korelasyonun neredeyse aynı olduğu görüldü.
  • Aynı etki kardeşler arasındaki boy farkında da var: Boy ile demans arasındaki bu ilginç bağlantı boyları birbirinden farklı erkek kardeşler ile ikiz kardeşler arasında da görüldü. Araştırmacılar, bu konuda genetik ve ailesel etkinin belirleyici faktör olamayacağını aksine çevresel koşulların daha fazla etkili olduğu kanısındalar. Örneğin kardeşler arasında görülen boy farkının beslenme ve çocuklukta geçirilen hastalıklardan kaynaklandığı bunun da bir sekilde demansın ortaya çıkmasına sebep olduğu düşünülüyor.
  • Zekânın ek etkisi var mı?: Zekâ ve eğitim, kişinin zihinsel birikimine katkıda bulunan önemli iki faktördür ve bu iki faktör zihinsel bozulmanın başlangıcındaki açıkları telafi ederek günlük problemlerin üstesinden gelmesine yardımcı oluyor. Bu araştırmada zekâ ve eğitimin ne kadar rol oynadığıydı konusu da ele alındı ve araştırma sonunda kısa boy ve demans riski arasındaki olumsuz ilişkinin zekâ ve eğitim ile biraz geriye çekildiği tespit edildi.
  •  Kadınlarda durum ne?: Sadece erkek katılımcılar ile yapılan bu araştırmanın sonuçlarının kadınlar için de geçerli olup olmadığı şimdilik bilinmiyor. Bu konuda daha önce yapılan araştırma sonuçları çelişkili olduğu için erkeklerden elde edilen bu sonuçların kadınlara kolayca aktarılıp aktarılamayacağı konusuda zıt fikirler var.

Benzer konuda hazırlanmış diğer makaleler 


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynak

Body height in young adult men and risk of dementia later in adult life

  1. Meta-analysis identifies novel risk loci and yields systematic insights into the biology of male-pattern baldness
  2. Associations of short stature and components of height with incidence of type 2 diabetes: mediating effects of cardiometabolic risk factors
  3. Size matters: height, cell number and a person’s risk of cancer

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Genetik hastlıklar: Hemofili

Hemofili, kanın pıhtılaşma bozukluğu hastalığıdır ve en yaygın görülen kalıtsal hastalıklardan biridir. Sağlıklı bir kişi hafif yaralandığında kan vücut tarafından üretilen Pıhtılaşma faktörü VIII ve Pıhtılaşma faktörü IX ile pıhtılaştırılarak kanama kısa sürede kendiliğinden durur. Hemofili hastalarında ise pıhtılaşma faktörlerinin kısmen veya tamamının eksikliği nedeni ile kan pıhtılaşamaz veya pıhtılaşma çok yavaş gerçekleşir.

Hemofili çeşitleri

Hemofili, X Kromozomu hastalığıdır. Hastalık X Kromozomu üzerinden bulunan ve Pıhtılaşma faktörlerini sentezlemeden sorumlu FVIII ve FIX genlerin mutasyonlarından kaynaklanır. Çocuklarda görülen hemofili vakalarının yaklaşık yarısı, ebeveynlerden alınan mutasyonlu genlerden, diğer yarısı da ilgili genlerde spontan oluşan mutasyonlardan kaynaklanır.

Hemofili A ve Hemofili B olmak üzere iki temel hemofili tipi vardır:

  • Hemofili A, tüm hemofili vakalarının yaklaşık yüzde 80 ila 85’ini oluşturur ve Pıhtılaşma faktörü VIII eksikliğinden kaynaklanır.
  • Hemofili B, daha az yaygın olan formudur. Hemofili vakalarının yaklaşık yüzde 20’sini oluşturur ve pıhtılaşma faktörü IX eksikliğinden kaynaklanır(Not: Bu forma Noel faktörü, ya da Noel hastalığı da denir)

Bir başka kan pıhtılaşma bozukluğu türü 12. kromozomda bulunan VWF-Genindeki mutasyondan kaynaklanan Von-Willebrand-Juergens Sendromu dur. Hastalığa sebep olan mutasyon VWF-Genin 12p13.3. lokasyonunda bulunur. Tip1, Tip2, ve Tip 3 olmak üzere üç farklı formu vardır. En hafif formu Tip1, en ağır formu Tip 3 dür. Erkek ve kadınlarda eşit sıklıkta görülür.

Hastalığın belirtileri

Hemofilinin en sık görülen semptomu kanamadır. Kanama eğilimi, kandaki pıhtılaşma faktörlerinin miktarına bağlı olarak kişiden kişiye değişir. Semptomların şiddeti hastalığın formuna göre farklı olsa da hem Hemofili A, hem de Hemofili B de aşağı yukarı aynıdır. Her iki formda pıhtılaşma faktörünün miktarı hastalığın şiddetini belirler. Pıhtılaşma faktörü ne kadar eksikse etkileri de o kadar ciddi olur.

Hastalık kendini dört farklı şekilde gösterir

  • Sub hemofili (% 25-50)
  • Hafif hemofili (% 5-25)
  • Orta derece hemofili (%1-5)
  • Şiddetli hemofili (< %1)

Sub Hemofilide genellikle herhangi bir şikayeti yoktur. Hafif Hemofilide genelde günlük hayatta hiçbir belirti olmamakla birlikte herhangi bir cerrahi müdahalede sırasında kanama sağlıklı insanlara göre daha fazladır. Her ikisinde spontan kanamalar nadiren görülmekle birlikte, ciddi yaralanmalar veya operasyonlarda yaralar genellikle daha uzun süre kanar. Orta Derece Hemofilide küçük yaralanmalar ağır kanamalara neden olabilir. Şiddetli Hemofilide durum oldukça ciddidir. Kanamalar sebepsiz olarak ortaya çıkar, küçük yaralanmalardan sonra bile dışarıya, dokulara, kaslara eklemlere ağır kan akışı olabilir. ve bu kanamalara bağlı olarak eklemlerde ağrılar(hemartroz) ortaya çıkar.(1)

Çocuklarda durum: Çocuklarda ilk kanama genellikle yaşamın ilk yıllarında, çocuk bağımsız olarak aktif hale geldiği yıllarda ortaya çıkar. İlk belirtiler çoğu zaman çocuklukta vücutta çürüklerin oluşması ile(hematomlar) fark edilir. Bu dönemde küçük yaralanmalar bile dokuda ve özellikle eklemlerde yoğun kanamaya neden olabilir. Bu tür yaralanmalar tedavi edilmezse vücutta deformasyona neden olabilir. Dil, boyun ve ağız tabanındaki kanamalar oldukça tehlikelidir. Bu kanamalar solunum yollarını daraltabilir. Bu tür kanamalar hızlı ve yoğun bir tedavi gerektirir. Bazı çocuklarda ise ilk belirtiler doğumdan önce göbek kordonu kanaması şeklinde kendini gösterir.

Hemofilinin genetik nedenleri

Hemofili, genetik bilginin depolandığı cinsiyet kromozomları üzerinde bulunan FVIII ve FIX adında iki gende meydana gelen mutasyonlardan kaynaklanır.

Açıklama: Kadınlar iki adet cinsiyet kromozomu vardır ve bunların her ikisi de X Kromozomudur. Kadınlarda iki adet X Kromozomu olduğu için FVIII ve FIX genlerinden de ikişer adet bulunur. Burada yeri gelmişken hemen belirtelim, her genden iki tane bulunması kadınları hastalıklar konusunda avantajlı hale getiriyor. Zira genlerden birinin bozuk olması durumunda diğer gen kişinin normal yaşantısını devam ettirmesine yetiyor. Yani kadınlarda her genin bir yedeği vardır denebilir. (Not: Bu durum her hastalık için geçerli değil. Örneğin Huntington hastalığında kişinin sağlıklı bir yaşam sürebilmesi için iki genin de sağlıklı olması gerekiyor.)

Erkeklerde de iki adet cinsiyet kromozomu vardır. Erkeklerdeki cinsiyet kromozomunun kadınlardakinden farkı birinin X diğerinin Y Kromozomu olmasıdır. Kadınlarda her bir genin yedeği bulunurken erkeklerde her genden sadece bir adet vardır ve bu durum erkekleri genetik hastalıklar konusunda kadınlara göre daha korumasız hale getirir.

İki kalıtım biçimi vardır

Hemofili X Kromozomuna bağlı kalıtsal bir hastalıktır, bu nedenle hemofilinin sebebi anneden de kaynaklanabilir, babadan da. Bazı durumlarda ise her ikisinden de kaynaklanabilir. Şimdi hangi durumlarda hasta, hangi durumlarda sağlıklı, hangi durumlarda ise sağlıklı ama taşıyıcı olunur ona bakalım.

