Otizmin nasıl başladığına dair yeni ipuçları

Otizmle ilgili yapılan çalışmalar, otizmin birçok formunun olduğunu ve bu formların birçok değişik gende meydana gelen mutasyonlardan kaynaklandığını gösteriyor. Bu mutasyonlardan bazılarının hücresel mekanizması aydınlatılmasına rağmen bazılarınki hâla bilinmiyor.

Aşağıda bazı otizm vakalarında rol oynadığı bilinen ama fonksiyonu şimdiye kadar ortaya çıkarılamamış bir mutasyon ile ilgili çalışma bulunmaktadır. UNC Tıp Fakültesi bilim insanları şimdi bu mutasyonun ne anlama geldiğini keşfettiler ve bu keşifle birlikte sadece mutasyonun fonksiyonu değil aynı zamanda beyin gelişimi için çok önemli olan hücresel bir mekanizmanın ayrıntıları da ortaya çıkarıldı.

Hiç kuşkusuz bu ayrıntılar hem mutasyon ile otizm gelişimi arasındaki bağlantının ne anlama geldiğini hem de otizm spektrum bozukluğunun(ADS) biyolojik temelinin anlaşılmasına büyük katkıda bulunacak.

***

Saygın bilim dergisi Neuron‘un 2 Temmuz 2019 tarihli sayısında yayınlanan araştırmada bu mutasyonun otizmli doğan her 59 çocukta 1 görüldüğü belirtiliyor. Makalede ayrıca otizm spektrum bozukluğunun(ADS) oluşumunu sağlayan bu mutasyonun doğumdan çok önce, beyinde Serebral korteksin kendini yeni yeni inşa etmeye başladığı çok erken dönemde meydana geldiği belirtiliyor.

Araştırmanın ayrıntılarını önce Serebral korteks ve Radyal glial hücrelerin ne olduğunu anlatarak başlayalım.

Serebral korteks nedir

İnsanlarda algı, konuşma, uzun süreli hafıza, bilinç ve yüksek beyin fonksiyonlarından sorumlu ve beynin diğer yapılarına kıyasla nispeten büyük ve baskın bir beyin bölgesidir. Serebral korteksin gerek insan gerekse memelilerde beyin gelişimi sırasında kendini nasıl oluşturduğu henüz tam olarak anlaşılamamıştır.

Radyal glial hücrelerin(RGC) beyin gelişimindeki önemi

Radyal glial hücreler veya diğer adıyla Radyal glial progenitör hücreler(RGP), beyin korteksindeki bütün nöronların üretilmesinden sorumlu olan öncü hücrelerdir[1] [2] [3]. Radyal glial hücreler bunun dışında beyinde her yeni oluşan sinir hücresine kılavuzluk yaparak o hücrenin beyinde ulaşması gereken bölgeye ulaşmasını sağlar. Radyal glial hücreler bu işlemi iskele şeklinde yapılar oluşturarak yaparlar ve bu sayede yeni doğan nöronlar, radyal glial hücrelerin oluşturduğu iskelelere tutunarak son hedeflerine ulaşırlar.

Ayrıca Radyal glial hücreler, Serebral korteks gelişiminin erken döneminde tıpkı döşenmiş fayans taşları gibi düzenli aralıklarla korteksin alt tarafında yer alırlar (Bak: yandaki şekil).

Özetle söylemek gerekirse Radyal glial hücrelerin düzenli dizilimi, sağlıklı bir beyin gelişimi için gereklidir. Radyal glial hücrelerin düzensiz dizilimi yeni doğan sinir hücrelerinin beynin yanlış bölgelerine bağlanarak otizm gibi nörolojik hastalıkların ortaya çıkmasına sebep olur.

Farelerle yapılan bir araştırma

UNC Tıp Fakültesi bilim insanları yaptıkları araştırmada otizmli çocukların bazılarının beyninde bulunan Radyal glial hücrelerin düzensiz olduğunu ve bu çocukların yapılan genetik analizinde şaşırtıcı biçimde memo1 geninde mutasyon olduğunu keşfettiler.

Memo1 geninin gerçekten otizmle ilgisinin olup olmadığını araştırmak amacıyla UNC Tıp Fakültesinden Anton ve ekibi farelerde Memo1 geninin faaliyetini genetik bir müdahale ile durdurdular. Genin faaliyetinin durdurulması ile birlikte doğal olarak genin kodladığı Memo1 proteini üretimi de durdu. Daha sonra farelerin beyninde yapılan patolojik araştırmada öncü Radyal glial hücrelerin (RGC) oluşturduğu iskeleinin yapısının çok fazla dal oluşturarak bozuduğu tespit edildi.

Bu ne anlama geliyor?: İskelenin yanlış olması, yeni oluşan sinir hücrelerinin yanlış yol takip ederek beynin yanlış bölgesine yönelmesine ve orada yanlış bağlantılar kurmasına sebep oluyor. Bu, tıpkı yanlış döşenmiş raylarda giden trenin yanlış istasyona gitmesi gibi bir şey…

Memo1 proteini ne yapıyor?: Memo1 proteini, öncü Radyal glial hücrelerin yapmış olduğu kılavuz iskeleyi kararlı tutuyor. Başka bir ifadeyle, eğer Memo1 proteini ortamda yoksa iskele yanlış kurularak yeni doğan sinir hücrelerinin beyinde yanlış bölgelerde yanlış bağlantılar kurarak otistik semptomların ortaya çıkmasına sebep oluyor.

Sonuç

Fareler ile yapılan bu araştırmadan sonra daha geniş otizmli çocuk grubu ile bir araştırma daha yapıldı. Yapılan bu ileri araştırmada, çocukların memo1 geninde mutasyon olup olmadığı tekrar araştırıldı.

Araştırmanın bu ikinci aşamasında otizmin değişik formlarına sahip çocukların bazılarının memo1 geninde hiçbir mutasyon olmamasına rağmen yine de düzensiz Radyal glial hücrelerin(RGC) var olduğu görüldü. Bu da otizmin ortaya çıkmasında birçok gende meydana gelen değişik mutasyonların sebep olduğu teorisini güçlendiriyordu…

Muhtemelen memo1 genin dışında başka genler de düzensiz Radyal glial hücrelerin(RGC) oluşmasına sebep oluyor. (Not: Otizme sebep olan kaç mutasyonun olduğu hâla olarak tam bilinmiyor)

Son söz: Her ne kadar bugünkü teknoloji ile hamilelik esnasında bebeğin beyninde meydana gelen gelişimsel bozulmaları düzeltmek şimdilik pek mümkün olmasa da bu keşif sorunun kökenini anlamamız açısından oldukça önemli. Eğer yeni teşhis ve tedavi stratejileri geliştirmek istiyorsak, sorunun kökenini, gelişimini anlamaya ihtiyacımız var.

Otizm hakkında hazırlanmış diğer makaleler

Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. Mechanisms of radial glia progenitor cell lineage progression
  2. Evolution of the neocortex: a perspective from developmental biology
  3. Neurons derived from radial glial cells establish radial units in neocortex
  4. Memo1-Mediated Tiling of Radial Glial Cells Facilitates Cerebral Cortical Development

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

İleri yaşta baba olanların çocukları daha uzun yaşayabilir !!!

Hepimiz uzun ve sağlık bir yaşam isteriz. Spor yaparak, dengeli beslenerek, sigara ve alkolden uzak durarak ve modern tıbbın imkânlarından yararlanarak bu isteğimizi bir miktar gerçekleştirmek mümkün olsa da, bunlara dikkat ederek ne kadar uzun yaşayacağımızı kestirmek pek mümkün değil.

Uzun telomer, uzun bir yaşam demek

Günümüzde telomer uzunluğu ile yaşlanma belirtileri arasında gözle görülebilir ilişkinin olduğu bilinmektedir. Bu konuda birçok bilimsel çalışma ve bu çalışmaların yayınlandığı birçok bilimsel makale bulunmaktadır. (1) (2)

Doğumla bize aktarılan Telomerlerimizin uzunluğu ne kadar uzun yaşayacağımız konusunda bize oldukça açık bir bilgi veriyor. Bu bağlamda Telomer uzunluğu, kronolojik yaşın aksine gerçek biyolojik yaşın bir ölçüsüdür. Yani Telomerler için “Hücrelerin yaş saati” demek yanlış olamz.

***

Aşağıda, ileri yaşta baba olanların çocuklarının telomer uzunluğu üzerinde pozitif etkisi olduğunu anlatan bir araştırma yer almaktadır. Araştırmanın bilim dışındaki okuyucular tarafından da anlamaşılması için telomerler hakkında bazı temel bilgileri vermemiz gerekiyor.

Telomer nedir, uzun telomer ile uzun ömür arasında nasıl bir ilişki vardır

Telomerler, kromozomların uç kısımlarında bulunan ve kromozomları koruyan yapılardır. Telomerler, 900 ila 2,000 tekrara sahip „TTAGGG“ baz dizilimin’den oluşur (3).

Yaşamımız boyunca programlanmış her hücre bölünmesinde telomerlerimiz 25-200 baz çifti kısalır. Bir noktadan sonra telomerler o kadar kısalır ki, hücre bölünmesi artık durur. Daha açık bir ifade ile telomerler, çalışan bir kum saati gibi çalışır ve hücrelerin 50 ila 60 kattan fazla bölünmesini önler. (Bu kısalma süreci hücrenin kendi programı dahilinde olur ve yaşlılığın bir ölçüsüdür.)

Not: Burada konumuz değil ama yinede birkaç cümle ile belirtmeden geçmeyelim: Bazı kanser türleri telomerlerin uzamasını sağlayan Telomeraz enzimini aktive ederek durmuş olan hücre bölünmesini kontrolsüz olarak yeniden başlatır. Bu süreç kanser gelişiminde önemli bir rol oynar). (4) (5)

Telomer uzunluğu cinsiyetler arasında farklık gösteriyor: Telomerlerin, kadınlarda erkeklerden daha uzun olduğu ve bu nedenle kadınların erkeklerden daha uzun yaşadığı bilinmektedir. Ayrıca yaşlı ikizler ile yapılan çalışmalar kısa telomerlere sahip olan ikizlerin daha önce öldüğünü gösteriyor.

Yaşlandıkça telomerler kısalıyor: Vücut hücreleri zamana bağlı olarak bölünür ve her bölünmede kromozomların uç kısmında yer alan ve koruyucu özelliğe sahip telomerler bir miktar kısalır. Birçok hücre bölünmesinden sonra telomerler belirli bir uzunluğun altına düşerler ve artık hücre bölünemez. Bu süreç sonunda hücreler büyümez veya tamamen ölürler. Aslında bu durum yaşlanmada önemli derecede sorumlu olan bir süreçtir. Başka bir ifade ile her bölünmede kısalan telomerler yaşlanmanın bir belirtisidir.

Telomer kısalmasını belirleyen tek faktör ilerleyen yaş değildir. İlerleyen yaştan bağımsız olarak telomer kısalmasını neden olan diğer faltörler de vardır.

Telomer uzunluğunu etkileyen diğer faktörler:

  1. Sigara
  2. Hava kirliliği
  3. Oksidatif stres
  4. Düşük antioksidan alımı
  5. İltihaplar
  6. Hareketsiz bir yaşam
  7. Fazla kilolar
  8. Diyabet
  9. Stres
  10. D vitamini eksikliği

İleri yaşta baba olanların çocukları daha uzun telomerlere sahipler

Uzun telomerler, uzun bir yaşam için önemli bir ön koşuldur. Bu konuda yapılan birçok araştırma ileri yaşta baba olanların çocuklarında da uzun telomerler bulunduğunu gösteriyor. Yapılan ileri araştırmalar uzun telomerlerin sadece ileri yaşta baba olanların çocuklarında değil, onlardan doğan çocuklarda da görüldüğünü gösteriyor. Ama hemen belirtelim, bu olumlu etkinin çocuklarda ve torunlarda sağlık ve yaşam kalitesi konusunda ne anlama geldiği şimdilik belli değil.

Sperm hücrelerinde durum farklı

İnsan hücreleri kendini kopyalayarak yenilerler ve her kopyalamada telomerler bir miktar kısalır. „TTAGGG“ dizilimi yılda yaklaşık olarak 25-200 baz çifti kısalır. İnsanların yıllar geçtikçe yaşlanmasının sebebi „TTAGGG”dizisinin gittikçe azalmasının bir sonucudur (6). Ancak bunun bir istisnası var, o da sperm hücresi telomerlerinin yaşla birlikte uzuyor olması.

Vücut hücrelerinin aksine spermlerdeki telomerlerin neden uzadığı tam olarak bilinmese de muhtemelen telomerlerin uzamasından sorumlu olan telomeraz enziminin spermlerde ilerleyen yaşla birlikte aktivitesinin artmasından kaynaklandığı düşünülüyor.

Filipinli aileler ile yapılan araştırma hakkında kısa bilgi:

Washington Üniversitesindeki bilim insanları birkaç yıl önce Filipinli aileler ile yaptığı bir çalışmada, bir kişinin telomer uzunluğunun, o kişinin annesinin kendisine hamile kaldığı sırada babasının yaşıyla anlamlı şekilde ilişkili olduğu belirlendi. Buna göre ileri yaşta baba olanların çocuklarının telomerleri daha uzun oluyor.

Pozitif etki iki kuşaktan daha ileriye gidiyor

Aynı ekip Pasifik eyaletlerinde daha önce elde edilen bu sonuçları yeniden incelemek ve daha ileriye götürmek amacıyla dört nesli kapsayan toplam 3.282 kişi ile yeni bir araştırma daha yaptılar.

