Şizofreni: Beyne Bakıyorduk, Cevap Plasentadaydı
Son Güncelleme: 28.06.2026
Şizofreni, akut aşamada düşünce ve algılamayı derinden etkileyen ağır bir psikiyatrik bozukluktur. Birçok hastada dış dünya ile bağ kopmuş, kişilik parçalanmıştır. Çok yönlü
bir görünüme sahip olan bu hastalığın dünyada görülme sıklığı yaklaşık %1’dir. Hastalığın multifaktöriyel nedenlerden kaynaklanması ve bu nedenlerin mekanizmalarının henüz tam olarak aydınlatılamamış olması, etkili tedavi yöntemlerinin geliştirilmesini güçleştirmektedir. Mevcut ilaçlar bazı hastalarda semptomları kısmen azaltırken bazılarında yeterli etki gösterememektedir.
Şizofreni Hastalarında Görülen Semptomlara Genel Bir Bakış
Hezeyanlar — Gerçekle bağlantıyı kaybetme
- Paranoya: Örneğin bir gizli servis tarafından takip edildiğine inanma.
- Delüzyonlar: Televizyonda gördüğü bir haber spikeri ya da politikacının kendisine şifreli mesajlar gönderdiğine inanma.
- Megalomani: Dahi olduğuna veya tanrıdan mesaj aldığına inanma.
Halüsinasyonlar — Olmayan şeyleri duyma ve görme
- Akustik halüsinasyonlar: Aleyhine olduğuna inandığı çeşitli sesler duyma.
- Optik halüsinasyonlar: Var olmayan kişileri görme.
- Koku ve lezzet halüsinasyonları: Başkalarının fark etmediği kötü koku ve tatları algılama.
- Bedensel halüsinasyonlar: Vücudunda elektrik akımı aktığını hissetme.
Biçimsel düşünce bozukluğu — Birbiriyle bağlantısız düşünme
- Tutarsız ve mantıksız konuşma.
- Sorulara alakasız yanıtlar verme.
- Aniden konuşma dizisini yitirme.
- Var olmayan sözcükler üretme — buna tıp dilinde neolojizm adı verilir.
- Düşünmede belirgin yavaşlama ya da tam tersine hızlanma.
Ego bozuklukları — Kendini ve çevreyi birbirinden ayırt edememe
- Derealizasyon: Çevrenin yabancı ve gerçek dışı görünmesi.
- Duyarsızlaşma: Beden bütünlüğünü farklı algılama; örneğin bir organının başkasına ait olduğuna inanma.
- Düşünce yayılımı: Düşüncelerini başka insanlara aktarabildiğine inanma.
- Düşünce yoksunluğu: Yüksek bir gücün kendi düşüncelerine egemen olduğuna inanma.
- Düşünce sokmacılığı: Düşüncelerinin yabancı bir güç tarafından zihnine “yerleştirildiğine” inanma.
Duygulanım bozuklukları — Duygusal ve zihinsel yaşamda bozulmalar
- Duyguları yalnızca sınırlı ölçüde deneyimleme.
- Kendini depresif hissetme.
- Üzgünken gülme — buna tıp dilinde paratimi denir.
- Kendine ilişkin çelişkili ve kararsız duygular taşıma.
- Saldırgan ve gergin olma.
Psikomotor bozukluklar — Hareket ve irade bozuklukları
- Abuli: Bir şey yapmak isteyip bir türlü karar verememe durumudur.
- Stereotipi: Hasta belirli hareket kalıplarını sürekli yineler; örneğin omuzları defalarca yukarı çekme bu durumun tipik bir örneğidir.
- Stupor: Donmuş bir yüz ifadesi, hiç hareket etmeme ya da hiç konuşmama hâlidir.
- Katatoni: Bu bozuklukların en ağır biçimidir. Hasta uyanık olmakla birlikte sanki donup kalmış gibi görünür. Başlıca belirtiler şunlardır:
-
- Tam hareketsizlik
- Kas sertliği (rijidite)
- Konuşamama (mutizm)
- Saatlerce boşluğa sabit gözlerle bakma
Katatoniyi ilk tanımlayan Karl Kahlbaum (1874) durumu şöyle nitelendirmiştir: Hasta tamamen sessiz ve hareketsiz kalır; yüz ifadesi donmuştur, bakışlar boşluğa sabitlenmiştir; irade tamamen yitirilmiş gibi görünmekte, duyusal uyaranlara tepki alınamamaktadır.