  • Baskın(Dominant) kalıtım: İki genden sadece biri mutasyona uğramış olsa bile baskın bir genetik eğilimden bahsedili. Bu durumda kişi hasta olur. Baskın kalıtımda sağlıklı kopya mutasyona uğramış gen tarafından reddedilir.
  • Çekinik (Resesif) kalıtım: İki genden sadece biri mutasyona uğramışsa bu durum hastalığına yol açmaz. Hastalık sadece her iki gende mutasyona uğradığında ortaya çıkar.

Açıklama: Resesif kalıtımda, pıhtılaşmayı sağlayan iki genden birisinin sağlıklı olması kişinin sağlıklı olması için yeterli. Ama bu durum sadece kadınlar için geçerlidir. Çünkü yukarıda da belirtildiği gibi kadınlarda iki adet X Kromozomu bulunmakta ve bu kromozomlardan herhangi birinde sağlıklı FVIII ve FIX geni bulunması diğerinin eksikliğini dengeler.

Erkeklerde bir adet X Kromozomu vardır ve eğer bu kromozomda bulunan FVIII ve FIX genlerinden biri hemofili mutasyonu taşıyorsa kişinin hasta olması kaçınılmazdır. Çünkü erkeklerde bir genin eksikliğini dengeleyecek ikinci bir gen yoktur.

Kısaca özetleyecek olursak, erkekler hemofili konusunda kadınlara göre daha büyük risk altındadır. Çünkü erkeklerde hemofiliye sebep olan genin sadece bir kopyası var. Kadınlar ise tek mutasyonlu gen ile sağlıklı olarak yaşamaya devam eder ama taşıyıcı oldukları için bu geni çocuklarına aktarırlar.

Şimdi hangi durumlarda hasta, hangi durumlarda sağlıklı ve hangi durumlarda sağlıklı ama taşıyıcı olunur, şekillerle anlatmaya çalışalım.

Hemofili baba ve sağlıklı anneden doğan çocuklar

Hemofili baba ile sağlıklı bir anneden doğan çocuklar ister kız, ister erkek olsun hepsi sağlıklı bir yaşam sürerler. Ancak kız çocukları babadan kusurlu bir X Kromozomu aldığı için taşıyıcı olacaklardır. Ayrıca ileride bu kızlardan doğacak olan çocuklar risk altındadır.

Sağlıklı baba ve taşıyıcı anneden doğan çocuklar

Sağlıklı baba ve taşıyıcı anneden doğan kız çocuklar %50 oranında taşıyıcı, %50 oranında sağlıklı olma olasılığı vardır. Erkek çocukların %50 hemofili hastası, %50 sağlıklı olma ihtimali var.

Hemofili baba ve taşıyıcı anneden doğan çocuklar

Hemofili baba ve taşıyıcı anne çok seyrek rastlanan bir durumdur. Bunlardan doğan kız çocukların %50’sinin hemofili hastası, %50′ sinin taşıyıcı olma olasılığı var. Erkek çocuklarda durum biraz farklı. Bunların %50’sinin hemofili hastası, %50’sinin sağlıklı olma ihtimali var. Özetle söylemek gerekirse, bu evliliklerden doğan çocukların sadece % 25’nin sağlıklı olma ihtimali var. Tabii bu sadece erkek çocuklar için geçerli. Geri kalan %75’lik oran ya hasta, ya da taşıyıcı olacaktır.

Kalıtım mı yoksa kendiliğinden mutasyon mu: Yapılan araştırmalar hemofili vakalarının yaklaşık üçte ikisinin ebeveynden kalıtsal olarak geçtiğini, üçte birinin ise yaşamın herhangi bir evresinde FVIII veya FIX genlerinde kendiliğinden meydana gelen mutasyonlardan kaynaklandığını gösteriyor. (Not: eğer ailede sadece kız çocuklar dünyaya gelirse genetik mutasyon birkaç nesil boyunca kesfedilmeden gizli kalabilir.)

Hemofili sadece erkekleri etkileyen bir hastalık değildir

Birçok insan Hemofilinin sadece erkekleri etkileyen bir hastalık olduğuna inanır. Evet bu birkaç istisna dışında doğru. Ancak kadınlar da hemofiliyi çocuklarına geçebilir. Bunun tıbbi terimi Taşıyıcı dır(conductors). Çoğu taşıyıcıda semptomlar görülmez, cok az bir kısmında hafif hemofili derecesinde kan pıhtılaşması ile ilgili sorunları olabilir.

Bir kadın aşağıdaki kriterlere uyuyorsa kesin taşıyıcıdır 

  • Hemofili olan bir babanın kızı ise
  • Hemofili olan bir oğlu varsa ve en az bir diğer aile üyesinde de hemofili varsa (erkek kardeş, anne büyükbabası, amca, yeğen veya kuzen)
  • Hemofili olan bir oğlu varsa ve hemofili genini taşıyan başka bir aile üyesi olduğu biliniyorsa(Örneğin; anne, kız kardeş, anneanne, teyze, yeğen veya kuzen)
  • Hemofili hastası iki veya daha fazla oğlu varsa

Bir kadın aşağıdaki kriterlere uyuyorsa muhtemelen taşıyıcıdır 

  • Hemofili olan bir oğlu varsa ama başka bir aile üyesinin hemofili yoksa veya hemofili geninin taşıyıcısı ise
  • Bir erkek kardeş, amca veya diğer erkek akrabada hemofili varsa
  • Anneye veya bir kadın akrabadan birine taşıyıcı teşhisi konmuşsa

Bir kadın aşağıdaki kritere uyuyorsa taşıyıcı değildir 

Biyolojik babası sağlıklı, ancak babanın erkek akrabalarında hemofili varsa o kadın taşıyıcı değildir.

Bu belirtiler taşıyıcı olma ihtimalini güçlendiriyor

Taşıyıcılarda eksik pıhtılaşma faktörünün tipik belirtileri

  • Hafif çarpmalardan sonra mavi lekeler oluşuyorsa
  • Şiddetli ve uzun süren adet kanamaları varsa
  • Sık sık burun kanaması varsa
  • Diş tedavilerinde sonra uzun süren kanamalar oluyorsa
  • Doğum sırasında ve sonrasında ağır kanamalar oluyorsa
  • Ameliyat sırasında dikkat çekici kanamalar oluyorsa

En güvenli yol genetik test yaptırmak

Kendinizde veya bir yakınınızda Hemofili olduğu konusunda şüpheniz varsa, bunu anlamanın en kesin ve güvenli yolu genetik test yaptırmaktır

İlaçlı tedavi mümkün

Piyasada tablet, ampul, sprey şeklinde satılan etkili ve güvenli ilaçlar bulunmaktadır. Bunlar kanamanın çeşidine göre değişmektedir. Bu ilaçların, çeşitli yan etkileri olabilmekte, bu yüzden mutlaka doktor kontrolünde kullanılmalıdır. Ayrıca birçok firma ve araştırma enstitüsü bu konuda farklı ilaçlar geliştirmek için yoğun çalışmalar yapıyor. örneğin, Bayer firması farklı prensiplerle çalışan Pıhtılaşma faktörü VIII ve anti-TFPI Antikörper konusunda çalışmalar yapıyor.(2)

Genetik tedavi konusunda da çalışmalar sürüyor

Genetik Tedavi konusunda da çeşitli çalışmalar yürütülüyor. Bunlardan birinin klinik faz I / II çalışmaları sonuçlandı.