İkinci araştırmada katılımcıların aile geçmişi ile telomer uzunluğu arasındaki bağlantı incelendi.(7)

Sonuç

  • Bu olumlu etkinin sadece doğan kız ve erkek çocuklarda olmadığı aksine bunlardan doğan çocuklarda da görüldüğü tespit edildi. Başka bir ifade ile ileri yaşta baba olanlar sadece kendi çocuklarına değil aynı zamanda kız ve erkek torunlarına da uzun telomer vermiş oluyor (Önceki yapılan çalışmaların yetersiz olması nedeniyle bu bağlantının sadece erkek çocuklardan doğan torunlara aktarıldığı sanılıyordu).
  • Bu araştırma ile anne yaşının telomer uzunluğu üzerinde etkili olmadığı, ayrıca yaşam koşulları ve çevresel birçok faktörün telomer uzunluğu ile baba yaşı arasındaki ilişkiyi etkilemediği görüldü.
  • Araştırmacılar bu etkinin daha uzun nesiller boyunca hissedileceğini iddia ediyorlar. Her ne kadar “Bunu araştırmalarla açıkça kanıtlayamadık” deseler de bunun muhtemelen eldeki istatistiksel verilerin yetersiz olmasından kaynaklandığı söylenebilir.
  • Babanın yaşından kaynaklanan bu olumlu etkiye bakarak “Sağlık ve Yaşam Kalitesi Beklentisi” konusunda olumlu veya olumsuz bir şey söylemek şimdilik erken. Ama bu konuda bilinen ve kesin olan bir şey var ki, o da uzun telomerlere sahip hücrelerin, rejenerasyon yani yenileme potansiyelinin yüksek olması…

Açıklama: Her ne kadar ileri yaşta baba olanlar, uzun ve sağlıklı bir yaşam için önemli bir ön koşul olan uzun telomerleri genetik miras yolu ile çocuklarına ve torunlarına aktarıyorlar olsalar da, bu çocukların daha sık otizm, şizofreni psikolojik hastalıklardan muzdarip olduğu bilinmektedir. Ayrıca bu konuda yapılan araştırmalar yaşlı babaların çocuklarına daha fazla genetik mutasyon aktardığını gösteriyor. Bu sayı 20 yaşında 25 iken, 40 yaşında 65 mutasyondur.(8)


Benzer konuda hazırlanmış diğer makaleler 


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. Consequences of telomere shortening during lifespan
  2. Telomere length in early life predicts lifespan
  3. Conservation of the human telomere sequence (TTAGGG)n among vertebrates
  4. PML induces compaction, TRF2 depletion and DNA damage signaling at telomeres and promotes their alternative lengthening
  5. Telomeres: Implications for Cancer Development
  6. Genetic determination of telomere size in humans: a twin study of three age groups.
  7. Older paternal ages and grandpaternal ages at conception predict longer telomeres in human descendants
  8. Rate of de novo mutations and the importance of father’s age to disease risk

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Genetik hastalıklar: Huntington

Huntington(HD) veya Chorea Huntington hastalığı çok nadir görülmesine rağmen çok ciddi ve günümüzde henüz tedavisi olmayan kalıtsal bir beyin hastalığıdır.

Hastalığa 4. Kromozomda bulunan HTT adındaki gende meydana gelen bir mutasyon sebep olur. Hastalığın ilk belirtileri genellikle 35 ila 45 yaşları arasında başlar, ancak erken çocukluk döneminde veya sadece yaşlılıkta da ortaya çıkan formları da vardır. Bu farklılık, hastalığa neden olan mutasyonun genomun neresinde bulunduğuna ve tekrar eden sekansın uzunluğuna bağlı olarak değişir.

Gevşek kas tonusu, koordine edilemeyen istemsiz hareketler, kol–bacak–gövde ve yüz kaslarında ani ve istemsiz kasılmalar hastalığın tipik belirtileridir.

Hastalığın etkilerini engelleme yönünde yapılan müdahalelerin etkileri sınırlıdır. Sinir hücrelerini korumak ve ileride oluşabilecek nöronal dejenerasyonu durdurabilmek için çok sayıda madde test edilmesine rağmen şu ana kadar bu maddelerin hiçbiri hastalığın seyri üzerinde önemli bir etkiye sahip olamadı. Bununla birlikte, Huntington hastalığının semptomlarını azaltmaya yardımcı olabilecek bazı ilaçlar bulunmakdır.

Teşhis

Hastalık genetik bir test ile ortaya çıkartılır. Hasta ve yakınları için genetik testin sonuçlarını beklemek endişe verici ve zor bir dönemdir. Test sonuçları çoğu zaman siya-beyaz şeklinde kesin olmakla beraber küçük bir azınlık Gri Alanda(Azaltılmış penetrasyon) yer alır. Bu tür sonuçların ne anlama geldiğini hem anlamak, hem de hastaya anlatmak oldukça zordur.

Bu yazımızda hem hastalık hakkında genel bir bilgi, hem de gri alanda yer alan bazı durumlara açıklık getirilmeye çalışılacaktır. Makalenin sonunda ise geliştirilmekte olan ve oldukça umut vaad eden etkili bir ilâçlı tedaviden bahsedilecektir.

Hastalığın genetik özelliği

Genler, DNA denilen genetik materyalden oluşur. DNA, tüm yaşamın şifresidir ve bu şifre A, C, G ve T olmak üzere dört harften oluşur. Bu harflerin bilimsel adı Nükleotit dir.

4. Kromozomda HTT, ya da diğer adı HK olan bir gen bulunur. Bu genin her insanda bir anneden bir de babadan olmak üzere iki kopyası bulunur.

HTT geni Huntington adında bir protein kodlar ve HTT geninde meydana gelen bir mutasyon bu proteinin hatalı kodlanmasına ve buna bağlı olarakta Huntington hastalığının ortaya çıkmasına sebep olur. Mutasyon, genin başlangıç kısmına yakın bir bölgesinde „CAG, CAG, CAG, CAG, CAG, CAG, CAG….CAG“ şeklinde arka arkaya defalarca tekrarlanan bir nükleotit dizilimi şeklindedir.

HTT genindeki CAG tekrar sayısı kişiden kişiye değişebilmekte ve bu sayı bazılarında 15, bazılarında ise 120’ye kadar çıkabilmektedir. Sağlıklı bir insanda ortalama tekrar sayısı yaklaşık 17’dir. Sağlığımız ve ömrümüz bu “CAG” diziliminin tekrar sayısına bağlı olarak değişmektedir.

Huntington, dominant bir hastalıktır. Bu şu anlama geliyor: HTT geninin iki kopyasından birisinde yüksek sayıda CAG bulunması durumunda hasta olmak kaçınılmazdır.

Güvenli sayı nedir

Eğer HTT geninin her iki kopyasındaki CAG sayısı 26 veya daha az tekrara sahipse o kişi ve çocukları sağlıklı sayılır. HTT geninin bir kopyası 40 veya daha fazla sayıda CAG dizilimine sahip ise bu, o kişilerin yaşamlarının bir noktasında Huntington hastalığı ile yüz yüze gelecekleri anlamına gelmektedir. Ayrıca bu durumda bunların çocukları da % 50′ oranında risk altındadır.

Gri alan

CAG tekrarlarının sayısı 27 ile 39 arasında olması genellikle Gri alan olarak tanımlanır ve gri alanda bulunanların test sonuçlarını tanımlamak hem oldukça karmaşık, hem de bunu hastaya anlatmak bir hayli zordur. Örneğin; 36 ila 39 CAG tekrar sayısına sahip kişilerin bazılarında hastalık belirtileri ortaya çıkarken bazılarında çıkmamaktadır. Bu yüzden bu aralıkta bulunan kişiler için hastalığın geleceği konusunda bir öngörüde bulunmak zordur ama eğer semptomlar yaşamın herhangi bir döneminde belirmeye başladıysa, daha sonraki bir dönemde hastalık başlar, ama şiddeti azdır. Bu forma sahip bireylerin çocukları ise yaklaşık % 50 oranında risk altındadır.

Başka bir gri alan da 27 ile 35 tekrara sahip olanlardadır. Bu tekrara sahip kişilerin HTT geninin bir kopyası sağlıklı ise bu kişilerde Huntington görülmez ancak çocukları % 50 risk altındadır.

Gelecek nesillerde durum

HTT geninde mutasyon bulunan bireyin çocukları ve torunlarında CAG tekrar sayısı kararsız duruma geçebilmektedir. Yani yeni nesillerde CAG tekrar sayısı artabileceği gibi azalabilmektedir de… HTT genindeki bu dengesizlik doğal olarak gelecek nesiller hakkında bir tahmin yürütmeyi dezorlaştırıyor. HTT geninin neden dengesiz olduğu tam olarak bilinmese de sorunun DNA’nın kopyalanması esnasında oluşan hatalardan kaynaklandığı tahmin ediliyor.

Aile öyküsü önemli mi?

Huntington hastalığına yakalananların yaklaşık %10’nunda aile öyküsünün olmadığı görülse de, bu istatiksel bilgilerin güvenilir olduğunu söylemek pek doğru sayılmaz, Bu yüzden aile öyküsünün olmaması diğer aile bireylerinde ve bunların doğacak çocuklarda hastalığın görülmeyeceği anlamına gelmiyor.

İstatistikleri yanıltan birkaç sebep var

  • Özellikle geçmiş yıllarda güvenilir bir genetik test olmadığı için hastalığa Huntington yerine Parkinson veya başka bir nörodejeneratif hastalık teşhisi konulması (Hatta bu hatanın günümüz de bile yapılması mümkün.)
  • İstatiksel verileri yanıltan başka bir konu da potansiyel olarak Huntington riski taşıyan bireyin ilk belirtiler ortaya çıkmadan başka bir hastalıktan ölmesi.
  • Yine istatistikleri yanıltan bir başka konu daha var o da genetik mutasyonun durumu ile ilgili. Mesela orta uzunlukta CAG tekrar sayısına sahip bir bireyin kendisi hasta olmasa da çocuklarında bu risk her zaman var. Yapılan genetik çalışmalar çocuklarında Huntington görülen ebevyenlerde genellikle orta uzunlukta, yani 27 ile 35 CAG tekrar sayısına sahip olduğunu gösteriyor.

Özet

Dördüncü kromozomun kısa kolunda bulunan HTT genide CAG şeklinde bir üçlü dizilim var. CAG, üç nükleotitin kısa yazılmış halidir. Buna göre CAG, 1 adet Cytosin(C), 1 adet Adenin (A), 1 adet Guanin(G) den oluşmaktadır. Huntington hastalığı bu dizilimin ard arda tekrar sayısı ile ilintilidir. Başka bir ifade ile bu sayı sağlıklı kişilerde az, Huntington hastalarında fazladır.

CAG sayısı dört kategoriye değerlendirilmektedir.

  1. 25 ve daha az tekrar sayısına sahip olanlarda hastalık oluşmaz. Bu aralık normal kabul ediliyor.
  2. 26-36 arası Gri alandır. Bu aralıkta bulunanlar büyük bir olasılıkla Huntington hastalığına yakalanmayacaklar ancak bu kişilerin yumurta veya sperm hücreleri daha yüksek sayıda CAG sahip olabilir. Bu da gelecek nesilde yeni mutasyonların oluşmasına sebep olabilmektedir. Bu nedenle bu kişilerin çocukları için bir risk olduğunu söylemek yanlış olamaz.
  3. 36-39 tekrar sayısına sahip olanların bazılarında hastalık belirtileri görülürken, bazılarında görülmez. Bu gruptakilerde eğer hastalık günün birinde ortaya çıkacaksa, bu oldukça geç yaşta ve hafif ilerlerleyen bir formda ortaya çıkacaktır. Bu nedenle bu gruptakilerde çoğu vaka teşhis edilemez.
  4. 40 tekrar sayısı pozitiftir. Yani hastalık yaşamın bir döneminde mutlaka ortaya çıkar.

40 tekrar ve üzerindekilerde  ölüm yaşı

  • 40 tekrarda ortalama ölüm yaşı 59 dur.
  • 41 tekrarda ölüm yaşı 54,
  • 42 tekrarda ölüm yaşı 37,
  • 50 tekrarda ölüm yaşı 27,

Bu değerler her ne kadar CAG sayısı ile hastalığın başlangıcı ve hastalığın seyri ve ölüm yaşı konusunda bir şey söylese de bu genel bir tanımdır. Bireysel durum kimi zaman farklı olabilmekedir. Bazen aynı CAG değerine sahip iki bireyde hastalığın ortaya çıkma yaşı farlı olabilmektedir. Hatta hasta olan ikizlerde bile hastalığın ortaya çıkma yaşı farklı farklı olabilmektedir.

Özellikle 50’nin altındaki CAG değerleri için hastalığın ortaya çıkma yaşı kişiden kişiye on yıl varan farklılıklar gösterebilmektedir. Ayrıca mutasyona ek olarak, diğer genlerin ve çevresel faktörlerin de rol oynadığı tahmin ediliyor.

Tedavide umut

Yukarıda belirtildiği gibi CAG sayısında meydana gelen anormal artışın Huntington proteininde artışa, bu da sinirler üzerinde patojen etki yaparak hastalığın ortaya çıkmasına sebep oluyor. Aslında başka genler üzerinde benzer sebepler kaynaklanan başka genetikler hastalıklar da var. Bu tür hastalıkların tedavisinde değişik stratejiler uygulanıyor. Bu uygulamalardan biri klasik bir yöntem. Bu tedavi yöneminde genlerin ürünü olan proteinler hedef alınıyor. Buna göre eğer hastalık eksik proteinden kaynaklanıyorsa, protein ilavesi, fazla proteinden kaynaklanıyorsa, fazla proteini bloke etme şeklinde oluyor.

Yeni yöntem: Hedefe kilitlenen Anti-sens ilaçlar

Bilimsel adı Antisense-Oligonukleotide olan Antisens ilaçlar, hastalığa neden olan mutasyona uygun “anti sekanslar” şekilde hazırlanıyor. Huntington hastalığı için geliştirilen Antisens ilaçlar fazla olan CAG dizilimini bloke ederek hastalığı tedavi ediyor. Yani karşıt dizilim fazla olan CAG dizilimine yapışarak gereksiz protein üretimini durduruyor.