Tıp literatüründe katatoninin yatan psikiyatri hastalarında görülme sıklığının %15 ile %31 arasında değiştiği bildirilmektedir. Katatoni yalnızca şizofreniye özgü değildir; bipolar bozukluk ve majör depresyon gibi diğer psikiyatrik tablolarda da karşılaşılabilir.
Bilinç farkındalığı ve entelektüel yetenekler genellikle korunmakla birlikte belirli bilişsel sorunlar zamanla gelişebilir. Hastalık erkek ve kadınlarda aşağı yukarı benzer özellikler gösterir. İlk belirtiler erkeklerde genellikle 15–25, kadınlarda ise 20–35 yaşları arasında ortaya çıkar.
Not: Hastalıktan etkilenen kadınların yaklaşık %20’sinin 45–50 yaş arasında — menopoz başlangıcı döneminde — hastalığa yakalandığı bilinmektedir.
Şizofreni Çeşitleri
Şizofreni tipleri arasında geçişkenlik oldukça sık görülür; hastalar zaman zaman birden fazla tipin özelliklerini aynı anda sergileyebilir. Bu nedenle aşağıdaki tipler arasında kesin bir sınır çizmek her zaman mümkün olmayabilir.
- Paranoyak şizofreni: En yaygın görülen tiptir. Hezeyanlar, halüsinasyonlar ve ego bozuklukları ön plandadır. Örneğin hasta, komşularının kendisini izlediğine ya da yabancıların sokakta fısıldaştıklarında kendisinden bahsettiklerine gerçekten inanabilir.
- Katatonik şizofreni: Aşırı heyecan ya da tam tersine saatlerce tek bir pozisyonda hareketsiz kalma, çevreye karşı tepkisizlik ve konuşma güçlükleri tipik özelliklerdir.
- Hebefrenik şizofreni: Ender görülen ve ağır seyreden bir tiptir. Bağlamsız konuşma, kendiliğinden gülme ve toplumdan uzaklaşma gibi belirgin davranış bozuklukları gözlemlenir.
- Farklılaşmamış şizofreni: Belirtiler karışık bir tablo sergiler; diğer tiplerin özelliklerinin bir kısmı ya da tamamı bir arada bulunabilir.
- Rezidüel şizofreni: En hafif tip olarak değerlendirilebilir. Toplumdan çekilme ve mantıksız düşünme görülse de semptomlar oldukça az ve silik seyreder; sanrılara nadiren rastlanır.
Şizofreni Nedenleri
Hastalığın ortaya çıkmasında genetik, çevresel, biyografik ve daha pek çok farklı faktörün rol oynadığı düşünülmektedir. Bu faktörlerin birbirleriyle etkileşimi karmaşık bir tablo oluşturmaktadır. Üstelik araştırmacılar hâlâ şu temel soruyla boğuşmaktadır: Tespit edilen biyolojik farklılıklar hastalığın nedeni midir, yoksa hastalığın bıraktığı bir iz mi, yani sonucu mudur?
Aşağıda bu soruyu akılda tutarak hastalığın başlıca nedenlerine kısaca değineceğiz; ardından asıl konumuza — plasentanın şizofrenideki şaşırtıcı rolüne — geçeceğiz.
A — Genetik Nedenler
Yapılan araştırmalar, ailede şizofreni vakası bulunmasının bireyi risk altına soktuğunu göstermektedir; ancak bu tek başına belirleyici değildir. Aynı genetik yapıya sahip iki kişiden biri hasta olurken diğeri sağlıklı kalabilmektedir. Bu durum, genlerin tek başına yeterli olmadığını; dış dünyanın — yani çevrenin — genleri nasıl “açıp kapattığının” da en az genler kadar önemli olduğunu göstermektedir. (1)
2007 yılında Cardiff Üniversitesi araştırmacıları 38 ülkeden 900.000 kişinin verisini inceledi; 37.000 şizofreni hastası ile 113.000 sağlıklı bireyin gen analizlerini karşılaştırdı. Araştırmada hastalıkla ilişkili olduğundan şüphelenilen 108 genetik bölge tespit edildi; bu bölgelerin bir kısmının beyinde antipsikotik maddelere verilen sinyalleri denetleyen bölgeler olduğu bilinmektedir.