New England Journal of Medicine dergisinin Aralık 2017 sayısında yayınlanan bu çalışmada, Hemofili B olan ve bu nedenle yeterince kan pıhtılaşma faktörü IX (FIX) oluşturamayan veya hiç oluşturamayan 10 erkeğe araştırma amaçlı gen tedavisi uygulandığı ve hastaların altı aydan bir buçuk yıla kadar takip edildiği ve bu süre zarfında, 10 hastanın 9’unda hiç kanamanın olmadığı, 10 hastanın 8’nin kan pıhtılaşma faktörüne ihtiyaç duymadığı, 2 hastanın ise çok az miktarda pıhtılaşma faktörüne ihtiyaç duyduğu rapor edildi.(3)

New England Journal of Medicine dergisinin Ocak 2020 sayısında yayınlanan başka bir makalede ise gen tedavisi ile F8 genindeki hatanın düzeltigi ve bu yolla 13 Hemofili A hastasının 3 yıldan fazla şiddetli kanamalarının durduğu rapor edildi.(4)


Benzer konuda hazırlanmış diğer yazılar


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne

++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. Querschnitts-Leitlinien (BÄK) zur Therapie mit Blutkomponenten und Plasmaderivaten
  2. Genchirurgie gegen Bluterkrankheit Neue Therapieansätze für Erbkrankheiten
  3. Hemophilia B Gene Therapy with a High-Specific-Activity Factor IX Variant
  4. Multiyear Follow-up of AAV5-hFVIII-SQ Gene Therapy for Hemophilia A

Konu ile ilgili diğer yayınlar

  1. Barthels M, Bergmann F, Czwalinna A. Faktor VIII. In: Barthels M, ed. Das Gerinnungskompendium. 2rd ed. Stuttgard: Gerog Thieme Verlag; 2012:474-491.
  2. Barthels M. Hämophilie A und B. In: Barthels M, ed. Das Gerinnungskompendium. 2rd ed. Stuttgard: Gerog Thieme Verlag; 2012:107-120. Universitätsklinikum Ulm Zentrale Einrichtung Klinische Chemie Leistungsverzeichnis Seite: 4 von 4 Stand: 13.05.2019 Druckdatum: 13.05.2019 /
  3. Franchini M, et al. Acquired Hemophilia A: A concise review. Am J Hematol. 2005;80:55–63.
  4. O’Donnell J, et al. High prevalence of elevated factor VIII levels in patients referred for thrombophilia screening: role of increased synthesis and relationship to the acute phase reaction. Thromb Haemost. 1997;77:825-828.
  5. Verbruggen B, et al. Diagnosis of factor VIII deficiency. Haemophilia. 2008; 14 Suppl 3:76-82.
  6. Kyrle PA, et al. High plasma levels of factor VIII and the risk of recurrent venous thromboembolism. N Engl J Med. 2000;17;343(7):457-62.
  7. Huth-Kühne A, et al. International recommendations on the diagnosis and treatment of patients with acquired hemophilia A. Haematologica. 2009;94:566-575. 8. Miller CH. Laboratory testing for factor VIII and IX inhibitors in haemophilia: A review. Haemophilia. 2018;24:186–197.

Şeker, meme kanseri için büyük risk oluşturuyor.

Meme kanseri gerek ülkemizde gerekse dünyada kadınlarda görülen en yaygın kanser türüdür. Türkiye’de her yıl 30 bin kadının meme kanseri olduğu tahmin ediliyor. Yapılan istatistikler her kadının 85 yaşına kadar meme kanserine yakalanma riskinin yaklaşık % 12 olduğunu gösteriyor(her 8 kadından 1’i).

Aşağıda iki bölümden oluşan bir makale bulunmaktadır. Birinci bölümde kalıtsal meme kanserine sebep olan en tanınmış BRCA1 ve BRCA2 genleri hakkında önemli bilgiler yer alırken ikinci bölümde Kanser-Şeker-Metastaz arasındaki ilişki anlatılıyor.

1. Bölüm

Kalıtsal meme kanseri

Meme kanseri oluşumu ve gelişiminde birçok genetik ve epigenetik faktörler rol oynamaktadır. Meme kanseri vakalarının yaklaşık % 20’sinin genetik sebeplerden kaynaklandığı, bunun da yaklaşık % 5 ile % 10’nun Monogenik* kaynaklı olduğu biliniyor

Kalıtsal monogenik meme kanserine ek olarak multifaktöriyel (polijen), yani kısmen kalıtsal sebeplerden kaynaklanan meme kanserleri de bulunmaktadır.

Bilim ve gen teknolojisindeki gelişmeler her geçen gün meme kanserine sebep olan yeni genler ve bu genler üzerinde bulunan farklı mutasyonlar ortaya çıkarıyor. Umut veren bu gelişmeler aynı zamanda bu mutasyonların yüksek mi, yoksa düşük mü penetrasyon gücüne sahip olduğunu da anlamamıza ayrıca olanak sağlıyor.

Artık geldiğimiz noktada meme kanserine sebep olan birçok gen ve bu genler üzerinde birçok mutasyonun var olduğunu biliyoruz.

Meme kanseri için yüksek risk oluşturan genler: BRCA1 ve BRCA2

Kalıtsal meme kanserlerinin en yaygın sebeplerinden biri de BRCA1 ve BRCA2 genlerinde meydana gelen mutasyonlardır. Bu iki genin sebep olduğu meme kanseri tüm meme kanserleri vakalarının %50 ile %60’nı oluşturuyor. Bu mutasyonların toplumda görülme sıklığı ise 1:400’dür.

Hemen belirtelim, Meme Kanseri Geni olarak bilinen bu iki gen bir Onkogen değildir, aksine DNA tamir mekanizmasında görev alan genlerdir, yani asıl görevleri zarar görmüş DNA ları tamir ederek kanseri engellemektir. Başka bir ifade ile genin mutasyonsuz hali kanseri önlerken, mutasyonlu hali meme kanserine sebep oluyor.

BRCA1 için yaklaşık 1000 farklı mutasyon tanımlanırken, BRCA2 için bu rakam yaklaşık 800’dür. Yine hemen belirtelim bu genlerde meydana gelen her değişiklik kanser anlamına gelmiyor.

Araştırmalar, BRCA1 geninde meme kanseri riski oluşturan 3 bölge (breast cancer cluster regions, BCCR), yumurtalık kanseri riski oluşturan 1 bölge (ovarian cancer cluster region, OCCR), BRCA2 geninde ise en az 3 BCCR ve en az 3 OCCR olduğunu gösteriyor.(1)

  • Meme ve / veya yumurtalık kanseri olan bir ailede eğer BRCA1 geninde bir mutasyon varsa, aile bireyleri ömür boyu % 80’e varan meme kanseri, % 55’e varan yumurtalık kanseri riski taşımaktadır.
  • BRCA2 geni için bu risk biraz daha düşüktür. Bu genlerde meydana gelen mutasyonlar Jinekolojik tümörler dışında prostat ve pankreas kanseri riskinde de bir miktar artışına sebep oluyor.
Kanser/OrganGenel riskBRCA1BRCA2
Meme/Kadın% 12% 50-80% 40-70
Yumurtalık% 1-2% 24-40% 11-18
Meme/Erkek% 0,1% 1-2% 5-10
Prostat% 15< % 30> % 39
Pankreas% 0,5% 1-3% 2-7

BRCA1 geninde meydana gelen değişiklikler genellikle belirli tümör özellikleriyle ortaya çıkar. Örneğin; Üçlü Negatif Meme Kanseri bunlardan biridir(triple negative breast cancer (TNBC)). Bu kanser türüne negatif denmesinin sebebi üzerinde Östrojen hormon reseptorü(ER), Progesteron hormon reseptoru (PR) ve Human epidermal büyüme faktörü reseptörleri(HER2) yoktur. Yani bu tümörlerlere hormon tedavisi uygulanamaz, çünkü hormonları yakalayacak reseptörlere sahip değildir. Bu yüzden bu tümörlerle mücadele ışın tedavisi yöntemi ile yapılır.

Kadınlarda BRCA1 ve BRCA 2 genlerindeki mutasyonlar yaşa bağlı olarak değişiklik gösterebiliyor.

BRCA1/2 geninde mutasyon bulunan kadınların meme kanserine yakalanma riski yaşa bağlı olarak değişebiliyor. BRCA1 geni için bu risk 40 yaşından itibaren her yıl için yaklaşık % 3 artarken, özellikle 45 ve 49 yaş arasında risk en yüksek seviyelere ulaşıyor. Buna ek olarak mutasyonlu BRCA1 geni taşıyan kadınlar birinci kanser vakasından bağımsız olarak 15 yıl içerisinde % 30’üzerinde ikinci bir kanser riski de taşıyorlar. Yumurtalık kanseri riski biraz daha geç yaşlarda başlıyor.

BRCA2 genin için meme kanseri riski yaş arttıkça sürekli yükselirken yumurtalık kanseri riski 60’li yaşlarda azalıyor

Erkeklerde durum

BRCA1 veya BRCA2 genlerinden birinde mutasyonlu erkeklerin genel nüfusa göre prostat kanseri riski daha yüksektir. Buna ek olarak, BRCA2 mutasyonlu erkeklerin genel nüfusa göre meme kanseri riski % 6 daha fazladır. BRCA1 mutasyonlu erkeklerde bu oran % 1-2 dir(2).

Kimler test yaptırmalı: Yapılan birçok bilimsel araştırma kimlerin Genetik Risk taşıdığı ve Risk Kriterlerinin ne olduğu büyük ölçüde belirlendi.