Klinik çalışmalar devam ediyor

Yukarıda daha kolay anlaşılması için çok fazla ayrıntıya girilmeden anlatılmaya çalışılan ilaçlar üzerinde birçok firma çalışma yapıyor. Klinik öncesi aşamada olan bu ilaçların patenti büyük ilaç firmaları tarafından çoktan alındı. Antisens ilaçların klinik öncesi yapılan çalışmalarının başarılı olduğunu belirtiliyor. (Link1, link2, link3)


Benzer konuda hazırlanmış diğer makaleler 


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. Late onset of Huntington’s disease
  2. Length of Uninterrupted CAG, Independent of Polyglutamine Size, Results in Increased
  3. Rationally designed small molecules targeting toxic CAG repeat RNA that causes Huntington’s disease (HD) and spinocerebellar ataxia (SCAs)
  4. Unbiased Profiling of Isogenic Huntington Disease hPSC-Derived CNS and Peripheral Cells Reveals Strong Cell-Type Specificity of CAG Length Effects.
  5. Somatic mosaicism in sperm is associated with intergenerational (CAG)n changes in Huntington’s disease.
  6. Mortality rate of Huntington disease in Japan: Secular trends, marital status, and geographical variations
  7. The prevalence of Huntington’s chorea in South Africa..
  8. Huntington’s disease in black kindreds in South Carolina.
  9. DNA haplotype analyses of Huntington disease reveals clues to the origins and mechanisms of CAG expansion and reasons for geographic variations of prevalence.
  10. Ancestral differences in the distribution of the D2642 glutamic acid polymorphism is associated with varying CAG repeat lengths on normal chromosomes: insights into the genetic evolution of Huntington disease.
  11. Reproductive options for prospective parents in families with Huntington’s disease: clinical, psychological and ethical reflections
  12. IONIS-HTTRx Shows Promising Results in Phase 1/2 Clinical Trial

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Hafta sonu uzun uyumak faydadan çok zarar veriyor

Hayatımızın neredeyse üçte birini kapsayan uyku hayati derecede önemli fizyolojik bir ihtiyaçtır. Dinlendirici bir uykunun süresi kişiden kişiye değişmekle beraber yaşa bağlı olarak da farklılıklar göstermektedir. Yeni doğmuş bebekler 16-18 saat, küçük çocuklar 12-14 saat, yetişkinler ise ortalama 7-9 saat arası uykuya ihtiyaç duyarlar.

Uyku ihtiyacımızın ana nedeni beynimizdir. Beynimize gün boyunca sürekli bilgiler gelir ve işlenir. Yaklaşık 16 saat sonra beynimiz neredeyse çalışma kapasitesinin tamamını kullanmış olur.

Beynimizdeki sinir hücrelerinin tekrar verimli olarak çalışabilmesi için istirahata, yani uykuya ihtiyacı vardır. Uykunun dinlendirici olabilmesi için her şeyden önce uyku süresinin yeterli olması gerekmektedir.

Uyku nedir: Uykunun gizemi henüz tam olarak çözülmediği için bu sorunun cevabını tam olarak bilemiyoruz. Ama elimizdeki bilgiler ışığında bugün uykunun saf bir dinlenme evresi olmadığını, bilgilerin depolanmasında, enerji tasarrufuna, biyolojik çöplerin hücreden atılmasından, bağışıklık sistemimizin güçlenmesi ve yaraların iyileşmesine kadar birçok metabolik olayın uykuda gerçekleştiğini artık biliyoruz.

Aşağıda, hafta içi az uyumadan kaynaklanan uyku açığının hafta sonu uzun uyuyarak telafi etmenin mümkün olup olmadığını ele alan bir araştırma yer almaktadır. Bu ilginç araştırma saygın bilim dergisi Current Biology nin 28 şubat 2019 tarihli sayısında yayınlanmıştır. Araştırmanın ayrıntılarına girmeden önce uyku ve uykuyu düzenleyen Biyolojik saat ile ilgili bazı ilginç bilgilere değinmeden geçmeyelim.

Uyku neden çok önemli, uykuda neler oluyor 

Uyku esnasında birçok biyolojik olay gerçekleşmektedir. Bunların bazıları şunlardır:

  • Hafıza ve uyku: Bellek ile ilgili işlemler çoğunlukla uyku sırasında gerçekleşir. Gün içerisinde beynimize kaydedilen izlenimler, deneyimler ve bilgiler geçici olarak beynin hipokampüs bölgesinde depolanır. Ve depolanan bu bilgiler sadece geceleri uykuda yeniden etkinleştirilir. Yeniden etkinleştirme işlemi bilgilerin kalıcı olması için gereklidir. Çünkü uyku, hipokampusta geçici olarak depolanan bu bilgileri serebral korteksin bir parçası olan neocortex‘e aktarılmasını teşvik eder. Neocortex aktarılan bilgiler burda içeriğine göre sıralanarak uzun süreli bellek oluşturulur. İşte bu bilgi aktarımı sadece uyku sırasında gerçekleşir, aksi takdirde beyin toplanan bilgiler ile hipokampustan neokortekse aktarılan bilgiler arasında ayrım yapamaz.(1)(2)(3)(4)
  • Bağışıklık sistemi ve uyku: Uyku, vücuda zihinsel ve fiziksel iyileşme fırsatı sunar. Organlar ve bağışıklık sistemi yenilenir ve özellikle de yaraların iyileşmesi uykuda gerçekleşir.(5)(6)
  • Enerji tasarrufu ve uyku: Vücut ısısı uyku sırasında bir derece kadar düştüğü için vücudumuz gece uyku esnasında enerji tasarrufu sağlar.
  • Gençlik, çekicilik ve uyku: Araştırmalar, dinlenmiş insanların daha çekici ve sağlıklı olduğunu gösteriyor. Uzun süre çok az uyku ile yetinmek, yaşlılık semptomları olarak kabul edilen kanda kortizol miktarının artması, glukoz toleransının kötüleşmesine sebep oluyor.(7)
  • Toksik maddelerin atımı ve uyku: Uyku, hücrelere detoksifikasyon yapma imkanı verir. Vücut, biriken ve ihtiyaç duyulmayan metabolik son ürünleri özellikle geceleri atar. Gündüz metabolik faaliyetler sonucu beyindeki Glia Hücrelerde moleküler çöp olarak adlandırılan atık maddeler birikir. Günün ilerleyen saatlerinde bu atık maddelerin miktarı gittikçe artarak yorgunluğun ortaya çıkmasına sebep olur. Gece uyku esnasında Glia hücreler hacimlerini % 60 oranında küçülterek moleküler çöplerin beyinden dışarıya atılmasını sağlanır. Beyin yıkanması olarak adlandırılan bu sürecin sonunda sabahleyin yataktan dinlenmiş olarak kalkarız. (Daha fazla ayrıntı için tıklayın)

Biyolojik Saat

Biyolojik saat, gece/gündüz gibi ritmik olarak değişen çevre koşullarına uyum sağlamak için vücudun metabolik olayları 24 saat boyunca senkronize etme kabiliyetidir. Biyolojik saat, hücresel düzeyde sayısız kimyasal reaksiyonu senkronize eder. Ne zaman yatıp uyuyacağımız, ne zaman uyanacağımız Biyolojik saat tarafından belirlenir.

Vücudun her hücresinde sürekli olarak birbirleriyle etkileşim içinde olan milyarlarca Biyolojik saat vardır ve bu milyarlarca Biyolojik saat beyinde bezelye büyüklüğünde Suprachiasmatic çekirdek (SCN) tarafından yönetilir. İnsanda ve birçok türde en önemli biyolojik saat gece ve gündüz ışık ritmine bağlı olarak gelişen uyku-uyanma ritmidir.

Biyolojik ritimlerin süreleri bir günden uzun olabileceği gibi (infradian ritim), bir günden çok kısa da olabilmektedir (ultradian ritim). Günlük, aylık, yıllık, mevsimsel ritimlere göre değişen Biyolojik saatler vardır. Vücutta değişik biyolojik ritimleri ayarlayan yüzlerce gen görev almaktadır. Bu konuda fareler yapılan bir araştırma, protein kodlayan tüm genlerin % 43’nün Biyolojik saat tarafından regüle edildiğini gösteriyor.(8)

Biyolojik saat döngüsündeki bozukluklar her şeyden önce yorgunluk, halsizlik ve enfeksiyonlara yatkınlık şeklinde kendini gösterir. Biyolojik saat döngüsündeki uzun süreli bozukluklar depresyon ve psikozun ortaya çıkmasına sebep olabilir.

Not: Biyolojik saat konusu biyolojide başlı başına ayrı ve geniş bir alandır. Bu konu, Kronobiyoloji adında bir bilim dalı tarafından incelenmektedir.

***

Hafta sonu uzun uyumak faydadan çok zarar veriyor

Hafta sonu uzun uyumak metabolizmayı daha karmaşık hale getiriyor: Birçok kişi yoğun iş temposu nedeniyle hafta içi sabahları erken kalkarak uykusundan feragat etmek zorunda kalır. Eğer bu durum uzun süre devam ederse kişide Kronik uyku açığının ortaya çıkmasına sebep olur. Kronik uyku açığının en belirgin özelliği kişinin kendini gün içerisinde yorgun ve tükenmiş hissetmesidir. Kronik uyku açığının uzun yıllar devam etmesi halinde ise birçok metabolik rahatsızlığın ortaya çıkması da kaçınılmaz olur.

Hafta sonu uzun uyumak uyku açığını kapatır mı? 

Yapılan araştırmalar birçok insanın hafta içinde günlük yedi saat uyumadığını, bu süreye ancak hafta sonları ulaşabildiğini gösteriyor. Hafta içi yoğun iş temposu nedeniyle çok az uyuyup hafta sonu uzun uyuyarak bu açığı telafi etmek mümkün mü?

Hafta içi az uykunun sebep olduğu zararlı etkileri hafta sonları uzun uyuyarak telafi etmenin mümkün olup olmadığını araştırmak amacıyla Colorado Üniversitesi’nden Christopher Depner ve meslektaşları 36 genç ve sağlıklı denek ile uyku laboratuvarında iki hafta süren bir araştırma yaptılar. Çıkan sonuçlar, kronik uyku açığının sebep olduğu zararlı etkilerden hafta sonu uzun uyuyarak kurtulmanın mümkün olmadığını gösteriyor.

Araştırma nasıl yapıldı

Araştırmaya katılan denekler ortama alışmaları için önce makül bir süre laboratuvarda bekletildiler ve ardından iki haftalık bir araştırma için üç gruba ayrıldılar.

  1. Grup(kontrol grubu): Günde dokuz saat uykudular
  2. Grup: Günde sadece beş saat uykudular
  3. Grup: Pazartesiden cumaya kadar günde beş saat, hafta sonu uzun uyudular. İkinci hafta pazartesiden cumaya kadar yine sadece beş saat uyku uyudular.

Her üç grupta bulunan deneklerin gerek araştırmaya başlamadan önce, gerekse araştırma bittikten sonra vücut ağırlıkları, kalori alımı ve harcamaları ile çeşitli dokulardaki insülin duyarlılığı ve uyku hormonu Melatonin seviyeleri ölçüldü.

Sonuçlar şaşırtıcı 

  • Hafta sonu uzun uyuyanlar kilo aldılar
  1. Üçüncü gruptaki deneklerin hafta içinde ortalama olarak on iki saatten fazla birikmiş uyku açığı olmasına rağmen, hafta sonu sadece 1,1 saat daha uzun uyudular ve uyku açıklarını ikinci haftaya taşıdılar.
  2. Hafta sonu uzun uyuyan üçüncü gruptakiler ile her gün kısa uyuyan ikinci gruptakilerin metabolizmalarında aynı olumsuz değişiklikleri görüldü. Her iki grubun bireyleri deney süresince yaklaşık olarak 1,3 ile1,4 kg arası şişmanladılar. Buna deneklerin normal akşam yemeği dışında uyuyana kadar atıştırmalık yiyecekler yiyerek gereğinden fazla kalori almasının sebep olabileceği tahmin ediliyor.
  3. Bunun dışında bu iki gruptaki bireylerin uyku hormonu Melatonin maksimum seviyenin de geriye kaydığı tespit edildi.(Buna Biyolojik Saatin geriye kaymasının sebep olduğu düşünülüyor.)
  • Hafta sonu uzun uyuyanlarda şeker metabolizması bozuldu
  1. Başka bir şaşırtıcı etki de şeker metabolizması üzerinde görüldü. Hafta içi kısa uyuyanlarda yani ikinci gruptakilerin kasları ve diğer dokularında insülin duyarlılığının ortalama yüzde 13 oranında azaldığı tespit edildi.
  2. Üçüncü gruptakilerin yani hafta içi kısa uyuyan ama hafta sonu uzun uyuyanlarda ise durum biraz daha kötü. Bu grupta insülin duyarlılığının yüzde 27’ye kadar düştüğü görüldü. Bu şaşırtıcı sonuç gerçekten hiç beklenmiyordu. Zira hafta sonu uzun uyumanın metabolizmaya olumlu etkisi olacağı tahmin ediliyordu.

Araştırmacılar, bu şaşırtıcı durumun normal ritimdeki değişikliklerden kaynaklandığını, değişen uyku süresinin vücudu az uyumadan daha fazla strese sokarak metabolizmayı bozduğunu düşünüyorlar.

Sadece düzenli uyku 

Kronik uyku açığının verebileceği olası yıkıcı etkilerden korunmak için gece uykusunun yeterli olması gerekmektedir. Bu araştırma düzenli olarak en az yedi saat uyumak gerektiğini, hafta boyunca az uyuyup hafta sonları bunu telafi etmeye çalışmanın doğru bir sağlık stratejisi olmadığını gösteriyor.

Dünya Sağlık Örgütü de zaten günde yedi-sekiz saat uyumayı tavsiye ediyor. Yedi-sekiz saatlik bir uyku beynin yıkanarak moleküler çöplerden arınması ve vücudun kendini yenilemesi için gerekli olan süredir. (9)


Benzer konuda hazırlanmış diğer makaleler 


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. Default-mode brain dysfunction in mental disorders: A systematic review
  2. A default mode of brain function
  3. Reactivation of hippocampal ensemble memories during sleep
  4. Hippocampal-cortical interaction during periods of subcortical silence
  5. Human immune system during sleep
  6. Impact of sleep restriction on local immune response and skin barrier restoration with and without “multinutrient” nutrition intervention
  7. A circadian gene expression atlas in mammals: Implications for biology and medicine
  8. Ad libitum Weekend Recovery Sleep Fails to Prevent Metabolic Dysregulation during a Repeating Pattern of Insufficient Sleep and Weekend Recovery Sleep
  9. Negative effects of restricted sleep on facial appearance and social appeal

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Baş dönmesine karşı ekşi

Limon ya da ekşi yemek, uzun yıllardan beri baş dönmesine karşı birçok kültürde kullanılan pratik bir tedavi yöntemi. Nesilden nesile bir şehir efsanesi gibi aktarılan ve neden işe yaradığı pek bilinmeyen bu yöntemin artık bilimsel bir açıklaması var.

2 Mart 2018 tarihli Science dergisinde yayınlanan bu araştırmanın bulguları ekşi ile ilgili bir araştırma yapılırken tesadüfen bulundu ama hemen belirtelim baş dönmesi ile tat duyusu arasındaki bu ilginç bağlantının tüm ayrıntıları henüz tam olarak aydınlatılmış değil.