Ayrı bir çalışmada ise C4 genindeki bir varyasyon incelendi: Yaklaşık 29.000 şizofreni hastasının %27’sinde riskli bir C4 varyantı saptandı. Aynı varyant 36.000 kişilik sağlıklı kontrol grubunun %22’sinde de bulunmasına karşın bu kişilerde hastalık gelişmedi. Bu çarpıcı bulgu, genetik yatkınlığın tek başına yeterli olmadığını bir kez daha gözler önüne sermektedir.
Meraklılar İçin: Aday Genler
Son araştırmalarda şizofreninin oluşumuna katkıda bulunduğundan şüphelenilen altı gen öne çıkmaktadır. Bunların en güçlü adayları disbindin geni (DTNBP1) ve nöregulin 1 geni (NRG1)‘dir.
- DTNBP1 — 6. kromozomda yer alır; beynin öğrenme ve bellek merkezlerindeki sinir hücrelerinde görev yapar. Şizofreni hastalarında bu gen baskılanarak beyin için kritik bir kimyasal haberci olan glutamatın üretimi azalmaktadır. (*)
- NRG1 — 8. kromozomda yer alır; çok sayıda gen üzerinde düzenleyici işlev üstlenen büyük bir gendir. Bu gendeki bir mutasyonun ErbB4 adlı almaç proteininde değişikliklere yol açarak hastalık riskini artırdığına dair kanıtlar mevcuttur. (2)
- DISC1 — 1. kromozomda yer alır; beyin gelişimi sırasında sinir hücrelerinin doğru konumlarına göç etmesini yönetir. Şizofreni tanısı bulunan bir ailenin bireylerinde bu genden kopan iki parçanın farklı kromozomlara yerleştiği saptandı; bu kopuşun hem gen dengesini bozduğu hem de sinir hücresi göçünü sekteye uğrattığı düşünülmektedir. (3)
- DAOA — 13. kromozomda yer alır; beynin karar alma ve duygu işleme merkezlerinde aktiftir. Bu gendeki bazı noktasal mutasyonlarla şizofreni arasında ilişki bulunduğu gösterilmiştir; ancak DTNBP1 ve NRG1 kadar güçlü bir aday değildir. (4)
- COMT — 22. kromozomda yer alır; sinir hücreleri arasındaki iletişimde anahtar rol oynayan dopamini parçalayan enzimi üretir. Bu gendeki bir mutasyon, enzimin çok daha hızlı çalışmasına yol açarak dopamin dengesini bozabilmektedir. (5)
- RGS4 — 1. kromozomda yer alır. Bu gendeki bir mutasyon, dopamin, serotonin ve glutamatla çalışan sinir devrelerini olumsuz etkiler.
(*) Glutamat: Sinir hücreleri arasında kimyasal sinyal görevi gören bir nörotransmitterdir.
B — Biyokimyasal Nedenler
Beyin, milyarlarca sinir hücresinin birbiriyle sürekli iletişim kurduğu olağanüstü karmaşık bir organdır. Bu iletişim, kimyasal haberci maddeler — nörotransmitterler — aracılığıyla gerçekleşir. Bu habercilerin dengesizliğinin bilgi işlemede aksaklıklara yol açarak şizofreniye zemin hazırladığı düşünülmektedir.
Şizofrenik bozukluklarla en çok ilişkilendirilen iki kimyasal haberci şunlardır:
- Dopamin: Uzun süredir şizofreniyle en çok ilişkilendirilen nörotransmitterdir.
- Glutamat: Son araştırmalar, bu habercinin de hastalığın gelişiminde rol oynadığına işaret etmektedir.