Aile bireyleri genetik test yaptırmalılar eğer ailede:

  • en az 3 kadın meme kanseri ise (hastalığın yaşı ne olursa olsun)
  • en az 2 kadın meme kanseri ve bunlardan 1’i 51 yaşından önce ise
  • en az 1 kadın meme kanseri, 1 kadın yumurtalık kanseri ise
  • en az 1 kadın meme ve yumurtalık kanseri ise
  • en az 2 kadın yumurtalık kanseri ise
  • en az 1 kadın 41 yaşın altında yumurtalık kanseri ise
  • en az 1 kadın 51 yaşın altında ikili meme kanseri ise
  • en az 1 kadın 36 yaşın altında tek taraflı meme kanseri ise
  • en az 1 erkek meme kanseri ve 1 kadın meme veya yumurtalık kanseri ise
  • en az 1 erkek meme kanseri ise

Yukardaki kriterlere uyan aile bireylerinin BRCA1 ve BRCA2 genlerinin genetik analizi bir genetik uzmanı tarafından yapılmasında fayda vardır.

(Monogenik mutasyon*: Tek gende meydana gelen bir mutasyondur. Genellikle yumurta döllendikten sonra başlayan, hücre bölünmesi ile tüm hücrelere yayılan ve doğumdan sonra da devam eden kalıtsal bir rahatsızlıktırDoğumla birlikte Monogenik bir mutasyon taşıyan bir kadın mutlaka günün birinde meme kanserine yakalanacak diye bir kural olmasa da yüksek risk grubu içinde oldukları söylenebilir.)

2. Bölüm

Kanser hücreleri şekeri çok sever. Özellikle fruktozu

Şeker ve kanser arasında yakın bir ilişki olduğu, kanserli hücrelerin şekeri, özellikle de fruktozu sevdiği biliniyor. Şeker alımıyla birlikte kanda insülin seviyesinin yükselmesi kanserli hücrelerin en sevdiği ortamın oluşmasına sebep oluyor ve bu ortam pasif durumdaki kanserli hücreleri aktif hale geçirerek akciğerlerde metastaz riskinin önemli ölçüde artmasına sebep oluyor(3).

Şeker neden tehlikeli

Şeker bütün hücreler için iyi bir enerji kaynağıdır. Sağlıklı hücreler şekeri kandaki oksijeni kullanarak mitokondrilerde enerjiye çevirirken, kanserli hücrede mitokondriler çalışmadığı için alınan şeker kanserli hücrenin çoğalmasında kullanılır.

Kanserli hücreler çoğalırken bir taraftan da Laktik asit üretirler ve laktik asit üretimi arttıkça bir süre sonra ortam asidik olur ki, bu kanserli hasta için iki kötü durumun oluşmasına sebep olur. Birincisi asidik ortam hem sağlıklı hücreleri, hem de kanser hücrelerini sıkı bir şekilde bir arada tutan kollajen yapının bozulmasına sebep olur. Kolajen yapının bozulması ile birlikte hücreler arasındaki bağ zayıflar ve kanserli hücrelerin vücutta serbestçe hareket etmesinin önu açılır. Metastaz denilen olay tamda budur.

Ortamın aşırı asidik olmasının ikinci bir dezavantajı ise bağışıklık sisteminin işlevsiz hale gelmesi. Asidik ortam, kanserli hücreyi adeta bir zırh gibi koruyarak vücudun doğal savunucuları olan antikorların kanserli hücreye ulaşarak onlar ile mücadelesini engeller.

Şeker, meme kanseri vakalarında tümörlerin akciğere sıçramasına sebep oluyor.

Texas Üniversitesi M.D. Anderson Kanser Merkezi tarafından yapılan ve 1 Ocak 2016 tarihli „Cancer Research“ dergisinde yayınlanan araştırmada şekerin 12-lipoksigenaz(12-LOX) adlı enzimin aktivitesini artırarak tümörün büyümesi ve dağılmasını (metastaz) teşvik ettiği tespit edildi. Ayrıca kesin olmamakla birlikte fazla şekerin doymamış bir yağ asiti olan 12-HETE‘nin meme kanseri tümörüne bağlanmasını sağlayarak tıpkı 12-lipoksigenaz’de olduğu gibi kanserli hücrelerin hem aktif hale geçmesini, hem de dağılmasını yani metastazıyı teşfik ettiği tahmin ediliyor.

Bu araştırma için yapılan deneyden de kısaca bahsetmeden geçmeyelim. Deney fareler ile yapıldı ve fareler dört farklı diyet grubuna ayırıldılar. Gruptaki farelere 6 ay boyunca çeşitli derecede Sakkaroz(çay şekeri) ve Fruktoz(meyve şekeri) içeren yiyecekler verildi.

Sonuç: Altı ayın sonunda hem yüksek Sakkaroz hemde Fruktoz ile beslenen farelerde % 50 ile % 58 oranında daha fazla meme kanseri vakası görüldü. Ayrıca her iki gruptaki Akciğer metastazı oranı Nişasta grubundaki farelere göre ki, bu grup kontrol grubu, daha yüksek çıktı.

Şeker, metastaz için yüksek risk oluşturuyor

Bu çalışma, Sakkaroz ve Fruktozun 12-LOX ve 12-HETE üretimini teşvik ederek meme kanserinin ortaya çıkmasında önemli bir risk faktörü oluşturduğunu göstermesi açısından önem arz ediyor.

Özelliklede endüstri ülkelerinde şeker ve şekerli gıda tüketiminin gittikçe artması halk sağlığı tehdit eden önemli bir faktör. Türkiye’de kişi başına yıllık şeker tüketimi 2016/2017 yılları için 32,16 kg ki, bu rakam hiç de az sayılmayacak bir miktar(4). Bu yüzden devletlerin şeker tüketimi konusunda halkı aydınlatmaları ve şeker tüketimini kısıtlayıcı halk sağlığı politikaları üretmesi gerekiyor.

Not: Her ne kadar bu araştırmada 12-LOX sinyal yolunun(signaling pathway) nasıl çalıştığı ortaya çıkarılsa da 12-HETE sinyal yolunun nasıl çalıştığı henüz tam olarak bilinmiyor.

Diyabet hastaları kansere daha yatkın

Diyabet ve prediyabet hastalarında yükselen insülin seviyesi ve buna bağlı gelişen insülin direnci, iltihaplanma reaksiyonlarını başlatarak uyku halindeki kanser hücrelerinin aktif hale geçmesi ve çoğalmasını teşvik edebiliyor. Bu konuda daha önce yapılan çalışmalar, vücutta inflamasyon yani iltihaplanma reaksiyonlarını teşvik eden şekerin kanser gelişiminde önemli bir rol oynadığını göstermişti. Ayrıca öncü diyabetin de göğüs ve kolon kanseri riskini yüksetiği belirlenmişti… (5)

Bu bağlamda düşünecek olursak diyabet ve öncü diyabet hastalarının olası bir kanser riskini minumuma indirmek için mutlaka şekerin kontrol altına alınması gerekiyor.

Sadece şeker değil fazla kilolar da sorun oluşturuyor

Tabii ki, insülin direncinden sadece şeker sorumlu değil. Kuzey Kaliforniya Duke Üniversitesi’nin yapmış olduğu bir çalışma aşırı kilolu diyabet hastalarının kanlarında, BCAA amino asitlerinin(Valin, İzolosin ve Losin) Metabolik atıkları bulundu. Araştırmacılara göre bu Metabolik atıklar hücre metabolimasını olumsuz etkileyerek insülin direncinin gelişmesine yol açıyor. Yani şişman kişilerin hem zengin proteinle, hemde yüksek yağlı gıdalar ile beslenmeleri bir traftan insülin metabolizmasının bozulmasına sebep olurken aynı zamanda kansere de davetiye çıkarıyor. (6).

Şeker yoksa – kanser de yok

Bu söylem pek yeni sayılmaz. Sağlıklı kalmak için şeker ve şekerli gıdaların aşırı tüketiminden kaçınmak, çok fazla protein tüketmemek, kesinlikle fazla yağlı yiyeceklerden uzak durmak, sigara içmemek ve spor yaparak normal vücut ağırlığını korumak gerekiyor. Bu basit önlemler bile sadece kanser riskini azaltmakla kalmıyor aynı zamanda kendimizi günlük yaşamda çok daha rahat hissetmemizi sağlıyor. Çünkü şeker sadece kanser riskini arttırmakla kalmıyor aynı zamanda, diyabet, kemik ve eklemlerde kireçlenme, eklem iltihapları, diş çürümesi, kalp damar hastalıkları gibi daha birçok kronik hastalığa da yol açıyor.