Tat duyusu ve denge hakkında kısa bilgi: Denge, iç kulaktaki vestibüler sistem(denge sistemi) tarafından ayarlanır ve günlük yaşantımızı bu sistem sayesinde yere düşmeden sürdürürüz.

Baş dönmesi ya da diğer adıyla vertigo, kişinin kendi bedeni ile çevre arasında hissettiği sahte bir hareketlilik algısıdır. Vertigo, iç kulakta bulunan üç yarım daire şeklindeki yapılar içerisindeki otokoni/otolit adında biyo-minerallerin ya da diğer adıyla kulak taşlarının gelişigüzel hareket etmesiyle ortaya çıkar.

Tat alma duyusu ise dilde bulunan tat reseptörleri ile alınan başka bir vücut fonksiyonudur.

***

Birbirinden çok farklı bu iki vücut fonksiyonunun tek bir gen tarafından ayarlandığının ortaya çıkması oldukça sürpriz bir durum. Aşağıda bu ilginç araştırma ile ilgili makale bulunmaktadır. Makale, mümkün olduğunca bilim dışındaki okuyucuların anlayacağı formatta hazırlanmaya çalışıldı. Konuyu daha kapsamlı anlatabilmek için zaman zaman konu ile ilgili yan konulara da değinildi. Umarım bu yan konuları anlatırken okuyucunun dikkati dağılmaz. Zira araştırma zaten yeterince karmaşık bağlantılar içeriyor.

Tat duyusu nedir

Tat duyusu en eski ve en önemli duyularımızdan biridir. Değişik tatlar dilimizde bulunan özelleşmiş tat reseptörleri tarafından algılanırlar. Her ne kadar „Değişik tatlar, dilimizde bulunan değişik tat reseptörleri tarafından algılanır“ desek de tat alma konusunda asıl görevi genlerimiz üstlenir. Dilimiz, genler tarafından regüle edilen tat reseptörleri sayesinde, tatlı, tuzlu, acı, ekşi ve umami olmak üzere beş temel uyaranı algılayabilir ve ayrıca özel tat veya aromaların ince nüansları ayırt edebilir.

Tat reseptörleri ve genlerimiz arasındaki bağlantıların karmaşıklığı bir çok soruyu cevapsız bıraksa da, bu konuda yapılan çalışmalar bizi her geçen gün bir adım daha ileriye götürüyor.

Aşağıda bu çalışmalardan bir örnek bulunmaktadır. Ekşi algısı ilgili yapılan bu çalışmayı şaşırtıcı yapan ise araştırmanın sonunda konuyla hiç alakalı olmayan enteresan bir bağlantının ortaya çıkması… Şimdi bu ilginç araştırmayı dilimiz döndüğünce ve de gereksiz ayrıntılara girmeden anlatmaya çalışalım.

Ekşi algısı

Ekşi, nasıl bir tattır, hangi gen ekşi tadını algılamamıza yardımcı olur. Dilimiz ekşiyi nasıl emer ve beynimiz bu tadı nasıl işler. Bu soruların bazılarının cevabı bu makalede yer almaktadır. Bazılarının ise hala cevap bulunamadığı için hiç değinilmeyecek.

Ekşi nasıl bir tattır hücreye nasıl girer: Ekşi gıdaların pH’ları düşüktür, yani proton(H+ ) konsantrasyonları yüksektir. Başka bir ifadeyle, ekşiyi ekşi yapan şey protonlar dır ve bu protonlar gıdaların hücreye kendiliğinden girmesine engel olur, ancak özel iyon kanallarının içerisinden geçerek hücreye girebilirler.

Özel iyon kanalları: Yukarıda kısaca bahsedildiği gibi, ekşi de diğer tatlar gibi önce dilimizdeki lezzet algılayıcı reseptörler tarafından algılanır ve hemen ardından meydana gelen karmaşık biyokimyasal reaksiyonlar sonucu hücre zarında bulunan Özel Proton Kanalları açılır ve ekşi gıdalar(ya da asidik gıdalar) hücreye girer. Ama bu işlem bu kadar basit değil. Bu biyokimyasal sürecin bir de genler ile ilgili olan boyutu var ki, şimdiye kadar bu konuda pek fazla bir şey bilinmiyordu. Daha doğrusu sadece ekşinin hücre içine girmesine izin veren ama diğer tatları içeriye almayan bu Özel Proton Kanallarının hangi gen aracılığı ile açılıp kapandığı bilinmiyordu.

Çılgın keşif  

California Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırma, ekşinin hücre içine alınması konusundaki bilgilerimizi bir adım daha ileriye götürerek Özel Proton Kanallarının hangi gen tarafından regüle edildiğini anlamamızı sağladı. Araştırma sonunda dördüncü kromozomda bulunan Otopetrin 1 (OTOP1) adındaki bir genin hücrelerde proton kanallarının açarak ekşinin hücre içine girmesine olanak verdiği tespit edildi.

Ama bu keşfi sıradan olmaktan çıkartan, daha doğrusu şaşırtıcı yapan birbiriyle bağlantısı olmayan iki vücut fonksiyonunun Otopetrin 1 geni tarafından ayarlanıyor olması. Daha açık bir ifadeyle söylemek gerekirse; Bizi eksiye karşı duyarlı yapan gen aynı zamanda dengemizi de sağlıyor.

Otopetrin1 geninin bilinen fonksiyonu

Otopetrin 1 geni, otopetrin adındaki proteini kodluyor. Bu protein, iç kulakta yatay ve düşey dengeyi sağlamakla görevli otokoni/otolit adında biyo-minerallerin oluşumunu sağlıyor. Otopetrin ayrıca otokoni/otolit oluşması için gerekli olan pH değerinin kararlı bir durumda kalmasını da sağlıyor. Ayrıca daha önce yapılan çalışmalar ile otopetrin 1 geninin sağlıklı formunun farelerde dengeyi sağladığı, genin genetik bir müdahale ile işlevsiz hale getirilmesi durumunda farelerin dengede kalma problemi yaşadığı teyid edilmişti. (1)

Otopetrin 1 gen ailesi dil ve kulak dışında da faal olabilir 

Otopetrin-gen-ailesine ait proteinlerin önceleri sadece iç kulaktaki vestibüler sistemde(denge sistemide) görev aldığı, tat almayla ilgili görevinin sadece özel proton kanallarında kalsiyum akışını düzenlemek ile sınırlı olduğu düşünülüyordu. Ama bu çalışma ile bunun böyle olmadığı aksine otopetrin proteinin Özel Proton Kanalları oluşumunda bizzat rol aldığını gösterdi.(2)

Sonuç

Araştırmacılar ekşi lezzettini algılamaktan sorumlu geni ararken karşılarına dengeyi sağlayan genin çıkacağını hiç tahmin etmiyorlardı. Ancak şaşırtıcı fonksiyonların ortaya çıkması bu kadarla sınırlı kalmayabilir! Zira daha önce yapılan bazı çalışmalar, otopetrin gen familyasindaki bazı genlerin farklı doku ve organdaki hücrelerde çeşitli görevler aldığını zaten göstermişti. Bu yüzden otopetrin 1 gen ailesinde bulunan diğer genlerin dil ve kulak dışında gözlerde, sindirim sisteminde ve cinsel organda da faal olabilirler! (2)

Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. Training and aging modulate the loss‐of‐balance phenotype observed in a new ENU‐induced allele of Otopetrin 1
  2. An evolutionarily conserved gene family encodes proton-selective ion channels

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Yüksek tansiyonun alzheimera etkisi

Tansiyon Nedir: Tansiyon, kalbin kanı pompalarken kan damarları içinde oluşturduğu basınçtır. Kan basıncı genellikle mmHg (milimetre civa) olarak verilir ve bu birim aynı zamanda AB içinde yasal bir ölçüm birimidir.

Sağlıklı bir vücutta kan basıncı doğrudan Kardiyak debiye ve Damar direncine bağlı olarak vücut tarafından kendiliğinden düzenlenir.

  • Kardiyak çıkış: Belirli bir sürede kalpten pompalanan kanın hacmidir. (Yorucu bir işte veya sporda dakikada yedi litreye kadar kan pompalanırken, istirahat halinde bu miktar 5 litre civarındadır.)
  • Damar direnci: Kan damarlarının, kalbin pompalama gücüne karşı koyduğu damar direncidir.

Kan basıncı, bir tansiyon aleti ile aşağıdaki formüle göre belirlenir:

Kan basıncı = Kardiyak çıkış x Damar direnci

Günlük yaşamda kan basıncını etkileyen birçok faktör bulunmaktadır. Stres, fiziksel aktivite, ani pozisyon değişikliği, yiyecekler bunlardan bazılarıdır.

Ayrıca kan basıncı gün içerisinde doğal dalgalanmalar da gösterir. Örneğin, uyurken gece saat üç sularında kan basıncı en düşük seviyedeyken sabah saatlerinde güne başlarken yükselir. Öğleye doğru ise tekrar düşüşe geçer. Öğleden sonra akşam saat yediye kadar tekrar yükseliş devam eder. Özetle söyleyecek olursak, gün içerisinde kan basıncını etkileyen birçok faktör bulunmaktadır, bu yüzden bir seferlik ölçüm tansiyon konusunda kesin bir fikir vermez.

Yüksek tansiyon, önlenebilir ölümlerin başında yer alan çok yaygın bir sağlık sorunudur. Tedavi edilmeyen yüksek tansiyon çeşitli organ hasarlarına neden olmaktadır. Tansiyonun uzun süre 140/90 mmHg üzerinde seyretmesi halinde özellikle kalp, kan damarları, beyin, böbrekler ve gözler risk altındadır.

Ancak yüksek tansiyonun zararları bunlarla sınırlı değil değil. Yapılan araştırmalar, yüksek tansiyonun demans gibi hastalıkları teşvik ederek kişinin hafızasına da zarar verebileceğinin ipuçlarını veriyor. Bu konuda birçok araştırma bulunmaktadır. Aşağıda JAMA dergisinin 28 ocak 2019 tarihli sayısında yayınlanan bir makale yer almaktadır.

***

Yüksek tansiyonun hafızaya zararı

Winston-Salem’deki Wake Forest Üniversitesi’nden Jeff Williamson ve arkadaşları, yüksek tansiyonun yaşlılarda bilişsel bozulmaya sebep olup olmadığını, eğer oluyorsa demansın öncü semptomları olarak kabul edilen dikkat ve düşünme bozukluğunun hangi değerden itibaren başladığını araştırdılar.

Araştırma nasıl yapıldı

Ekip işe önce 50 yaş üstü hipertansiyonlu yaklaşık 9,300 kişiyi rastgele iki gruba ayrılarak başladı. Ekip daha sonra birinci gruptaki hastaların sistolik kan basıncını kritik olmayan 140 mmHg değerine, ikinci gruptaki hastaların kan basıncını ise 120 mmHg ve daha altına düşürmek için medikal müdahalede bulundu.

Katılımcıların yaklaşık üç buçuk yıl sonra yapılan sağlık muayenelerinde ikinci grupta yer alan, yani büyük tansiyonu(sistolik) 120 mmHg’nin altına düşürülen grupta demansın öncüsü olarak kabul edilen Hafif bilişsel bozulmanın daha az olduğu, tansiyonun 140 mmHg sınırına çekilen grupta ise tedavinin pek etkili olmadığı bulundu.

Ayrıca yapılan genel sağlık kontrollerinde kan basıncı 120 mmHg ve altına düşürülen gruptaki katılımcıların genel sağlık durumlarının diğer gruba göre farkedilir derecede iyi durumda olduğu, kalp krizi gibi kardiyovasküler hastalıklardan ölüme oranının diğer gruba göre dikkat çekici bir oranda daha az olduğu tespit edildi.

Araştırma yarıda kesildi

Uygulanan farklı tedavi nedeni ile birinci gruptaki deneklerin daha fazla zarar görmemesi için çalışma planlanan süreden daha önce sonlandırıldı. Ama ekip takip eden yıllarda deneklerin hafızasındaki değişikleri gözlemlemeye devam etti.

Beş yıl sonra yapılan ikinci değerlendirmede kan basıncı 120 mmHg’nin altına düşürülen gruptaki bireylerde diğer gruptaki bireylere göre Hafif bilişsel bozulmanın önemli ölçüde az olduğu tespit edildi.

Demans riski ne durumda?: Beşinci yılın sonunda yapılan incelemede kan basıncı 120 mmHg’de tutulan grupta her ne kadar demans riskinin diğer gruba göre hafifçe azaldığı görülse de bunun istatistiksel olarak anlamlı bir etki olmadığını belirtmek gerekir. Ancak bunun sebebinin araştırmanın erken sonlandırılmasıyla ilgili olacağı düşünülüyor. Yani birinci gruptaki deneklere başlangıçta planlanan süreden daha önce müdahale edilmesinden kaynaklanıyor olabilir.!!!

Yeni araştırmalara başlandı

Bu çalışma her ne kadar yarıda kesilmiş olsa da yüksek tansiyonun Alzheimerın öncüsü olarak kabul edilen Hafif bilişsel bozulmaya sebep olduğunu açık bir şekilde gösteriyor. Bu nedenle, bu çalışma gelecekte yüksek tansiyon ile hafıza kaybı arasındaki yapılacak çalışmalara ilham kaynağı olacağı kesin gibi. Nitekim bu konuda çalışmalara başlandığı bildiriliyor.


Benzer konuda hazırlanmış diğer makaleler


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Sporun Alzheimer’a karşı koruyucu etkisi

Alzheimer, ilk olarak 1906 yılında hekim Alois Alzheimer tarafından ölen bir kadın hastanın beynindeki karakteristik değişikliklerin belirlenmesi ile tanımlandı ve bu önemli keşfe doktorun soyadı verildi.

Alzheimer ve Demans terimleri  toplumda genellikle eş anlamlı olarak kullanılsa da bu doğru değildir. Alzheimer, demansın en yaygın formudur ve bilimsel topluluklarda kabul gören görüş göre tüm Demans vakalarının en az % 60’ı Alzheimer dır.

Alzheimer, istisnalar olsa da bir yaşlılık hastalığıdır. Hastalık 65 yaşındakilerin yaklaşık % 2’sini, 70 yaşındakilerin % 3’nü, 75 yaşındakilerin % 6’sını, 85 yaşındakilerin % 20’sini etkiler. Hastalık 85 yaşın üzerindekilede azalma trendine girer. Bu azalma, hastaların çoğunun 85 yaşına kadar ölüyor olmasından kaynaklanmaktadır.