Her iki madde için de aynı soru geçerliliğini korumaktadır: Neden mi, sonuç mu? (6) (7) (8) (9) (10)
C — Beyin Yapısındaki Değişiklikler
Gelişmiş görüntüleme yöntemleri — BT, MRG, PET ve SPECT — şizofreni hastalarının beyninde çeşitli yapısal farklılıklar olduğunu ortaya koymaktadır. Öne çıkan bulgular şunlardır:
- Duygusal davranışlardan sorumlu bölge olan limbik sistemde yapısal farklılıklar.
- Bu bölgede sinir hücresi sayısının daha az olduğuna işaret eden bulgular.
Bu değişikliklerin hastalığın nedeni mi yoksa sonucu mu olduğu henüz bilinmemektedir. (11) (12)
D — Toksik Faktörler
Aşağıdaki psikotrop maddelerin merkezi sinir sistemini derinden etkilediği ve genetik yatkınlıkla birleştiğinde şizofreniyi tetikleyebileceğini gösteren araştırmalar mevcuttur: (13) (14)
- Alkol
- Amfetamin
- Kokain
- Fensiklidin
Şizofreninin Ortaya Çıkmasında Plasentanın Rolü
İlk Kanıt: Weinberger Ekibinin 2018 Araştırması
Baltimore Üniversitesi Beyin Gelişimi Enstitüsü’nden Daniel Weinberger liderliğindeki bir ekip, annenin gebelik döneminde yaşadığı stresin, genetik yatkınlıkla bir araya geldiğinde şizofreni riskini ciddi ölçüde artırabileceğini ortaya koydu.
Ekip, ABD, Avrupa ve Asya’dan 2.038 şizofreni hastası ile 762 sağlıklı bireyden oluşan bir örneklemde genetik analiz gerçekleştirdi. Gebelik süreci, doğum sırası ve doğum sonrası komplikasyonlar da kayıt altına alındı.
Sonuç: Bulgular, genetik faktörlerin tek başına belirleyici olmadığını; ancak annede gebelik komplikasyonları bulunduğunda genetik riskin beş katına çıktığını gösterdi. (15)
Plasenta, gebeliğin yaklaşık üçüncü ayında oluşumunu tamamlayan; bir ucu anneye, diğer ucu fetüse bağlı olan özgün bir organdır. Bu yapısıyla anne ile bebek arasındaki doğrudan biyolojik köprüyü oluşturur.
Araştırmanın öne çıkan bulguları:
- Anne genetik olarak şizofreniye yatkınsa ve stresli bir gebelik geçiriyorsa plasentadaki şizofreniyle ilişkili genlerin stres etkisiyle aşırı aktive olduğu gözlemlendi.
- Stresin şiddeti arttıkça gen aktivitesi de artmaktaydı.
- Bu artış, annenin erkek çocuğa gebe olduğu durumlarda daha da belirginleşiyordu — bu bulgu, hastalığın neden kadınlara kıyasla erkeklerde daha sık görüldüğüne önemli bir ışık tutmaktadır.
[YENİ] 2023 Araştırması: Şizofreninin Sırrı Plasenta’da Saklıydı
2018 araştırmasının üzerinden beş yıl geçmeden, aynı enstitüden çok daha çarpıcı bulgular geldi. Beyin Gelişimi Lieber Enstitüsü’nün Nature Communications dergisinde yayımladığı yeni çalışma, bilim dünyasını derinden sarstı: Şizofreniyle ilişkili 100’den fazla genin etkisini beyinde değil, plasentada gösterdiği ortaya kondu.
Yüz yılı aşkın süre boyunca bilim insanları yanlış organa bakmıştı.
Araştırmanın öne çıkan bulguları:
- Şizofreniyle ilişkili genlerin plasentanın en temel işlevini — anneden bebeğe besin ve oksijen taşınmasını — bozduğu saptandı.
- Bu işlevi üstlenen trofoblast hücrelerinde risk genlerinin aktivitesi normalin altında bulundu; bu da plasentanın bebeği besleyip koruma kapasitesini zayıflatmaktadır.