Kalıtsal meme kanserlerine sebep olan diğer genlerin listesi

Yukarda belirtildiği gibi kalıtsal meme kanserlerinin çoğunluğu BRCA1 ve BRCA2 genlerin den kaynaklanıyor. Bu iki gen, tüm meme kanserlerinin % 50-60 sorumlu. Bu iki gen dışında başka genlerde meydana gelen mutasyonlar da meme kanserine sebep oluyor.

Bunlardan Bazıları:

  • Kalıtsal meme kanserlerinin yaklaşık % 4’ü CHEK2 geninden kaynaklanıyor
  • RAD51C geni, kalıtsal meme kanseri hastalıklarının % 1-4’ünden sorumlu.
  • Son yıllara ait verilere göre, tüm kalıtsal meme ve yumurtalık kanseri hastalıklarının yaklaşık % 0.9’u RAD51D genindeki mutasyodan kaynaklanmaktadır.
  • PALB2 genindeki mutasyonun etkisinin % 0,6 ile 3,9 arasında olması bekleniyor (7). Başka bir araştırmada ise bu oran 50 yaşına kadar % 14, 50-70 yaşları arası % 35 (8).

Bu genlerin dışında başka genlerden kaynaklanan meme kanseleri de bulunmaktadır. Bu genlerden bazıları şunlardır: ATM, CDH1, NBN, TP53, MLH1, MSH2, MSH6, PMS2, BRCA1, BRCA2, TP53, ATM, CDH1, NBN, PTEN.


Benzer konuda hazırlanmış diğer yazılar


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. Association of Type and Location of BRCA1 and BRCA2Mutations With Risk of Breast and Ovarian Cancer
  2. Hochrisikogene BRCA1 und BRCA2
  3. A Sucrose-Enriched Diet Promotes Tumorigenesis in Mammary Gland in Part through the 12-Lipoxygenase Pathway
  4. Dünya, AB ve Türkiye şeker istatistikleri
  5. Prediabetes and the risk of cancer: a meta-analysis
  6. Interplay between Lipids and Branched-Chain Amino Acids in Development of Insulin Resistance
  7. Breast-Cancer Risk in Families with Mutations in PALB2
  8. Analysis of PALB2 Gene in BRCA1/BRCA2 Negative Spanish Hereditary Breast/Ovarian Cancer Families with Pancreatic Cancer Cases

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Alzheimerın ilk belirtileri gözlerde başlıyor

Demans hastalığı(bunama), Tau ve Beta-Amiloid adında iki proteinin beyinde birikmesi ile ortaya çıkar. Hastalıkla birlikte beyinde hücre ölümleri ve nöronlar arasındaki bağlantılar kopmaya başlar. Sinir hücrelerinin ölümü hastaları giderek daha unutkan, şaşkın ve dünyadan kopuk hale getirir. Birçok hastada huzursuzluk, agresif davranışlar veya depresif ruh hali görülür.

Hastalığın çeşitli formları var

Demansın çeşitli nedenlerden kaynaklanan farklı türleri vardır. Alzheimer bunlardan sadece biridir ve en yaygın görülen formudur. Tüm demans hastalarının % 60 ila 80’ini Alzheimer oluşturur.

Alzheimer’dan sonra en sık görülen ikinci demans hastalığı Lewy cisimcikli demans dır. Bu form, α-sinüklein proteinlerinin beyinde anormal katlanması ile gelişir. Bunların dışında inme ile ilişkili olan Vasküler demans ve bir başka form olan Frontal lob demansı bulunmaktadır. Ayrıca, ilerleyen yaşa bağlı olarak Hafif bilişsel bozulmalar(MCI) ile Parkinson ve Huntington hastalığı gibi bazı nörolojik hastalıklara bağlı olarak gelişen demans türleri de vardır.

Hastalığın yaygın semptomları arasında hafıza kaybı, düşünme zorluğu, oryantasyon bozukluğu ve diğer bilişsel gerilemeler bulunmaktadır. Hastalar bunun dışında görme problemleri, mekansal derinlik algısında problemler de yaşayabilmektedir. Bazı hastalarda okuma problemi, hareketli nesneleri izleme veya kontrast problemleri gibi optik problemler de görülür.

Araştırmalarda yeni stratejilere ihtiyaç var

Alzheimer, şu an için tedavi edilemeyen bir hastalıktır. Alzheimerın gerek nedenleri gerekse tedavisi ile ilgili yapılan araştırmalar genelde iki faktör ön planda tutularak yapılmaktadır. Bunlar, beyindeki nöronları tahrip eden ve bilişsel işlev bozukluğunun ortaya çıkmasına sebep olan Tau ve Beta-Amiloid proteinleri ile ilgili yapılan çalışmalardır. Yoğun araştırmalara rağmen, beyindeki sinir hücrelerinin kaybını durduracak bir ilaç henüz bulunamadı. Hastalık ilerledikten ve alzheimer bir kez ortaya çıktıktan sonra beyin hücrelerinin çöküşünü durdurabilmek hemen hemen imkansız gibidir. Hastalığın seyrini geciktirici ve semptomlarını hafifleteci ilaçlar olmasına rağmen bunların etkileri hem kısıtlı hem de hastaların sadece yüzde 50’sinde fayda göstermektedir.

Hastalığın tedavisinde erken teşhis çok önemli

Hastalığın ilk belirtileri ortaya çıkmadan çok önce, hatta onlarca yıl öncesinden beyin hasar görmeye başlamaktadır. Hastalığın tedavisinde erken teşhis çok önemli olmasına rağmen maalesef birçok vakada geç kalınmaktadır. Beyin hasarının erken saptanması hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak bakımından çok önemlidir.

Tehişte klasik yöntemler kullanılıyor: Hastaya alzheimer tanısı ancak bir dizi değerlendirme ve testten sonra konulabilmektedir. Bunlar bilişsel testler, aile üyeleri ile konuşma, fiziki muayene ve beyin görüntüleme tarama teknikleri gibi klasik sayılabilecek yöntemlerdir. Ama bu testlerin hiçbiri Alzheimer’ı %100 teşhis etmek için yeterli değildir. Zira bu testler ve beyin taramaları sadece demansın tipini daraltmaya, benzer semptomlar gösteren diğer hastalıkları ekarte etmeye yardımcı olur. Alzheimer için kesin teşhis ancak hasta öldükten sonra beyin dokusundan alınan örneklere yapılacak patolojik testler ile mümkündür.

Gözlerin durumu birçok hastalık hakkında bilgi veriyor

Göz muayenesi, Kardiyovasküler hastalıklar, İnme, Diyabet, Hipertansiyon, Multipl skleroz, Romatizmal hastalıklar, Parkinson, Cinsel yolla bulaşan hastalıklar, Deli dana hastalığı ve bazı Kanser türlerini teşhis etmede gerek duyuldukça kullanılmaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalar ile bu listeye Alzheimer da dahil edilmek üzere.(1),(2)(3),(4),(5),(6)

Alzheimer’ın ilk belirtileri gözlerde başlıyor

Gözdeki optik sinirler, beyni doğrudan gözün arkasına bağlar ve beyin gözün topladığı görsel bilgileri bizim anlayabileceğimiz bir resme dönüştürür. Beyin ile göz arasındaki bu ilişki birçok göz doktoru ve nörologun hep ilgi odağında olmuştur.

Son yıllarda yapılan çalışmalar ile alzheimer’ın erken safhasında yani hastalığın semptomları henüz ortaya çıkmadan yıllar önce, gerek gözün Retina tabakasında gerekse, Göz bebeklerinde bir takım değişiklikler olduğu tespit edildi. Bu önemli bulgunun hastalığın erken teşhisi ile ilgili yapılan çalışmalarda yeni bir dönüm noktası olacağı kesin. Bu araştırmalar her ne kadar şimdilik oldukça küçük çaplı münferit çalışmalar olsa da ileride yapılacak daha büyük çalışmalara zemin hazırlaması açısından oldukça anlamlı.

Araştırmalarda iki görüntüleme tekniği kullanıldı

Hastalığın erken teşhisi ile ilgili yapılan bu çalışmaların bir kısmı göz içinde kan akışı değişikliklerini tespit etmeye yarayan ve oldukça hızlı sonuç alınan Optik koherens tomografi (OCT) adında bir teknikle yapıldı. (Birçok oftalmolog(göz bilimci), muayenehanesinde bu testi yapacak temel teknik donanıma sahip olmakla birlikte bu testleri alzheimer tanısında rutin olarak kullanmak şimdilik erken görünüyor!)