Araştırmalar, üçte ikisinin gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere dünya çapında yaklaşık 46 milyon insanın Alzheimerdan etkilendiğini gösteriyor. 2050 yılına kadar bu sayının 131,5 milyona yükselmesi bekleniyor.

Hastalığın seyri

Hastalık, Tau-protein‘nin yapısının bozulması ile başlayan ve bu proteine fosfat moleküllerinin bağlanması ile devam eden daha sonra beyindeki sinir hücreleri üzerinde β-Amyloid plaklarının birikmesi ile son bulan uzunca bir süreçten oluşmaktadır. Bu sürecin erken safhasında yakın geçmişle ilgi hafıza kaybı, ilerleyen safhalarında sıkça görülen unutkanlıklar ve son safhada tanıma fonksiyonlarında bozukluklar, demans daha sonra da alzheimer başlar.

Sporun Alzheimer’a karşı koruyucu etkisi

Evrensel kültürün vazgeçilmez bir parçası olan sporun insan hayatında birçok olumlu etkisi bulunmaktadır. Fiziksel performansı geliştirmesi, tansiyonu kontrol altında tutması, bağışıklık sistemini iyi bir şekilde çalıştırması, stresle başa çıkmada yardımcı olması, kan şekerini kontrol etmesi, kalbi genç tutması, kas ve kemikleri geliştirmesi gibi birçok olumlu etkisi bulunmaktadır. Sporun bu olumlu etkisinden birçok doku ve organ payını almaktadır.

Spordan olumlu etkilenen bir organımız da beynimizdir. Mekanizması pek bilinmese de uzun zamandan beri sporun beyni fit tuttuğu biliniyor. Bu yüzden sporun alzheimer ve demans gibi hastalıkları önlediği veya en azından oluşumunu geciktirdiği varsayılıyor.

Bu varsayım gerçek mi? Eğer gerçekse koruyucu etkisinin nedenleri ve mekanizmaları nelerdir?

Konunun açıklığa kavuşturulması için bir başlangıç noktasının belirlenmesi gerekiyordu. Daha önceki yapılan çalışmalar, spor esnasında kaslar tarafından salınan İrisin adındaki haberci maddenin iyi bir başlangıç noktası olabileceğini gösteriyordu.

İrisin nedir

İrisin, omurgalılarda, kaslar tarafından salınan bir proteindir. İlk olarak 2012’de Boston’daki Harvard Üniversitesi’nde bir araştırma ekibi tarafından tanımlandı ve adını eski Yunanda Gökkuşağı tanrıçası olan İris den aldı.(1) İrisin, fiziksel aktivite sırasında kas hücreleri tarafından öncü İrisin olarak bilinen FNDC5 şeklinde üretilir. On haftalık düzenli fiziksel aktivite sonrasında irisin seviyesi ikiye katlanır.

Şimdiye kadar İrisin’in faydalı birçok fonksiyonu keşfedildi. Örneğin, beyaz yağ dokusu hücrelerini kahverengi yağ dokusu hücrelerine çevirerek zayıflamaya yardımcı olması, vücudun glukoz ekonomisini düzenleyerek kan şekerini düşürmeye yardımcı olması, sinir hücrelerinin oluşumunu uyarması bunlardan bazılarıdır.

Beyinde FNDC5 adında bir proteinin eksikliği

Brezilya’daki Rio de Janeiro Eyalet Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmada sporun alzheimer karşı olumlu etkisi araştırıldı ve oldukça açık bulgulara ulaşıldı. Yapılan araştırmada, alzheimer hastalarının beyninde İrisin’in öncüsü olan FNDC5 adındaki bir protein’in konsantrasyonunun, sağlıklı bireylere göre dikkat çekici bir şekilde düşük olduğu tespit edildi. Buradan yola çıkan ekip düşük FNDC5 seviyesi ile bilişsel bozukluk arasında bir ilişki olabileceği fikrine vardı ve bu hipotezin doğru olup olmadığını araştırmak amacıyla sağlıklı fareleri genetik ve farmakolojik yöntemler kullanarak FNDC5 seviyesini düşürdüler ve tahmin edildiği gibi fareler aniden Alzheimer benzeri semptomlar sergilemeye başladılar.

Deney tersine çevrildiğinde, yani beyindeki İrisin seviyesi yükseltildiğinde farelerin tekrar eski sağlığına kavuştuğu tespit edildi.

Sporun etkisi var mı

Yukarıda kısaca özeti verilen deneyde görüldüğü gibi alzheimer yapılmış farelerin beynine dışarıdan irisin takviyesi yapıldığında farelerin sağlığına kavuştuğu görüldü. Benzer bir etkinin düzenli bir spor programıyla da başarılabileceğini varsayan ekip, bu sefer de genetik olarak alzheimer yapılan fareleri her gün düzenli olarak yüzme havuzunda eksersizi yaptırdılar. Günlük yüzme ünitelerini tamamlayan fareler, kontrol grubundaki farelere göre daha az hafıza kaybı yaşadığı ve yapılan patolojik araştırmalarda ise farelerin beyindeki FNDC5/irisin konsantrasyonunu arttırdığı tespit edildi. Ama daha da önemlisi farelerin beyninde artan İrisin miktarı ile birlikte Alzheimer hastalığının tipik bir belirtisi olan beta-amiloid plak üretiminin de azaldığı tespit edildi.

İrisin nasıl çalışıyor 

Peki İrisin’in bu olumlu etkisi nasıl ortaya çıkıyor? Yapılan ileri çalışmalar, irisin’in beta-amiloid plaklarını sentezleyen bazı genlerin aktivitesini baskıladığını ve sinir hücrelerindeki dendrit kaybını önlediğini gösteriyor. Ayrıca yapılan ileri çalışmalarda elde edilen bir başka olumlu sonuçta beyinde anıların uzun süre saklanması için gerekli olan CREB(cyclic amp-response element binding protein) adında bir proteinin üretimini teşvik ettiğini gösteriyor.

Yeni tedavi yaklaşımları için umut

Bu çalışma bize ilk olarak spor yaparken üretilen İrisin’in kas hücrelerinden beyne geçerek hafıza kaybını engellediğini gösterdi. Spor yaparken üretilen İrisin’in beyne nasıl geçtiği, farelerde olduğu gibi insanlarda da benzer olumlu etki yapıp yapmayacağı şimdilik bilinmiyor. Ama bu konuda bilinen bir şey var, o da uzun yıllar düzenli spor yapan yaşlıların beyninin bilinçli düşünmeden sorumlu bölgesi frontal korteksin hiç spor yapmamış yaşıtlarına göre çok daha iyi bir durumda olduğu. Bununla İrisin’in bir ilgisi olabilir mi? Bu konuda bir şey söylemek için ileri araştırmalara ihtiyaç var. Eğer ileri çalışmalarda İrisin’in insanlarda da aynı olumlu etkiyi gösteridigi tespit edilirse alzheimer hastalarında yeni tedavi seçeneklerinin yolu açılmış olacak.(2)


Konu ile ilgili hazırlanmış diğer makaleler


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynak

  1. A PGC1-α-dependent myokine that drives brown-fat-like development of white fat and thermogenesis
  2. Exercise-linked FNDC5/irisin rescues synaptic plasticity and memory defects in Alzheimer’s models

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Kromozomal Hastalıklar: 35 yaş üstü hamilelikler neden riskli

Hamileliklerin birçoğu önemli bir sorun yaşanmadan sonlanırken, bazı hamileliklerde yaşa bağlı olarak ağır sorunlar yaşanabilmektedir. Özellikle 35 yaş ve üzeri hamileliklerde Down sendromu ve diğer kromozomal hastalıkların ortaya çıkma riski yükselmektedir. (Baba olma yaşı pek rol oynamamaktadır)

Kromozomların yanlış dağılması

Hamileliğin ilk gününden başlayan ve doğuma kadar süren planlanmış hücre bölünmeleri sırasında meydana gelen kopyalama hataları, yeni oluşan hücrelerde kromozomların yanlış dağılmasına sebep olur. Bu hatalar, Down sendromu (Trizomi 21), Patau sendromu (Trizomi 13), Edwards sendromu (Trizomi 18) gibi birçok kromozomal hastalığın ortaya çıkmasına sebep olabilmektedir. Şimdilik tedavisi olmayan bu hastalıkların ortaya çıkmasında en önemli risk faktörü annenin ilerleyen yaşıdır.

Hamilelik yaşına göre risk oranları

  • 20 yaşında: 1: 1500 (% 0.06)
  • 25 yaşında: 1: 1350 (% 0,075)
  • 30 yaşında: 1: 900 (% 0.11)
  • 32 yaşında: 1: 700 (% 0.14)
  • 34 yaşında: 1: 500 (% 0.2)
  • 35 yaşında: 1: 360 (% 0.27)
  • 36 yaşında: 1: 300 (% 0.33)
  • 38 yaşında: 1: 200 (% 0,5)
  • 40 yaşında: 1: 100 (% 1)
  • 42 yaşında: 1:65 (% 1,5)
  • 44 yaşında: 1:37 (% 2,7)
  • 46 yaşında: 1:21 (% 4.8)

Listede görüldüğü gibi hamilelik yaşı ilerledikçe kromozomal hastalıkların ortaya çıkma riski de artmaktadır.

Peki, ilerleyen yaş ile kromozomal hastalıkların nasıl bir ilgisi olabilir? Hamilelikte annenin yaşı neden önemlidir? Bu ve buna benzer soruların cevabı aşağıda okuyacağınız makalede yer almaktadır.

Konuya önce kromozomal hastalıkların en bilineni olan Down Sendromunun kısa bir tarihçesini anlatarak giriş yapalım ve ardından hamilelikte kromozomların anormal dağılması ile ortaya çıkan bazı kromozomal hastalıklar hakkında kısa bir ön bilgi verelim. Ve sonra esas konuya yani annenin hamilelik yaşı ile kromozomal hastalıkların arasındaki bağlantıya geçelim.

Down sendromunun kısa bir tarihçesi

Down Sendromu ilk kez 1866’da İngiliz doktor ve eczacı John Langdon-Down tarafından tanımlandı. 1959 yılında fransız bilim insanı Jérôme Lejeune ilk olarak Down sendromlularda 46 kromozom yerine 47 kromozom olduğunu keşfetti. Hangi kromozomun fazla olduğu ise ancak daha sonraki yıllarda keşfedilecekti.

Yetmişli yıllarda gelindiğinde İngiliz genetikçi Lionel Penrose yaşlı kadınların genç kadınlara göre daha fazla Down sendromlu çocuk dünyaya getirdiğini tespit etti ama Down Sendromlularda hangi kromozomun bir kopyasının fazla olduğunu öğrenmek için 25 yıl daha beklemek gerekecekti…

2010 yılına gelindiğinde Rolf Jessberger önderliğinde Alman İngiliz çalışma grubu, Cohesin adında bir protein’in eksik olması durumunda kromozomların yanlış dağıldığını keşfetti. Bu keşif, ileri yaşlarda anne olanların çocuklarında neden Down Sendromu ve diğer kromozomal hastalıkların daha fazla olduğunu anlamamızı sağladı.

Hayatın başlangıcı: Döllenmenin öncesi ve sonrası

Hamilelik bir yumurta hücresinin, bir sperm hücresi tarafından döllenmesi ile başlar. Döllenme sonrası iki hücrenin çekirdeği birleşerek yeni bir hücre oluşturur ve oluşan bu yeni hücrenin çekirdeği içerisinde 23 kromozom annenin yumurtasından, 23 kromozom da babanın sperminden olmak üzere 46 kromozom bulunur. İşte bizi biz yapan tüm özellikler annemizden ve babamızdan aldığımız bu 46 kromozomda yazılıdır.

Hayatın ilk yapı taşı olan bu döllenmiş yumurtanın yani zigotun ilk hücre bölünmesi 12 saat gibi oldukça uzun sayılabilecek bir sürede gerçekleşir. Birkaç gün içerisinde bölünmeler sonunda embriyo yaklaşık üç düzine hücreden oluşur. Bir taraftan bölünmeler ilerledikçe hücreler çoğalmaya, diğer tarafta yavaş yavaş özelleşmeye başlar. Bölünme sonucu oluşan hücre yığınlarının iç tarafındaki hücreler kısmen yavaş bölünerek embriyoyu oluştururken, dış tarafındaki hücreler oldukça hızlı bir şekilde bölünerek Yolk kesesini* oluşturur.

Döllenmeden yedi gün sonra embriyo Uterusa yerleşir ve annenin kan dolaşımı sisteminden oksijen ve besin almaya başlar. Hücre bölünmeleri uterusta da devam eder. Bölünmeler sırasında özelleşmiş hücreler, dokuları, dokular da organları oluştururlar.

Sağlıklı bir hamileliğin ilk gününde itibaren başlayan bu hücre bölünmeleri 2, 4, 8, 16, 32, 64, 128, 256, 512 şeklinde doğuma kadar devam eder ve her bölünmede, başlangıçtaki 46 kromozomun bir kopyası yeni hücrelere aktarılır.

Bazen bölünmeler sırasında meydana gelen bir kopyalama hatası yeni oluşan hücrede hatalı kromozomların oluşmasına sebep olur. Hatanın hangi kromozomda ve ne zaman olduğu önemlidir. Çünkü her kromozomal hastalığın çeşidi ve şiddeti hangi kromozomda ve ne zaman olduğuna bağlı olarak değişir.