- Erkek bebeklere ait plasentalarda enflamasyonun (iltihaplanmanın) şizofreni riskinde belirleyici rol oynadığı görüldü; bu bulgu hastalığın neden erkeklerde daha sık ortaya çıktığını açıklamaya yardımcı olmaktadır.
- Gebelikte COVID-19 geçirmenin de plasenta üzerindeki etkisi nedeniyle şizofreni için bir risk faktörü oluşturabileceğine işaret edilmektedir.
Kaynak — Nature Communications (2023)
[YENİ] 2025 Araştırması: Risk, Doğumdan Önce Başlıyor
Mart 2025’te yine Nature Communications dergisinde yayımlanan ve 18 kurumdan 28 araştırmacının katkısıyla yürütülen kapsamlı bir çalışma, plasenta biyolojisine ilişkin anlayışımızı bir adım daha ileri taşıdı.
Araştırmanın öne çıkan bulguları:
- Plasentadaki epigenetik değişikliklerin şizofreni riskini doğum öncesinde şekillendirebileceği gösterildi. Epigenetik değişiklikler, gen dizisini olduğu gibi bırakıp yalnızca genin çalışıp çalışmayacağını belirleyen kimyasal işaretlerdir — tıpkı bir ışık düğmesi gibi: gen orada duruyor, ama açık mı kapalı mı sorusunu bu işaretler belirliyor.
- Stres, diyet ve çevresel kirleticiler gibi dış etkenler bu işaretleri değiştirebilmektedir.
- Şizofreni, bipolar bozukluk ve majör depresyon, plasentadaki bu tür epigenetik değişikliklerle en güçlü bağlantıyı kuran bozukluklar olarak öne çıktı.
Araştırmacılardan Dr. Fernandez-Jimenez bulguların önemini şöyle özetliyor: Plasentanın bu süreçteki belirleyici rolü bir kez daha gözler önüne serilmiştir; risk faktörleri doğum öncesinde tespit edilebilirse, semptomlar ortaya çıkmadan önce müdahale etmek mümkün olabilir.
Kaynak — Nature Communications (2025)
Genel Değerlendirme
2018’den bu yana birbirini izleyen araştırmalar artık ortak bir noktaya işaret ediyor: Şizofreni riskinin kökeni büyük ölçüde plasenta biyolojisine dayanıyor ve bu süreç doğumdan çok önce başlıyor.
Bu bulgular, prenatal tıp anlayışını köklü biçimde değiştirebilecek nitelikte. Plasenta sağlığını gebelikte izlemek ve korumak, gelecekte hastalığı önlemenin ya da erken dönemde müdahale etmenin kapısını aralayabilir. Henüz bu kapı tam anlamıyla açılmış değil — ama artık nereye bakılacağı biliniyor.
Kaynaklar
- The contribution of gene–environment interaction to psychopathology
- The involvement of ErbB4 with schizophrenia: Association and expression studies
- Construction of Balanced Translocation t(1;11)(q42.1;q14.3) Probe and Screening Application in Genomic Samples in Taiwan
- Evidence for the association of the DAOA (G72) gene with schizophrenia and bipolar disorder
- Stress-Related Methylation of the Catechol-O-Methyltransferase Val158 Allele
- Glutamatergic dysfunction in schizophrenia
- The anticonvulsant MK-801 is a potent N-methyl-D-aspartate antagonist
- Glutamatergic dysfunction in schizophrenia (European Neuropsychopharmacology)
- The dopamine hypothesis of schizophrenia
- Chlorpromazine and Dopamine
- Absence of activation in frontal structures during psychological testing of chronic schizophrenia
- Ventricular enlargement in schizophrenia (meta-analysis)
- Drug Abuse and Psychosis: New Insights
- Drug models of schizophrenia
- Convergence of placenta biology and genetic risk for schizophrenia (2018)
- [YENİ] Prioritization of potential causative genes for schizophrenia in placenta – Nature Communications (2023)
- [YENİ] Potentially causal associations between placental DNA methylation and schizophrenia and other neuropsychiatric disorders – Nature Communications (2025)
Mehmet Saltürk Dipl. Biologe — The Institute for Genetics, University of Cologne
Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.