Araştırmalarda kullanılan bir başka teknik ise oldukça yeni sayılabilecek bir teknoloji. Fluorescence lifetime imaging ophthalmoscopy (FLIO) adı verilen bu görüntüleme tekniği ile retinada beta-amiloid plakları ölçüldü. (Bilindiği gibi bu plaklar aynı zamanda Alzheimer hastalarının beyninde de birikiyor.)

İki örnek araştırma

  1. Gözün retina tabakasında meydana gelen değişiklikler ile ilgili yapılan çalışma: Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından yapılan ve Kasım 2018 tarihinde JAMA Oftalmoloji dergisinde yayınlanan araştırmada hastaların beyninde tipik plaklar birikmeye başladığında retina tabakasının inceldiği ve retinanın geniş bir alanında kan damarlarının bulunmadığı tespit edildi(7). Bunun neden böyle olduğu şimdilik tam olarak bilinmiyor ama muhtemelen bu durum Retina ve Merkezi sinir sisteminin birbiriyle sıkı sıkıya bağlantılı olmasından kaynaklanıyor olabilir.
  2. Göz bebeği ile ilgili yapılan çalışma: San Diego Üniversitesi tarafından yapılan ve Kasım 2019 tarihinde Neurobiology of Ageing dergisinde yayınlanan araştırmada hastaların göz bebeklerinin daha genişlemiş olduğu tespit edildi.

Açıklama: Göz bebeklerinin reaksiyonları, Locus Coeruleus denilen bölge tarafından kontrol edilir. Beyin sapında yer alan ve nöron kümelerinden oluşan bu bölge, bilişsel işlevlerin uyarılmasından ve düzenlenmesinden sorumludur. Bu alan aynı zamanda göz bebeklerinin genişlemesini kontrol eden bölgedir.

Araştırmada hastalığın ilk evrelerinde Tau Proteini’nin ilk olarak bu bölgede birikmeye başladığı tespit edildi ve buradan yola çıkılarak göz bebekleri ile alzheimer arasında bir ilişki olabileceği konusunda bir hipotez geliştirildi. Bu hipotezin doğru olup olmadığını kontrol etmek amacı ile sağlıklı ve Alzheimer riski yüksek olan yani Locus Coeruleus’a Tau Proteini birikmeye başlamış kişilerden oluşan iki grup incelemeye alındı.

Sonuç olarak her iki gruptan aşağı yukarı aynı veriler elde edilse de, hafif bilişsel bozukluğu olan bireylerin, yani beynin Locus Coeruleus bölgesinde Tau Proteini birikmeye başlamış grubun göz bebeklerinde daha fazla genişleme olduğu bulundu.(8)

Alzheimer riskini önceden belirlemede yeni yöntem: Göz testi

Dünyada 35 milyon, Türkiye’de ise 400 bin Alzheimer hastası olduğu tahmin ediliyor. Alzheimerı erken teşhis etmemize veya anlamamıza yardımcı olabilecek şimdilik herhangi bir rutin göz testi yok. Ancak göz ve beyin dokuları arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmalar heyecan verici ve bu konuda büyük potansiyel olduğunu gösteriyor. Yakın bir gelecekte genetik olarak risk grubunda bulunanlar ile hafif bilişsel bozukluk başlamış olanlar, hatta semptomlar daha henüz ortaya çıkmamış olanlar herhangi bir göz doktorunda yapılacak basit bir göz testi ile Alzheimer riski taşıyıp taşımadığını öğrenebilecek.


Benzer konuda hazırlanmış diğer makaleler


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. The eye and the heart
  2. Retinal Microvascular Changes and Risk of Stroke
  3. Visual Symptoms During Hypoglycemia: A Case Series
  4. Ocular manifestations of rheumatic diseases
  5. Assessing Retinal Structure in Patients with Parkinson’s Disease
  6. Prion Seeds Distribute throughout the Eyes of Sporadic Creutzfeldt-Jakob Disease Patients
  7. Association of Preclinical Alzheimer Disease With Optical Coherence Tomographic Angiography Findings
  8. Pupillary dilation responses as a midlife indicator of risk for Alzheimer’s disease: association with Alzheimer’s disease polygenic risk

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Hücre dönüşümü aterosklerozda kalp krizine karşı koruma sağlıyor

Ateroskleroz, ya da halk arasında bilinen adıyla “Damar Sertliği” atardamarların(arterler) iç katmanlarına yerleşen plakların (yağ, kolesterol ve moleküler partiküller) birikmesi ile gelişen ve zamanla damarın daralarak tıkanmasına sebep olan bir hastalıktır.

Hastalığın etkisi hangi damarları etkilediğine bağlı olarak değişir. Hastalığın en sık rastlanan ve korkulan sonucu kalp krizi ve felçdir.

Plakların damarın iç katmanları arasında aşırı birikmesi bazen dokunun yırtılmasına ve plakların kana karışarak daha ince damarların tıkanmasına sebep olur. Bazen plakların bulunduğu doku hiç yırtılmaz. Böyle durumlarda arterin iç duvarı damar tamamen kapanana kadar şişmeye(Anevrizma) devam eder. Her iki durumda da damar tarafından beslenen organa yetersiz kan gitmiş olur. Eğer zamanında fark edilip önlem alınmazsa her iki durumda da kalp krizi ve inme gibi ciddi sağlık sorunları ortaya çıkar.

Hastalığın ilerleme hızında farklılık var

Hastalığın seyri kişiden kişiye farklılık göstermektedir. Örneğin dokunun yırtılarak plakların kan damarlarının içine dökülmesi bazı hastalarda çok erken safhada olurken, bazılarında oldukça geç safhada gerçekleşmektedir. Hatta bazı hastalarda damar tamamen tıkanana kadar bu yırtılma hiç gerçekleşmemektedir. Hastadan hastaya değişen bu durum bilim çevrelerinin ilgisini çekmesine rağmen şu ana kadar sebebin ne olduğu bilinmiyordu.

Yeni tedavi imkanlarının yolunu açacak bir araştırma

Her ne kadar sağlıksız beslenme, hareketsiz yaşam tarzı ve sigara alışkanlığı Aterosklerozun ortaya çıkmasında önemli rol oynasa da, hastalığın hızlı yada yavaş ilerlemesinde genetik faktörlerin rolü göz ardı edilemeyecek kadar önemli yer tutmaktadır. Ama şu ana kadar yapılan genetik çalışmalarda bu konuda hangi genlerin aktif rol aldığı, hangi biyokimyasal süreçlerin etkili olduğu tam olarak bilinmiyordu. Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kardiyovasküler Anabilim Dalı tarafından yapılan bir araştırma ile bu konudaki bilinmezlik büyük ölçüde aydınlığa kavuştu. Nature Medicine dergisinde yayınlanan bu araştırmada Ateroskleroz sürecinde hangi genin etkili olduğu da tespit edildi.

Aşağıda ayrıntılarını okuyacağınız bu araştıra hiç kuşkusuz ateroskleroz ve emboliye bağlı olarak gelişen kalp krizi riskini azaltmaya yönelik tedavilerde yeni bir başlangıç noktası olacak.

Hastalığın seyrini değiştiren hücre dönüşümü

Sağlıklı koşullar altında, arter duvarını oluşturan Düz kas hücreleri, damarın genişlemesini ve daralmasını kontrol eder. Düz kas hücreleri bu işlemi kan akışını ve kan basıncını düzenlemek için uzayarak ve büzülerek yapar.

Düz kas hücreleri Fibromiyozit lere dönüşüyor: Ateroskleroz başlayan kişilerde, plaklar damar duvarın alt katmanlarında birikerek damarın iç kısmının daralmasına sebep olur. Damarlarda plak oluşmaya başladığı zaman düz kas hücreleri plakların bulunduğu hasarlı bölgeye doğru ilerler. Bu aşamada vücut oluşan plakların artere girmesini önlemek için o bölgedeki kas hücrelerini Fibromiyozit lere dönüştürerek Lifli Kapsül(fibrous cap) denilen kese benzeri yapı oluşturur. Başka bir ifade ile Lifli Kapsül damarın iç katmanlarında kolesterol, yağ ve moleküler artıkları çepeçevre sararak onların etrafa dağılmasını önler, yani plakları stabilize eder. Lifli Kapsül ne kadar sağlam olursa yırtılma riski de o kadar az olur.

(Not: Aslında düz kas hücrelerinin ateroskleroz sırasında kendilerini başka bir hücreye dönüştürdüğü biliniyordu ama dönüşen yeni hücrelerin neye benzediği bilinmiyordu. Bu konudaki tahminler dönüşen hücrelerin hem faydalı, hem de iltihaplanmayı teşvik eden zararlı immün hücrelere dönüştüğü yönündeydi.)