Bazı kromozomal hastalıklar 

  • Down sendromu (Trizomi 21): Trizomi 21 en iyi bilinen kromozom hastalıklardan biridir. Down sendromu, kromozom 21’in fazladan üçüncü bir kopyasının mevcut olmasıyla ortaya çıkar. Bir çocuğun Down sendromlu olarak doğma riski istatistiksel olarak ortalama 650-700 doğumda 1’dir. Bu risk 20 li yaşlardaki hamileliklerde oldukça düşük iken, ilerleyen yaşlarda, özellikle de 35 yaş üzeri hamileliklerde yükselmektedir.
  • Edwards sendromu (Trizomi 18): Kromozom 18’in fazladan üçüncü bir kopyasının mevcut olmasıyla ortaya çıkar. Edwards Sendromlu hamilelikler genellikle yüksek oranda düşükle sonuçlanır. Eğer düşük olmaz ve doğum gerçekleşir ise çocuk ciddi malformasyonlar ile dünyaya gelir ve pek uzun yaşayamaz. Edwards Sendromu yaklaşık 5,000 doğumda 1 görülür.
  • Patau sendromu (Trizomi 13): Kromozom 13’in fazladan üçüncü bir kopyasının mevcut olmasıyla ortaya çıkar. Hamilelikler çok yüksek oranda düşükle sonlanır. Trizomi 13 ile doğan çocuklar çok ciddi konjenital kalp hastalıkları ve diğer hastalıklardan muzdariptirler. Çocuklar doğumdan sonraki birkaç ay içerisinde hayatlarını kaybederler. Pätau sendromu, yaklaşık 16,000 doğumda 1 görülür.
  • Cinsiyet kromozomlarındaki hatalar: Cinsiyet kromozomlarının dağılımında da bazen hatalar olabilmektedir. Hatalar kromozomun bir parçasının kaybolması veya fazladan bir kopyasının daha olması, ya da kromozomun tamamının ortadan kalkması şeklinde ortaya çıkar. XXX sendromuXYY sendromuXXY Sendromu (Klinefelter sendromu) ve Monozomi X (X0 = Turner sendromu) cinsiyet kromozomlarında meydana gelen rahatsızlıklara örnek teşkil etmektedir. Bu bozuklukların şiddeti farklı olmakla birlikte genellikle fiziksel veya psikolojik rahatsızlıklar şeklinde kendini gösterir.

Not: Down sendromu (Trizomi 21), Patau sendromu (Trizomi 13), Edwards sendromu (Trizomi 18) hakkında daha önce hazırlanmış detaylı makaleye buradan ulaşabilirsiniz.(link1) ve ayrıca Angelman Sendromu, Prader-Willi Sendromu hakkında hazırlanmış diğer makaleye de buradan ulaşabilirsiniz.(link2)

İlerleyen yaş ile kromozomal hastalıkların ilişkisi

35 yaş üzeri hamileliklerde daha sık görülen kromozomal hastalıkların ilerleyen yaş ile nasıl bir ilgisi olabilir? Kromozomların yanlış dağılımı sonucu ortaya çıkan bu hastalıklara neden ilerleri yaşlarda yapılan doğumlarda daha sık rastlanıyor? Bu sorulara Alman-İngiliz araştırma grubunun yaptığı bir araştırma ile cevap arandı ve Cohesin adında bir Bağ proteinin yaşa bağlı olarak bozulmasından kaynaklandığı bulundu.

Cohesin görevi nedir?

Cohesin, kromozomların üç boyutlu yapısını koruyan bir protein kompleksidir. Cohesin, her ne kadar kromozomların üç boyutlu yapısını korusa da, bu özelliği döllenmeden sonraki bölünmelerde Separaz enzimi aracılığı ile kontrollü bir şekilde ortadan kalkar. Yani, Cohesin’in hem kromozomun yapısını bir arada tutması, hem de bölünme sırasında çözülerek kromozomların kardeş hücrelere dengeli dağılması, hücre tarafından önceden belirlenmiş bir plan dahilinde gerçekleşir. Sağlıklı doğumun olması için bu planın kusursuz işlemesi gerekir.

Eğer Cohesin’in bu yapıştırıcı özelliği hücrenin önceden belirlenmiş planı dışında kaybolursa, kromozomların üç boyutlu yapısı bozulur ki, bu durum çok tehlikeli bir sürecin başlangıcı olur. Bu süreçte kromozom parçaları yeni oluşan hücrelere kontrolsüz bir şekilde dağılarak, o hücrelerde kromozom dengesinin bozulmasına sebep olur.

İlerleyen yaşla birlikte Cohesin’in fonksiyonu bozuluyor

Konunun daha iyi anlaşılması için anne adayının bizzat kendisinin daha doğmadan önceki embriyo dönemine giderek anlatalatmaya başlayalım.

Bir kadının, ergenlik yaşına geldiğinde her ay düzenli olarak bırakacağı yumurtalar, daha o kadın doğmadan önce, yani anne karnındayken yumurtalıkları içerisinde öncü yumurta hücreleri olarak bulunur.

Doğumdan sonra yumurtaya dönüşecek olan bu hücrelerin her birinin içerisindeki 23 adet kromozom bulunur ve her kromozom iki adet kromatin adı verilen DNA yumağından oluşur. Eğer kromozomun yapısını “X” harfi gibi düşünecek olursak X’in kolları kromatin’e karşılık gelmektedir ve kolların birleşme noktasına sentromer denmektedir. İşte iki kolu birbirine yapışık vaziyette tutan ve kromozomun dağılmadan bir arada kalmasını sağlayan sentromerde bulunan Cohesin’dir.

Kız çocuğu ergenlik çağına geldiğinde, yumurtalıklarındaki hücreler de gelişimini tamamlayarak döllenmeye hazır hale gelir. Anne adayının yaşı ilerledikçe kromozomları birbirine bağlayan Cohesin yavaş yavaş gücünü kaybetmeye, ya da başka bir ifade ile parçalanmaya başlar. Cohesin protein’in yapıştırıcı gücünün kaybolması yukarıda bahsedildiği gibi kromozomların üç boyutlu yapısının bozulmasına ve bozulan parçaların yeni oluşan hücrelere dengesiz bir şekilde dağılmasına ve buna bağlı olarak da kromozomal hastalıkların ortaya çıkmasına sebep olur.

Sonuç

Down sendromu gibi kromozomal hastalıklar, yumurta döllendikten sonra hücre bölünmeleri sırasında kromozomların hatalı dağılmasından kaynaklanmaktadır. Bunun en önemli sebebi annenin ilerleyen hamilelik yaşı ve buna bağlı olarak Cohesin adındaki proteinin bozulmasıdır.

Yolk kesesi*: Hamileliğin üçüncü haftasında oluşan fetüsün boşaltım ve diğer işlevlerini 3 ay boyunca yerine getirecek olan bir endoblastomik balondur.


Benzer konuda hazırlanmış diğer makaleler


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. Oocyte cohesin expression restricted to predictyate stages provides full fertility and prevents aneuploidy.
  2. Deterioration without replenishment–the misery of oocyte cohesin
  3. Age-related meiotic segregation errors in mammalian oocytes are preceded by depletion of cohesinand Sgo2.
  4. Cohesin in oocytes-tough enough for Mammalian meiosis?
  5. Sororin Mediates Sister Chromatid Cohesion by Antagonizing Wapl
  6. Chromosome Segregation in Budding Yeast: Sister Chromatid Cohesion and Related Mechanisms

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Hayatımıza yön veren koku

Koku duyusu, hiç kuşkusuz beş duyudan en ilginç olanıdır. Yiyeceklerin seçiminden, tehlikelere karşı uyarmaya, eş seçiminden, cinsel aktiviteyi ayarlamaya, partnerimizi yatıştırmadan, cinsel çekicilik veya iticiliğe kadar hayatımızda birçok konuda etkin rol oynar.Aşağıda kokuyla ilgili yapılmış 6 ilginç araştırma yer almaktadır.

Araştırmanın ayrıntılarına girmeden önce koku ile ilgili ilginç bazı konulara değinelim ve ardında araştırmaların ayrıntılarına geçelim.

Sadece koklamak değil daha ötesi de var

Koku, beş duyu içerisinde en dolaysız olanıdır. Çünkü görsel, işitsel ve dokunsal duyular önce beynin serebral korteksine gelerek orada işlenmesi gerekirken, koku duyusu direkt olarak beyindeki duyguların işlendiği limbik sistem üzerine gelir ve burada değerlendirilir. Yani, koku hariç diğer bütün duyular serebral kortekse bir sinyal göndererek beynin geri kalan kısımlarına bağlanmak için izin isterken koku için böyle bir şey söz konusu değildir. Koku sinyalleri serebral kortekse uğramadan direk beyindeki nihai varış noktasına ulaşırlar. Örneğin bir odaya veya bilinmeyen bir yere girdiğimizde pek farkına varmasakta bize ortam hakkında olumlu veya olumsuz ilk izlenimi veren gözden ve kulaktan önce koku duyusudur.

  • Kadın ve erkekte farklılık

Koku duyusu genel olarak kadınlarda erkeklere göre daha fazla gelişmiştir. Kadınlar düşük dozda kokuları algılayabilir, bireysel kokuları da daha iyi tanımlayabilirler (Not:Aşağıda bunun neden böyle olduğu konusunda açıklama yer almaktadır.)

Ayrıca erkeklerin cinsel partner seçiminde vücut kokusunun dış görünümden daha önce yer aldığı yapılan araştırmalar arasında bulunmaktadır…

  • Koku duyusu son nefese kadar çalışır

Koku sinir hücreleri, diğer sinir hücrelerinde olmayan çok farklı bir özelliğe sahiptirler. Koku sinir hücrelerini eşsiz yapan bu özellik, kendilerini sürekli yeniliyor olmasıdır. Diğer duyu organlarındaki sinir hücreleri öldüğü veya hasar gördüğünde kendilerini yenileyemezler. Koku sinir hücrelerinin bu kendini yenileme özelliği, ölene kadar koku almamızı sağlar. Yani, koku duyusu için, „Ölmekte olan insanı en son terk eden duyudur“ desek yanlış olmaz. Not: Alzheimer, Parkinson, Multipl skleroz, Prion gibi nörodejeneratif hastalıkların tedavisinin olmaması sinir hücrelerinin kendini yenileyememesinden kaynaklanmaktadır.

  • Roman ve filimlere ilham kaynağı olan koku

Koku duyusu öyle gizemli öyle ilginç bir duyu ki, birçok filme ve romana ilham kaynağı olmuştur. Örneğin, Patrick Süskind’in “Das Parfüm” adlı romanının sinemaya uyarlaması olan „Koku: Bir Katilin Hikayesi“ adlı filminde sıradışı bir buruna sahip katilin parfüm endüstrisinde çalışırken hayal ettiği kokuyu üretebilmek için işlediği cinayetleri anlatır.

Yine başka bir örnekte fransız yazar Marcel Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde” adlı romanında bir parça bisküviyi çayın içine daldıran bir adamın aldığı koku ile bilinçaltının derinliklerindeki anılara yaptığı yolculuğu anlatır. İşte bu yüzden kokuların bizi uzun yıllar önce unutulmuş hatıralara götürmesine Marcel Proust’un romanından esinlenilerek „Proust Etkisi“ denilmiştir.

  • Koku duyusu kaybı (Anosmi)

Anosmi, koku duyusunun geçici veya kalıcı olarak kaybolmasıdır. Kendiliğinden oluşabileceği gibi bazı sorunlara bağlı olarak da ortaya çıkabilir. Ayrıca seyrekte olsa doğumla birlikte(konjenital anosmi) ortaya çıkan anosmi vakaları da vardır.

  • Koku kaybı ciddi sağlık sorunlarının habercisi olabilir

Geçmiş yıllarda yapılan araştırmalarda hasarlı koku duyusunun Alzheimer ve Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıkların habercisi olduğu konusunda ipuçlarına ulaşıldı. Hasarlı koku duyusunun yemeklerin tadını almayı olumsuz etkilediğini gösteren araştırmalar da bulunmaktadır (1)(2)(3).

Doğuştan koku kaybı ile küçük penis ve küçük testis arasındaki ilişki olduğuna dair bulgular da yapılan bu araştırmalar arasında yer almaktadır. Bu ilginç araştırmaya buradan ulaşabilirsiniz.(ayrıntı için tıkla) 

  • Koku bozukluğunun sınıflandırılması

Sınıflandırma temel olarak hasta öyküsü ve psikofizik muayene sonuçlarına göre yapılır. Tartışmalı olsa da, koku alma bozukluklarını nicel ve nitel bozukluklar olarak iki sınıfa ayırmak yanlış olmaz.

a) Nicel koku bozukluğu

  1. Koku uyaranlarına duyarlılık azalır (hiposmiye)
  2. Belirli bir kokuya karşı kısıtlama veya hassasiyet kaybı (kısmi anosmi)
  3. Koku duyusunun oldukça fazla derecede kısıtlanması (işlevsel anosmia)
  4. Koku duyusunun tamamen kaybolması (komple anosmia)
  5. Kokulara karşı aşırı duyarlılık (hiperosmi)
  6. Belirli kokulara karşı duyarlılık artışı (olfaktorische Intoleranz)

b) Kalitatif koku bozukluğu

  1. Koku uyaranlarının değişmiş algısı (parosmia)
  2. Koku uyaranı olmadan koku algısı (phantosmia)
  3. Güçlü duygusal değişimlerin neden olduğu koku algısının yeniden yorumlanması (psikiyatrik hastalıklar ile bağlantılı bir durum)

***

1. Araştırma: Koku duyusu kaybı cinsel aktiviteyi etkiliyor

Yapılan birçok araştırma koku hissinden tamamen yoksun kişilerde davranışsal özelliklerin normal insanlardan farklı olduğunu, bu kişilerde genel olarak özgüven eksikliği, depresif bozuklukların sık görüldüğünü gösteriyor.

Alman araştırmacıların yaptığı başka bir araştırmada ise koku duyusu eksikliğinin erkek ve kadınlarda farklı etkilere sahip olduğunu gösteriyor. Araştırma, Konjenital anosmiye (doğumsal anosmi) sahip erkeklerin sağlıklı erkeklere göre daha az cinsel ilişkiye girdiklerini, kadınların ise partnerleri ile olan ilişkilerde kendilerini daha güvensiz hissettiklerini gösteriyor.

Araştırma nasıl yapıldı?

Araştırma, 18 -50 yaşları arası doğuştan anosmi rahatsızlığı bulunan 30 kadın ve erkek ile 36 sağlıklı kişiden oluşan bir denek grubuna soru-cevap şeklinde yapıldı.

Sonuçlar başlıklar halinde şöyle:

  • Koku alamayan hem erkek, hem de kadınlarda genel sosyal davranışlardaki tedirginlik ve belirsizlik aşağı yukarı eşit seviyede. (Bunun muhtemel nedeni, deneklerin kendi ve karşı tarafın vücut kokusuyla ilgili bir bilgi sahibi olmamaları olabilir !)
  • Cinsel yaşam ve partner ile ilişki kalitesi konusunda kadın ve erkek arasında belirgin farklılıklar var. Anosmi olan erkeklerde cinsel ilişki sayısı sağlıklı erkeklere göre ortalama beş kat daha az. Anosmi olan kadınlar ile normal kadınlar arasında cinsel ilişki sayısında bir farklılık görülmedi.
  • Anosmi olan erkekler partner bulma konusunda daha isteksizler. Ancak cinsel isteklerinin eksik olup olmadığı sorulmadı.
  • Anosmi olan kadınlar eşe bağlılık konusunda daha güvensizler. Ancak anne ve yakın dostluklarda ilişkilerin normal olduğu tespit edildi.
  • Gerek sağlıklı gerekse anosmili erkeklerde koku duyusu ile partnere bağlılık arasında anlamlı istatistiksel bir ilişki bulunamadı.
  • Sağlıklı kadınlarda cinsel ilişkinin kalitesi için partnerin vücut kokusunun önemli olduğu tespit edildi. (4)

2. Araştırma: Vücut kokusunun kadınlar üzerinde yatıştırıcı etkisi

Journal Journal of Physiology & Behavior dergisinde yayınlanan bu makalede, istikrarlı bir ilişkide erkeğin kokusunun kadına güven ve rahatlık duygusu verdiğini gösteriyor.

İsveçli 34 heteroseksüel kadından oluşan küçük bir grup ile yapılan bu araştırma, güvenli ilişkilerde erkeğin vücut kokusunun kadınlar üzerinde ölçülebilir bir oranda stres azalttığı ve sakinleştirici bir etkiye sahip olduğunu gösteriyor

Araştırma nasıl yapıldı?

Deneye katılan kadınlara önce partnerlerine güvenip güvenmediklerini 1’den 7’ye kadar olan bir ölçekte derecelendirmeleri istendi.

Daha sonra kadınlara iki dakika boyunca fiziksel stres tetikleyici küçük voltajlı kısa süreli beş elekrik akımı verildi. Kadınlara bir taraftan elektrik akımı verilirken aynı zamanda partnerlerinin üç gün boyunca giydiği dört farklı yünlü tişört koklatıldı. Güvenli ilişkisi olan kadınlar, partnerlerinin kokusunu aldığında elektrik akımının tahrişini daha az hissettiklerini bildirdiler. Cilte yapılan fiziksel stres direnç ölçümlerinin de kadınların beyanı ile örtüştüğü görüldü. Sonuç olarak, erkek vücudunun yaydığı kokunun sosyal bağlar kurmada ve stresi bloke etmede etkili olduğu söylenebilir!. (5)

Not: Kadın vücut kokusunun erkek üzerinde stres giderici bir etkisinin olup olmadığı henüz araştırılmdı.

3. Araştırma: Kadınların koku duyusu erkelerden daha iyi

Yukarıda da kısaca belirtildiği gibi bireysel kokuları tanımlama ve belirli bir kokuyu hatırlama konusunda kadın burnu erkeğinkine göre daha hassastır. Bu hassasiyetin sebebi şimdilik pek iyi bilinmese de beyindeki Koku soğanında bulunan nöronların kadınlarda yüzde 50 daha fazla olmasından kaynaklandığı düşünülüyor. Gerçi Koku soğanında fazla sinir hücresinin bulunması kokunun daha iyi algılanması anlamına gelmiyor, aksine kokunun daha iyi algılanması sinir hücrelerinin bağlantı noktaları sinaps sayısı ile alakalı bir durum. Muhtemelen fazla sinir sayısı ile sinaps sayısı arasında bir paralellik var. Konunun açıklığa kavuşabilmesi için kadınların koku soğanındaki sinaps sayısının araştırılmaya ihtiyacı var.

Araştırma nasıl yapıldı?

55 ve 94 yaşları arasında ölmüş olan 10 kadın ile 7 erkeğin beyinlerindeki koku soğanında bulunan glial nöronlar özel bir teknik kullanılarak çıkarıldı. Erkek ve kadındaki koku soğanlarının ağırlığı hemen hemen aynı olmasına rağmen hücre sayısında şaşırtıcı derecede büyük farklılıklar olduğu görüldü. Yapılan detaylı sayımlarda hücre sayısının kadınlarda erkeklere göre yüzde 43, nöronların sayısının ise yüzde 49 daha yüksek olduğu tespit edildi.

Yukarıda belirtildiği gibi hücre yoğunluğu bir dokunun fonksiyonunun daha iyi olduğu anlamına gelmiyor ama yine de kadınların daha iyi koku almasının altındaki sebebin bu olduğu düşünülüyor. Eğer yapılacak başka bir araştırma ile kadınlardaki sinaps sayısının, daha yüksek olduğu tespit edilirse, çıkan bu sonuçlar daha açık bir şekilde yorumlanacak. Çünkü sinaps sayısı ile fonksiyon arasında doğru orantı olduğu biliniyor.

Soru şu. Evrim neden kadınlara daha iyi bir koku duyusuna verdi? Cevap biraz spekülatif; İyi bir burun çocukların hayatta kalma şansını yükseltiyor olabilir…(6)

4. Araştırma: Kötü koku alma ile ölüme yakınlık arasındaki ilişki

Yaşlılarda zihinsel ve bedensel zayıflığın derecesi geri kalan ömürün süresi hakkında aşağı yukarı bir ipucu veriyor. Yapılan araştırmalar yaşlılarda geri kalan ömrün süresi hakkında koku duyusunun azalmasının da bir ipucu verdiğini gösteriyor. Buna göre, yaşlılıkta koklama yeteneğinin azalması, gelecek beş yıl içerisinde ölme olasılığının yükseldiği anlamına geliyor. Hatta araştırmacılar bu konuda oldukça iddialı ifadeler ile şöyle diyor: „Beş seçilmiş kokuyu tanıyamayanlar, genel sağlık durumlarına bakılmaksızın, beş yıl içinde ölme riski dört kat artmaktadır.“

Araştırma nasıl yapıldı?

Çalışma, 57 ila 85 yaşları arasında yaklaşık 3.000 erkek ve kadınla yapıldı. 2005/06 yıllarında yapılan bu araştırmada katılımcılara koku alma konusundaki hassasiyetleri tüm ayrıntıları ile soruldu ve koku duyuları mürekkebi çıkarılmış keçeli kalemler içerisine konan Nane, Balık, Portakal, Gül ve Deri kokuları ile test edildi.

Değerlendirmeler yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, genel sağlık, beslenme, tütün ve alkol tüketimi gibi faktörleri göz önünde bulundurularak yapıldı. Tahmin edildiği gibi yaş ilerledikçe koku duyusunun zayıfladığı tespit edildi.

Testin laboratuvar aşaması sonuçlandıktan sonra yapılan uzun süreli takipler sonunda koku alma bozukluğu olan katılımcıların, normal koku alan katılımcılara göre 5 yıl içerisinde ölme oranı 3 ile 4 kat daha fazla olduğu tesbit edildi.

Araştırdan ortaya çıkan başlıca sonuçlar

  • Tüm kadın ve erkeklerin yüzde 78’i normal bir koku performansına karşılık gelen dört veya beş kokuyu tanıdılar.
  • 57 yaşındakilerin üçte ikisi, beş kokunun tümünü tanıdılar.
  • 85 yaşındakiler, kokuların sadece dörtte birini tanıdılar
  • Katılımcıların yüzde 3,5’i ya bir, ya da hiçbir kokuyu tanıyamadılar.
  • Araştırma bittikten beş yıl sonra 430 kişinin öldüğü, ölenlerin % 39’nun kötü koku alan, %10’nun normal koku alan gruptan olduğu tespit edildi.

Bu araştırmadan ortaya çıkan anafikir şu: Eğer yaşlılıkta koku alma bozukluğu başlamışsa, bu 5 yıl içerisinde kalp yetmezliği, akciğer yetmezliği ve kanser gibi hastalıklardan ölümlerin olabileceğine bir işaret olabilir !!!

Zayıf koku duyusu neden ömrü kısaltıyor

Koku kaybı ile yaşam süresinin kısalması arasında nasıl bir ilgi olduğu şimdilik bilinmiyor. Ama bildiğimiz bir şey var o da kötü bir koku duyusu havadaki toksinlerin, virüslerin ve zararlı diğer ince partiküllerin ayırdına varamaz ve dolayısıyla kişiyi zararlı dış etkilerden zamanında haberdar edemez. Muhtemelen bu zararlılar merkezi sinir sisteminde birikerek bağışıklık sisteminin zayıflamasına ve vücut fonksiyonların hasara uğramasına sebep oluyor olabilir!!! (7)

5. Araştırma: Eş seçiminde burnunuza güvenebilirsiniz

Her insanın vücut kokusunun farklı olduğu ve bu farklılığın bağışıklık sisteminde görev yapan belirli genler ile ilişkili olduğu uzun zamandır biliniyor. Gerek kadın ve erkeğin vücut kokuları, gerekse bu kokuları çekici veya itici bulma konusundaki tercihler kişiden kişiye değişmektedir ve bu seçicilik de tamamıyla genlerimizin kontrolündedir.

Parfüm kokularındaki kalıcı tercihler için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Genlerimiz bilinçli olarak parfüm içeriğindeki bileşenleri bizzat seçerek bize doğru tercihi yaptırır. Bizim farkına varamadığımız ama genlerimizin bilinçli olarak yaptığı bu parfüm tercihi vücut kokumuzu daha çekici hale getirir. Parfüm konusunda yapılan yanlış bir tercih ise vücudumuzun gerçek kokusunu maskeleyebilir. Bu yüzden hediye edilen bir parfüm her zaman doğru seçilmiş bir hediye olmayabilir.

Ter kokusunun kadınlar üzerine etkisi

Stirling Üniversitesi’ nin yapmış olduğu ilginç bir araştırma, erkeğin vücut kokusunun kadın üzerinde oldukça güçlü ve uzun süre değişmeden sabit kaldığını gösteriyor. Araştırmanın yazarı Craig Roberts, erkek terinin bu etkisinin diğer çevresel etkilerden çok daha baskın olduğunu ve yaklaşık üç ay boyunca neredeyse hiç değişmeden kaldığını belirtiyor. Craig Roberts kadınların üzerinde etkili olan bu kokunun ancak hoşlanılan erkekte ya da başka bir ifade ile potansiyel partner adayı erkekte olduğunu belirtiyor.

Araştırma üç ay ara ile iki aşamada yapıldı

Birinci aşama: Deneyin birinci aşaması için 18 ile 31 yaşları arasında 92 erkeğin vücut kokularının örnekleri kullanıldı ve bunun için erkekler aynı pamuklu tişört ile iki gece uyutuldular ve daha sonra tişörtler mühürlü plastik torbalara konularak araştırmanın yapıldığı laboratuvara getirildi. Hemen belirtelim erkeklere iki gün boyunca ne deodorant, ne parfüm ne de sabun kullandırıldı. Ayrıca vücut kokusunu değiştirecek baharatlı, sarımsaklı ve aroma içeren yiyecekler verilmedi.

Laboratuvarda koku testi: Deneyin bu aşaması için 18 ile 32 yaşları arasında adet döngüsünün fertil fazında 63 heteroseksüel kadın seçildi. Her kadına altı erkeğin tişörtü koklatıldı ve her seferinde 1 ile 7 arasında bir ölçek kullanarak iki soruya yanıt vermeleri istendi:

  1. Bu koku ne kadar hoşunuza gitti?
  2. Partnerinizin bu şekilde kokmasını ister misiniz?

İkinci aşama: Yaklaşık üç ay sonra, her kadına aynı erkeklerin diğer tişörtleri koklatıldı. Gerek birinci aşamada olsun, gerekse ikinci aşamada olsun kadınların vücut kokularındaki beğeni ve tercihler oldukça kararlıydı.

Sonuç olarak bu araştırma için eş seçiminde vücut kokusunun önemli olduğunu, sosyal ve biyolojik bir işlevi yerine getirdiğini söyleyebiliriz.(8)

6. Araştırma: Kadın kokusu ve cinsel çekicilik

Bazı kadınların vücut kokuları diğerlerine göre daha çekici daha davetkârdır. Yapılan araştırmalar her kadının belirli hormon değerleri ile koktuğunu ama özellikle fazla çekici kadınlarda bu değerlerin diğerlerine göre biraz daha farklı olduğunu gösteriyor.

İsviçreli ve Alman araştırmacılar, erkeklerin farklı kadınların kokularını nasıl algıladıklarını, belirli hormonların bu algıda nasıl rol oynadığını öğrenmek için bir araştırma yaptılar. „Proceedings of the Royal Society B: Biological Sciences” dergisinde yayınlanan bu araştırmada estradiol ve progesteron adında iki cinsiyet hormonunun vücuttaki miktarının kadının cazibesinde anahtar rol oynadığını gösterdi. Buna göre bir kadının estradiol düzeyi ne kadar yüksek, progesteron düzeyi ne kadar düşük ise vücut kokusu erkekleri o kadar fazla cezbediyor. (Bu iki hormon aynı zamanda doğurganlıkta rol oynamaktadır.)

Araştırma nasıl yapıldı?

Doğurganlık döneminde 28 kadının koltukaltından alınan koku numuneleri 50’den fazla erkeğe koklatılarak çeşitli sorular soruldu. Ayrıca buna paralel olarak bazı hormon düzeylerini belirlemek amacıyla kadınlardan tükürük örnekleri de alındı.

Sonuç: Erkeklerin birleştikleri ortak nokta, kokuların hepsinin baştan çıkarıcı olduğu ama bazılarının daha fazla olduğu yönündeydi. Kokuların etkisinin derecelendirmesi ise estradiol ve progesteron hormonlarının değerleri ile ilgiliydi. Estradiol seviyesi yüksek, progesteron seviyesi düşük olan kadınların kokusu en baştan çıkarıcı kokular olarak seçildi.

Kadında estradiol ve progesteron seviyeleri üreme sağlığı ve doğurganlığın bir sinyali olarak görülebilir. Vücudun bu davetkar kokusu karşı cinse ne kadar doğurgan olduğunun sinyalini vermek gibi oldukça anlaşılır bir evrimsel nedene dayanmaktadır. Bunun neden böyle olduğunu daha iyi anlamak için kadında Doğurganlık dönemi*, Estradiol**, Progesteron*** ne olduğuna kısaca değinerek konuyu noktalayalım. (9)

  • Doğurganlık dönemi*: Menstruasyon ilk gününden yaklaşık 14 gün sonraki yumurtanın bırakıldığı gün. Döllenmenin gerçekleşeceği 12-24 saatlik bir süreyi ifade eder.
  • Estradiol**: En etkili doğal östrojendir. Menstruasyon döngüsünün düzenlenmesinde rol oynar.
  • Progesteron***: Menstruasyon döngüsünün kontrolüne katkıda bulunan başka bir bir cinsiyet hormonudur. Hamilelikte çok önemli rol oynar, döllenmiş yumurtanın uterus’a gömülmesi için rahim astarını hazırlar. Bu yüzden, hamile kadınlarda progesteron seviyeleri özellikle yüksektir.