Dönüşümün arkasında TCF21 geni var

Araştırmayı yapan Quertermous ve ekibi ateroskleroz sırasında düz kas hücresinden fibromiyozit e geçişi tetikleyen TCF21  adındaki geni de tanımlayarak bir adım daha ileri gittiler. Dahası, popülasyon çapında yapılan genomik çalışmalarda düz kas hücrelerinin gen aktivitesinin azaldığı, buna karşılık fibromositlere dönüşen hücrelerin gen aktivitesinin arttığı tespit edildi. Ayrıca gen aktivitesi fazla olan kişilerde kalp krizi riskinin daha az olduğu da belirlendi.

Aslında Quertermous daha önce yapmış olduğu bir çalışmada TCF21 genin koroner arter hastalık riski ile ilişkili olduğunu zaten tespit etmişti. Bu yüzden TCF21 geninin ateroskleroz sırasında düz kas hücresinden fibromiyozit e geçişinde de kilit bir oynayabileceğini düşündü ve bu teorinin doğru olup olmadığını test etmek için aterosklerozlu farelerde TCF21 genini devre dışı bıraktı. TCF21 geninin devre dışı bırakılması ile birlikte farelerde daha az sayıda Fibromiyosit Hücre ve aynı zamanda daha dayanıksız Lifli Kapsül oluştuğu görüldü.

Bu durum yukarıda belirtildiği gibi Lifli Kapsülün yırtılarak plakların damarın içine dökülmesine ve buna bağlı olarak kalp krizi ve inme riskinin yükselmesine neden oluyor.

Araştırmada „Lineage tracing“ adında bir teknik kullanıldı

Düz kas hücrelerinin nasıl dönüştüğü ve nereye göç ettiğini bulabilmek için lineage tracing(iz takibi) adı verilen bir teknik kullanılarak hücrelerin hareketi takip edildi. Bunun için ateroskleroz olan farelerin damarlarında bulunan düz kas hücreleri mikroskop altında kırmızı görünecek şekilde özel bir kimyasal madde ile etiketlendi. Daha sonra düz kas hücrelerinin nereye göç ettiği ve neye dönüştüğü kontrol edildi. İşlem sonunda kırmızı etiketli düz kas hücrelerin bazılarının, damardaki esas bulundukları bölgeden plakların bulunduğu bölgeye doğru göç ettiği tespit edildi.

Aynı deney insanlarda da tekrarlandı

Farelerden elde edilen bu sonuçların insanda bir karşılığının olup olmadığını anlamak için kalp nakli yapılan aterosklerozlu hastalardan doku örnekleri alındı. İnsan arterlerinden alınan bu hücrelere de tıpkı farelerde kullanılan metotlar uygulandı. Gerek düz kas hücrelerinin fibromositlere dönüşmesi, gerekse gen analizler sonuçları farelerden elde edilen sonuçlar gibiydi. Yani düz kas hücrelerinin gen aktivitesinin azalırken, fibromositlere dönüşen hücrelerin gen aktivitesinin arttığı bulundu.

Sonuç 

Kalp krizi ve inme gibi Ateroskleroza bağlı hastalıkların süresinin hastadan hastaya değişmesinin sebebi bu araştırma ile aydınlatılmış oldu. Buna göre düz kas hücrelerinin Fibromiyozit lere dönüşmesi ve bu dönüşümde TCF21 geninin aktivitesinin önemli olduğu bulundu.

TCF21 geninin koroner arter hastalığı oluşumunda oynadığı kilit rolün keşfi, muhtemelen tedavide yeni ve etkili yöntemler geliştirilmesine yardımcı olacak. Ancak, bu konuda adımlar atılmadan önce, TCF21 geninin bu dönüşüme moleküler düzeyde nasıl aracılık ettiği hakkında bilinmesi gereken daha çok şey var.


Benzer konuda hazırlanmış diğer makaleler 


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynak

Atheroprotective roles of smooth muscle cell phenotypic modulation and the TCF21 disease gene as revealed by single-cell analysis

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Kısa boy ile diyabet 2 riski arasında ilişki var !

Boy uzunluğu genellikle genetik faktörlere göre belirlenir. Bununla birlikte son yıllarda gerek çocuklarda gerekse yetişkinlerde farkedilir derecede boyda bir artış görülmektedir. Yapılan istatiksel çalışmalar boy ortalamasında en büyük artışın Hollanda’da olduğunu gösteriyor. Hollandalı erkekler 150 yıl öncesine göre 20 santimetre daha uzunlar ve ilginçtir ki, Hollanda dünyada kişi başına düşen süt ve süt ürünleri tüketiminde başı çekmektedir.[1][2]

Boydaki bu artış birçok araştırma ekibinin dikkatinden kaçmadı. Bu yüzden bir taraftan bu artışın nedenleri ve tıbbi etkileri analiz edilirken, diğer taraftan da boy ile hastalıklar arasında ilişkiler araştırıldı.

Boy uzunluğu veya kısalığı hastalık riskini etkiliyor mu ?

Yapılan çalışmalardan elde edilen bulgular boy ile Tip 2 diyabet ve Kanser arasında bir ilişki olduğunu gösteriyor. Bu konuda yapılan çalışmalarda elde edilen bu bulgular, uzun boyluların daha fazla kanser, kısa boyluların ise daha fazla Tip 2 diyabet riski taşıdığını gösteriyor.[3]

Aşağıda kısaca özetini okuyacağınız makalede kısa boy ile Tip 2 diyabet arasındaki bağlantının olduğu ve bunun olası sebepleri anlatılmaktadır. (Not: Uzun boy ile kanser riski arasındaki ilişkiye bu makalede değinilmeyecek, ancak bu konuda daha önce hazırlanmış bir makaleye buradan ulaşabilirsiniz. Link

Kısa boy Tip 2 diyabet üzerinde ne kadar etkili

Bu sorunun cevabını bulmak amacıyla Potsdam-Rehbrücke Beslenme Enstitüsü’nden Clemens Wittenbecher ve meslektaşları 2.662 Alman katılımcının verilerini analiz ederek boy ile Tip 2 diyabet arasındaki ilişkiyi yakından incelediler.

Sonuçlar gayet açık

Yaş, yaşam tarzı ve sigara alışkanlığı gibi olası negatif faktörlerin hariç tutulduğu araştırmada sonuçlar tahmin edildiği gibi boy ile Tip 2 diyabet arasında bir ilişki olduğunu gösteriyor. Buna göre boyda her 10 santimetrelik uzunluk erkeklerde ortalama % 41, kadınlarda % 33 oranında Tip 2 diyabet riskinin düşmesine sebep oluyor.

Wittenbecher ve ekibinin araştırmadan elde ettiği başka bir değerli bilgi ise, uzun boyun sağladığı pozitif etki normal kilolu kişilerde daha güçlü, bel çevresi geniş olan kilolu veya obez kişilerde daha zayıf. Daha açık bir ifade ile söylemek gerekirse, eğer fazla kiloluysanız uzun boylu olmanızın avantajı ortadan kalkıyor. (Tabii bu sadece Tip 2 diyabet için)

Sebep karaciğer yağlanması

Peki kısa boy ve Tip 2 diyabet riski arasındaki bağlantının kaynağı ne? Bu sorunun cevabını bulabilmek için katılımcıların karaciğerler-yağ yüzdeleri, belirli hormonların konsantrasyonları ve bir dizi kan değerleri analiz edildi.

Yapılan analizler, kısa boyun Tip 2 diyabete etkisinin indirekt olduğunu gösterdi. Örneğin, yalnızca karaciğer yağlanması erkeklerde boyun her 10 cm için sağladığı % 41 lik avantajı %33‘e, kadınlarda sağladığı %33’lük avantajı %13 düşürüyor.

Önleyici tedbir

Dünyada yaklaşık 300 milyon insanın Tip 2 diyabet hastası olduğu tahmin ediliyor. Genetik yatkınlığın yanı sıra obezite, egzersiz eksikliği ve yanlış yeme içime alışkanlığı hastalığın ortaya çıkmasında rol oynayan önemli risk faktörleridir. Bu faktörlare ilaveten son yıllarda yapılan çalışmalar artık kısa boyluluğun da risk faktörleri arasında yer aldığını gösteriyor.

Her ne kadar laboratuvar analizleri Diyabet 2’nin karaciğer yağlanmasından kaynakladığını işaret etse de, bu yağlanmanın kısa boylularda daha yüksek oranda olması ve boy uzadıkça oranın kademeli olarak düşmesi kısa boy ile Diyabet 2 riski arasında bir bağlantının varlığını indirekt de olsa güçlendiriyor.