Koku ile ilgili hazırlanmış diğer makaleler


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. Odor identification as a biomarker of preclinical AD in older adults at risk
  2. A ventral glomerular deficit in Parkinson’s disease revealed by whole olfactory bulb reconstruction
  3. Smell and taste disorders
  4. Men without a sense of smell exhibit a strongly reduced number of sexual relationships, women exhibit reduced partnership security – A reanalysis of previously published data
  5. The scent of security: Odor of romantic partner alters subjective discomfort and autonomic stress responses in an adult attachment-dependent manner
  6. Sexual Dimorphism in the Human Olfactory Bulb: Females Have More Neurons and Glial Cells than Males
  7. Olfactory Dysfunction Predicts 5-Year Mortality in Older Adults
  8. Repeatability of odour preferences across time
  9. The scent of attractiveness: levels of reproductive hormones explain individual differences in women’s body odour

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Ekmekte akrilamid tehlikesi

Konunun başlığını Ekmekte akrilamid tehlikesi olarak verdik ama akrilamid sadece yediğimiz ekmekte değil karbonhidrat içeren birçok gıdada bulunuyor. Bu yüzden bu makalede ekmek dışında diğer gıdalardaki tehlikeye de değineceğiz. Ama önce akrilamid nedir ve gıdalarda nasıl oluştuğu konusunda kısa bir ön bilgi vermemiz gerekiyor.

Akriamid nedir

Akrilamid, saf halde su, etanol ve eterde çözünebilen beyaz, kokusuz, toksik ve kanserojen bir maddedir. Akrilamid endüstride çeşitli kimyasal ajanlar kullanılarak üretilir ve kozmetikten atık su arıtmaya, plastik üretiminden cevher işlemeye kadar pek çok alanda yaygın olarak kullanılır. Bunların dışında moleküler biyoloji ve genetik laboratuvarlarında DNA temizlemede de kullanılır.

Akrilamid gıdalara nasıl giriyor? 

Gıdalarda akrilamidin varlığı ilk olarak Nisan 2002’de İsveçli bilim insanları tarafından keşfedildi ve bilimsel bir makale ile dünyaya duyuruldu (1). Ancak gıdalardaki akrilamidi en aza indirgemek kolay değil, çünkü akrilamid herhangi bir kimyasal gibi gıdalara dışarıdan insan eliyle eklenmiyor, aksine gıdaların hazırlaması esnasında kimyasal bir tepkimenin sonucu olarak kendiliğinden ortaya çıkıyor. İşin kötüsü akrilamid bu gıdalara güzel bir bronzluk, iştah kabartan güzel bir koku ve lezzet de veriyor. Yani yüksek sıcaklık sonucu oluşan bu ölümcül reaksiyon bize birbirinden lezzetli zehirler sunuyor.

Konuyu biraz açalım: Ekmek, patates, kahve gibi gıdalarda şeker ve asparajin* bulunur. Eğer bu gıdalar yüksek sıcaklıkta pişirilirse, şeker asparajin tarafında akrilamide dönüştürülür. Yani asparajin için „Gıdalar içerisinde bulunan öncü akrilamidtir“ diyebiliriz.

(Asparajin*: Proteinlerin yapı taşı olan 20 amino asitten biridir. Merkezi sinir sisteminin düzenli çalısmasını sağlar, yokluğu sinir ve asabiyet oluşumunu tetikler. Özellikle patates ve tahıllarda bol miktarda bulunur.)

Not: Yüksek ısıda pişirilen patates kızartması, cips ve kavrulmuş kahvede de yüksek miktarda akrilamid bulunduğu şimdiye kadar yapılan birçok araştırma ile birçok kez teyid edildi.

Hububatta akrilamid tehlikesi

Almanya’nın Baden-Württemberg eyaletinde buğday ekili üç alandan alınan 15 hububat çeşidi ile bu hububatlardan yapılan 150 ekmek çeşiti ve unlu mamülde asparajin nin ne oranda bulunduğu araştırıldı.

Sonuçlar şaşırtıcı: Analiz sonunda ekmeklik hububat çeşitleri arasında çok büyük farklılıklar olduğu, asparajin seviyesinin ortalama Kilogram/ Hububat-Unu başına 140 ila 850 miligram arasında değiştiği saptandı.

İri taneli buğdayda daha fazla asparajin var

Botanikteki ismi Triticum aestivum olan ekmeklik buğdayın iki yakın akrabası iri taneli Kavuzlu buğdayı (Triticum spelta) ile Gernik‘de (Triticum dicoccum) oldukça yüksek oranda asparajin olduğu tespit edildi.

Yine iri taneli başka bir buğday çeşidi olan Siyez’de de (Triticum monococcum) büyük farklılıklar kaydedildi. Siyez Unu‘nun kilogramında 550-840 miligram gibi oldukça yüksek sayılabilecek asparajin tespit edildi.

Tam tahıllı ekmekte daha fazla akrilamid var

Ekmeklerde yapılan analizlerde ise özellikle tahıllı ekmek ve kepekli ekmek başta olamak üzere pasta, bisküvi gibi her gün düzenli olarak tükettiğimiz birçok unlu mamulün içerisinde, unun çeşidine göre değişen oranlarda akrilamid olduğu tespit edildi. Gerek buğdayın cinsi gerekse buğdayın işlenme aşaması ekmekteki asparajin miktarını belirlemede önemli rol oynuyor.

Araştırmanın sonuçları, ince öğütülmüş ve beyaz undan yapılmış ekmekte en az, tam tahıllı ekmekte ise en fazla asparajin olduğunu gösteriyor. Yani şu ana kadar bildiğimiz Tam tahıllı ekmek sağlıklıdır efsanesi bir yerde geçerliliğini kaybediyor. 

Tam tahıllı ekmekte neden daha fazla akrilamid vardır?

Bu sorunun cevabını daha iyi anlayabilmek için buğdayın yapısına ve ekmeklik un çeşitlerine ve kısaca bir göz atmakta fayda var.

Un çeşitleri

Birçok mamülde olduğu gibi ekmeklik unda da belirli kriterlere göre belirlenmiş bir standart vardır. Ülkemizde kullanılan un standardı Alman standardına göre belirlenmiştir(DIN** 10355) (2). Buna göre Türkiye’de kullanılan ekmeklik un çeşitleri ; Tip 550, Tip 650, Tip 750, Tip 850 dir. (Bunların dışında Tip 1050, Tip 1200. Tip 1600 gibi çok iri taneli ekmeklik un çeşitleri de bulunmaktadır).

Buradaki numaralar 100 gr un yakıldığında elde edilen kül miktarını ifade etmektedir. Örneğin, Tip 550 undan 100 gram alınıp yakıldığında geriye 550 mg kül kalır ki, bu da 100 gram Tip 550 un içerisindeki 550 mg minaral olduğu anlamına gelmektedir. Numara arttıkça kül miktarı artarken unun rengi de beyazdan esmere dönüşür. Numara, aynı zamanda unun inceliğini de ifade eder.

(DIN**: Deutsches Institut für Normung).

Buğdayın yapısı

Gerek buğday, gerek arpa, gerekse yulaf tanesi yapı ve görev bakımından üç ana kısımdan meydana gelir.

Bunlar dıştan içe doğru şöyle sıralanmıştır:

  1. Kabuk/Kepek. (Kepekli ve tam tahıllı ekmeğin yapıldığı kısım. Esmer renktedir ve tanenin % 12’sini teşkil eder). 

Kepeğin hemen altında esmer renkte dört tabaka daha bulunmaktadır:

  • Perikarp
  • Tohum kabuğu
  • Aleurone
  • Alt Aleurone
  1. Endosperm. (Beyaz un yapılan kısım. Beyaz renktedir ve tanenin yaklaşık % 85’ini teşkil eder)
  2. Embriyo. (Bir sonraki yılda tohum olarak kullanılan kısım. Tanenin yaklaşık % 3’ünü teşkil eder) 

Asparajin nerede bulunur

Tahıldaki Asparajinin çoğu taneciğin oldukça dışında yer alan Aleurone Tabakasında bulunmaktadır. Eğer ekmeklik un Aleurone Tabakasından elde edilmişse hem unun rengi esmer olur, hem de fazla miktarda asparajin ihtiva eder.

Risk düşürülebilir

Ekmek seçiminde ve ekmek yapımında bazı şeylere dikkat ederek akrilamid oluşumunu yüzde 70’e varan oranda düşürmek mümkün. Örneğin, ekmeğin pişirilme sıcaklığının akrilamid oluşumunda belirleyici bir faktör olduğunu unutmamak gerek. Bu bağlamda gerek hububat, gerekse asparajin içeren diğer gıdaları düşük sıcaklıkta pişirerek akrilamid oluşumunu azaltabiliriz. Ayrıca yapılan araştırmalar akrilamid riskinin, pişirmeden önce de önemli ölçüde azaltılabileceğini gösteriyor. Mesela ekmeğin mayalanma süresini uzun tutularak hamur içerisinde bulunan asparajini azaltabiliriz. Bu da pişirme sırasında oluşacak akrilamid miktarının azalmasını sağlar.

Akrilamid ne kadarı zararsızdır?

Akrilamidin ne kadarının sağlık için riski oluşturduğu tam olarak bilinmiyor. Mevcut bilgiye göre, her dozun zararlı bir etkiye sahip olacağı varsayılıyor. Bu nedenle, mümkün olduğunca az alınması tavsiye ediliyor ve özellikle çocuklarda dikkatli olunması gerekiyor. Türkiyede besinlerdeki akrilamid seviyesini sınırlandıran herhangi bir yasal düzenleme yok ama AB genelinde ekmekler için tavsiye edilen bir kılavuz değer var o da 100 μg/kg dir. Bu değer beyaz ekmek için 50 μg/kg dır.

Sonuç

Buraya kadar anlatılanları özetleyecek olursak; Ekmek, patates, kahve gibi hemen hemen her gün düzenli tükettiğimiz gıda maddelerinde akrilamidin öncüsü olan asparajin bulunmaktadır. Asparajin tek başına bir tehlike değildir. Ancak yüksek sıcaklıkta toksik ve kanserojen bir madde olan akrilamide dönüşmektedir.

Tahıllı ekmekten vazgeçemeyiz

Arpa buğday, çavdar gibi tahılların dış katmanları, lifler, B grubu vitaminler, mineraller, proteinler ve daha birçok besleyici maddeyi içerir. Özellikle Aleurone tabakası tahıldaki proteinin yaklaşık % 30’ünü teşkil eden vitamin bakımından zengin bir kısımdır . Bu yüzden tam tahıllı ve kepekli ekmekten ve bu unlardan elde edilen mamullerden vazgeçemeyiz ama tam tahıllı ve kepekli ekmek yapımında, akrilamidin azaltılmasına yönelik bazı önlemler alabiliriz.

Gidalarda akrilamid oluşumunu azaltacak basit ama etkili önlemler

  • Pişirme sırasında çok yüksek ısıdan kaçınılmalı. Yüksek ısıda asparajin şekerle reaksiyona girerek akrilamid oluşturuyor. Uzmanlar patates kızartmasını 175 derecenin altında ve sadece üç ila dört dakika ile sınırlı tutmanın iyi bir çözüm olduğunu belirtiyorlar. Not: Fritözlerin sıcaklık göstergeleri çoğu zaman yanlış olduğu için sıcaklığın uzman mağazalardan alınan termometre ile kontrol edilmesi tavsiye ediliyor.
  • Kızartma yaparken fritöz 100 gramdan fazla doldurulmamalıdır.
  • İcerdiği nem nedeniyle yumuşak ve kalın patates kızartmalarında ince ve küçük olanlara göre daha az miktarda akrilamid vardır.
  • Evde hazırlanan yemeklerde gıdaların su kaybı engellenerek akrilamid oluşumu azaltılabilir. Bu yüzden fırınların sıcaklığı 200 dereceyi geçmemelidir. Eğer fırının havalandırması açık ise sıcaklık 180 derece ile sınırlandırılmalıdır. Ayrıca gıdaların içerisinde fazla nemin kaybolmasını engellemek için gıdalar büyük parçalar halinde hazırlanmalı ve mümkünse pişirme kağıdı kullanılmalıdır. Ayrıca pişirilen gıdaların üzerine mümkünse yumurta sarısı sürerek gıdaların sıvı kaybı önlenmelidir.
  • Patatesler serin ve karanlıkta saklanmalı, Kesinlikle buzdolabında saklanmamalı. Buzdolabında depolama, patateslerin içerisinde yüksek oranada şeker oluşmasına neden olur. Bu da pişirme sırasında akrilamid oluşumunu teşvik eder.
  • Çimlenmiş veya yeşil lekeli patatesler kullanılmamalıdır.
  • Gerek patates gerekse tahıl ekili alanlarda daha fazla kükürtlü gübre kullanılmalı.Kükürtlü gübre düşük akrilamid kontaminasyonuna katkıda bulunur.(3)
  • Ekmek hamuru normalden daha uzun süre mayalanmaya bırakılmalıdır. Ekmek mayası asparajini parçalayacağı için pişirme esnasında şekerin akrilamide dönüşmesi engellenir.(4)(5)(6)

Benzer konuda hazırlanmış diğer makaleler


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. Science Communication and the Swedish Acrylamide “Alarm”
  2. DIN 10355 Mahlerzeugnisse aus Getreide – Anforderungen, Typen und Prüfung
  3. Formation of High Levels of Acrylamide during the Processing of Flour Derived from Sulfate-Deprived Wheat
  4. Assessing the variation and genetic architecture of asparagine content in wheat: What can plant breeding contribute to a reduction in the acrylamide precursor?
  5. 1H‐NMR screening for the high‐throughput determination of genotype and environmental effects on the content of asparagine in wheat grain
  6. Consumption of whole grains and cereal fiber and total and cause-specific mortality: prospective analysis of 367,442 individuals

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.