Uzun boylularda karaciğer yağlanmasının daha az olması bu kişilerin genel olarak daha sağlıklı bir metabolik profile sahip olduğunu gösteriyor. Her ne kadar kısa boy, Tip 2 diyabet riskinin direkt nedeni olmasa da risk altındakileri tanımlamada ek bir gösterge olabileceği açıktır. Bu yüzden kısa boyluların karaciğer yağlanmasına karşı özel dikkat göstererek kardiyometabolik seviyelerini düzenli kontrol ettirmeleri olası bir Tip 2 diyabet vakasını önleme açısından önem arz etmektedir. [4]

Sonuç

Boyumuzu değiştiremeyiz ama karaciğer yağlanmasına karşı aşırı yağlı yiyeceklerden kaçınarak, düzenli spor yaparak, sigara ve alkolden uzak durarak olası bir Tip 2 riskini azaltabiliriz.


Benzer konuda hazırlanmış diğer makaleler 


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. Paradoxes of Modernization and Material Well-Being in the Netherlands during the Nineteenth Century
  2. List of countries by milk consumption per capita
  3. Divergent associations of height with cardiometabolic disease and cancer: epidemiology, pathophysiology, and global implications
  4. Associations of short stature and components of height with incidence of type 2 diabetes: mediating effects of cardiometabolic risk factors

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Otizmin nasıl başladığına dair yeni ipuçları

Otizmle ilgili yapılan çalışmalar, otizmin birçok formunun olduğunu ve bu formların birçok değişik gende meydana gelen mutasyonlardan kaynaklandığını gösteriyor. Bu mutasyonlardan bazılarının hücresel mekanizması aydınlatılmasına rağmen bazılarınki hâla bilinmiyor.

Aşağıda bazı otizm vakalarında rol oynadığı bilinen ama fonksiyonu şimdiye kadar ortaya çıkarılamamış bir mutasyon ile ilgili çalışma bulunmaktadır. UNC Tıp Fakültesi bilim insanları şimdi bu mutasyonun ne anlama geldiğini keşfettiler ve bu keşifle birlikte sadece mutasyonun fonksiyonu değil aynı zamanda beyin gelişimi için çok önemli olan hücresel bir mekanizmanın ayrıntıları da ortaya çıkarıldı.

Hiç kuşkusuz bu ayrıntılar hem mutasyon ile otizm gelişimi arasındaki bağlantının ne anlama geldiğini hem de otizm spektrum bozukluğunun(ADS) biyolojik temelinin anlaşılmasına büyük katkıda bulunacak.

***

Saygın bilim dergisi Neuron‘un 2 Temmuz 2019 tarihli sayısında yayınlanan araştırmada bu mutasyonun otizmli doğan her 59 çocukta 1 görüldüğü belirtiliyor. Makalede ayrıca otizm spektrum bozukluğunun(ADS) oluşumunu sağlayan bu mutasyonun doğumdan çok önce, beyinde Serebral korteksin kendini yeni yeni inşa etmeye başladığı çok erken dönemde meydana geldiği belirtiliyor.

Araştırmanın ayrıntılarını önce Serebral korteks ve Radyal glial hücrelerin ne olduğunu anlatarak başlayalım.

Serebral korteks nedir

İnsanlarda algı, konuşma, uzun süreli hafıza, bilinç ve yüksek beyin fonksiyonlarından sorumlu ve beynin diğer yapılarına kıyasla nispeten büyük ve baskın bir beyin bölgesidir. Serebral korteksin gerek insan gerekse memelilerde beyin gelişimi sırasında kendini nasıl oluşturduğu henüz tam olarak anlaşılamamıştır.

Radyal glial hücrelerin(RGC) beyin gelişimindeki önemi

Radyal glial hücreler veya diğer adıyla Radyal glial progenitör hücreler(RGP), beyin korteksindeki bütün nöronların üretilmesinden sorumlu olan öncü hücrelerdir[1] [2] [3]. Radyal glial hücreler bunun dışında beyinde her yeni oluşan sinir hücresine kılavuzluk yaparak o hücrenin beyinde ulaşması gereken bölgeye ulaşmasını sağlar. Radyal glial hücreler bu işlemi iskele şeklinde yapılar oluşturarak yaparlar ve bu sayede yeni doğan nöronlar, radyal glial hücrelerin oluşturduğu iskelelere tutunarak son hedeflerine ulaşırlar.

Ayrıca Radyal glial hücreler, Serebral korteks gelişiminin erken döneminde tıpkı döşenmiş fayans taşları gibi düzenli aralıklarla korteksin alt tarafında yer alırlar (Bak: yandaki şekil).

Özetle söylemek gerekirse Radyal glial hücrelerin düzenli dizilimi, sağlıklı bir beyin gelişimi için gereklidir. Radyal glial hücrelerin düzensiz dizilimi yeni doğan sinir hücrelerinin beynin yanlış bölgelerine bağlanarak otizm gibi nörolojik hastalıkların ortaya çıkmasına sebep olur.

Farelerle yapılan bir araştırma

UNC Tıp Fakültesi bilim insanları yaptıkları araştırmada otizmli çocukların bazılarının beyninde bulunan Radyal glial hücrelerin düzensiz olduğunu ve bu çocukların yapılan genetik analizinde şaşırtıcı biçimde memo1 geninde mutasyon olduğunu keşfettiler.

Memo1 geninin gerçekten otizmle ilgisinin olup olmadığını araştırmak amacıyla UNC Tıp Fakültesinden Anton ve ekibi farelerde Memo1 geninin faaliyetini genetik bir müdahale ile durdurdular. Genin faaliyetinin durdurulması ile birlikte doğal olarak genin kodladığı Memo1 proteini üretimi de durdu. Daha sonra farelerin beyninde yapılan patolojik araştırmada öncü Radyal glial hücrelerin (RGC) oluşturduğu iskeleinin yapısının çok fazla dal oluşturarak bozuduğu tespit edildi.

Bu ne anlama geliyor?: İskelenin yanlış olması, yeni oluşan sinir hücrelerinin yanlış yol takip ederek beynin yanlış bölgesine yönelmesine ve orada yanlış bağlantılar kurmasına sebep oluyor. Bu, tıpkı yanlış döşenmiş raylarda giden trenin yanlış istasyona gitmesi gibi bir şey…

Memo1 proteini ne yapıyor?: Memo1 proteini, öncü Radyal glial hücrelerin yapmış olduğu kılavuz iskeleyi kararlı tutuyor. Başka bir ifadeyle, eğer Memo1 proteini ortamda yoksa iskele yanlış kurularak yeni doğan sinir hücrelerinin beyinde yanlış bölgelerde yanlış bağlantılar kurarak otistik semptomların ortaya çıkmasına sebep oluyor.

Sonuç

Fareler ile yapılan bu araştırmadan sonra daha geniş otizmli çocuk grubu ile bir araştırma daha yapıldı. Yapılan bu ileri araştırmada, çocukların memo1 geninde mutasyon olup olmadığı tekrar araştırıldı.

Araştırmanın bu ikinci aşamasında otizmin değişik formlarına sahip çocukların bazılarının memo1 geninde hiçbir mutasyon olmamasına rağmen yine de düzensiz Radyal glial hücrelerin(RGC) var olduğu görüldü. Bu da otizmin ortaya çıkmasında birçok gende meydana gelen değişik mutasyonların sebep olduğu teorisini güçlendiriyordu…

Muhtemelen memo1 genin dışında başka genler de düzensiz Radyal glial hücrelerin(RGC) oluşmasına sebep oluyor. (Not: Otizme sebep olan kaç mutasyonun olduğu hâla olarak tam bilinmiyor)

Son söz: Her ne kadar bugünkü teknoloji ile hamilelik esnasında bebeğin beyninde meydana gelen gelişimsel bozulmaları düzeltmek şimdilik pek mümkün olmasa da bu keşif sorunun kökenini anlamamız açısından oldukça önemli. Eğer yeni teşhis ve tedavi stratejileri geliştirmek istiyorsak, sorunun kökenini, gelişimini anlamaya ihtiyacımız var.

Otizm hakkında hazırlanmış diğer makaleler

Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. Mechanisms of radial glia progenitor cell lineage progression
  2. Evolution of the neocortex: a perspective from developmental biology
  3. Neurons derived from radial glial cells establish radial units in neocortex
  4. Memo1-Mediated Tiling of Radial Glial Cells Facilitates Cerebral Cortical Development

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.