Baş dönmesine karşı ekşi

Limon ya da ekşi yemek, uzun yıllardan beri baş dönmesine karşı birçok kültürde kullanılan pratik bir tedavi yöntemi. Nesilden nesile bir şehir efsanesi gibi aktarılan ve neden işe yaradığı pek bilinmeyen bu yöntemin artık bilimsel bir açıklaması var.

2 Mart 2018 tarihli Science dergisinde yayınlanan bu araştırmanın bulguları ekşi ile ilgili bir araştırma yapılırken tesadüfen bulundu ama hemen belirtelim baş dönmesi ile tat duyusu arasındaki bu ilginç bağlantının tüm ayrıntıları henüz tam olarak aydınlatılmış değil.

Tat duyusu ve denge hakkında kısa bilgi: Denge, iç kulaktaki vestibüler sistem(denge sistemi) tarafından ayarlanır ve günlük yaşantımızı bu sistem sayesinde yere düşmeden sürdürürüz.

Baş dönmesi ya da diğer adıyla vertigo, kişinin kendi bedeni ile çevre arasında hissettiği sahte bir hareketlilik algısıdır. Vertigo, iç kulakta bulunan üç yarım daire şeklindeki yapılar içerisindeki otokoni/otolit adında biyo-minerallerin ya da diğer adıyla kulak taşlarının gelişigüzel hareket etmesiyle ortaya çıkar.

Tat alma duyusu ise dilde bulunan tat reseptörleri ile alınan başka bir vücut fonksiyonudur.

***

Birbirinden çok farklı bu iki vücut fonksiyonunun tek bir gen tarafından ayarlandığının ortaya çıkması oldukça sürpriz bir durum. Aşağıda bu ilginç araştırma ile ilgili makale bulunmaktadır. Makale, mümkün olduğunca bilim dışındaki okuyucuların anlayacağı formatta hazırlanmaya çalışıldı. Konuyu daha kapsamlı anlatabilmek için zaman zaman konu ile ilgili yan konulara da değinildi. Umarım bu yan konuları anlatırken okuyucunun dikkati dağılmaz. Zira araştırma zaten yeterince karmaşık bağlantılar içeriyor.

Tat duyusu nedir

Tat duyusu en eski ve en önemli duyularımızdan biridir. Değişik tatlar dilimizde bulunan özelleşmiş tat reseptörleri tarafından algılanırlar. Her ne kadar „Değişik tatlar, dilimizde bulunan değişik tat reseptörleri tarafından algılanır“ desek de tat alma konusunda asıl görevi genlerimiz üstlenir. Dilimiz, genler tarafından regüle edilen tat reseptörleri sayesinde, tatlı, tuzlu, acı, ekşi ve umami olmak üzere beş temel uyaranı algılayabilir ve ayrıca özel tat veya aromaların ince nüansları ayırt edebilir.

Tat reseptörleri ve genlerimiz arasındaki bağlantıların karmaşıklığı bir çok soruyu cevapsız bıraksa da, bu konuda yapılan çalışmalar bizi her geçen gün bir adım daha ileriye götürüyor.

Aşağıda bu çalışmalardan bir örnek bulunmaktadır. Ekşi algısı ilgili yapılan bu çalışmayı şaşırtıcı yapan ise araştırmanın sonunda konuyla hiç alakalı olmayan enteresan bir bağlantının ortaya çıkması… Şimdi bu ilginç araştırmayı dilimiz döndüğünce ve de gereksiz ayrıntılara girmeden anlatmaya çalışalım.

Ekşi algısı

Ekşi, nasıl bir tattır, hangi gen ekşi tadını algılamamıza yardımcı olur. Dilimiz ekşiyi nasıl emer ve beynimiz bu tadı nasıl işler. Bu soruların bazılarının cevabı bu makalede yer almaktadır. Bazılarının ise hala cevap bulunamadığı için hiç değinilmeyecek.

Ekşi nasıl bir tattır hücreye nasıl girer: Ekşi gıdaların pH’ları düşüktür, yani proton(H+ ) konsantrasyonları yüksektir. Başka bir ifadeyle, ekşiyi ekşi yapan şey protonlar dır ve bu protonlar gıdaların hücreye kendiliğinden girmesine engel olur, ancak özel iyon kanallarının içerisinden geçerek hücreye girebilirler.

Özel iyon kanalları: Yukarıda kısaca bahsedildiği gibi, ekşi de diğer tatlar gibi önce dilimizdeki lezzet algılayıcı reseptörler tarafından algılanır ve hemen ardından meydana gelen karmaşık biyokimyasal reaksiyonlar sonucu hücre zarında bulunan Özel Proton Kanalları açılır ve ekşi gıdalar(ya da asidik gıdalar) hücreye girer. Ama bu işlem bu kadar basit değil. Bu biyokimyasal sürecin bir de genler ile ilgili olan boyutu var ki, şimdiye kadar bu konuda pek fazla bir şey bilinmiyordu. Daha doğrusu sadece ekşinin hücre içine girmesine izin veren ama diğer tatları içeriye almayan bu Özel Proton Kanallarının hangi gen aracılığı ile açılıp kapandığı bilinmiyordu.

Çılgın keşif  

California Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırma, ekşinin hücre içine alınması konusundaki bilgilerimizi bir adım daha ileriye götürerek Özel Proton Kanallarının hangi gen tarafından regüle edildiğini anlamamızı sağladı. Araştırma sonunda dördüncü kromozomda bulunan Otopetrin 1 (OTOP1) adındaki bir genin hücrelerde proton kanallarının açarak ekşinin hücre içine girmesine olanak verdiği tespit edildi.

Ama bu keşfi sıradan olmaktan çıkartan, daha doğrusu şaşırtıcı yapan birbiriyle bağlantısı olmayan iki vücut fonksiyonunun Otopetrin 1 geni tarafından ayarlanıyor olması. Daha açık bir ifadeyle söylemek gerekirse; Bizi eksiye karşı duyarlı yapan gen aynı zamanda dengemizi de sağlıyor.

Otopetrin1 geninin bilinen fonksiyonu

Otopetrin 1 geni, otopetrin adındaki proteini kodluyor. Bu protein, iç kulakta yatay ve düşey dengeyi sağlamakla görevli otokoni/otolit adında biyo-minerallerin oluşumunu sağlıyor. Otopetrin ayrıca otokoni/otolit oluşması için gerekli olan pH değerinin kararlı bir durumda kalmasını da sağlıyor. Ayrıca daha önce yapılan çalışmalar ile otopetrin 1 geninin sağlıklı formunun farelerde dengeyi sağladığı, genin genetik bir müdahale ile işlevsiz hale getirilmesi durumunda farelerin dengede kalma problemi yaşadığı teyid edilmişti. (1)

Otopetrin 1 gen ailesi dil ve kulak dışında da faal olabilir 

Otopetrin-gen-ailesine ait proteinlerin önceleri sadece iç kulaktaki vestibüler sistemde(denge sistemide) görev aldığı, tat almayla ilgili görevinin sadece özel proton kanallarında kalsiyum akışını düzenlemek ile sınırlı olduğu düşünülüyordu. Ama bu çalışma ile bunun böyle olmadığı aksine otopetrin proteinin Özel Proton Kanalları oluşumunda bizzat rol aldığını gösterdi.(2)

Sonuç

Araştırmacılar ekşi lezzettini algılamaktan sorumlu geni ararken karşılarına dengeyi sağlayan genin çıkacağını hiç tahmin etmiyorlardı. Ancak şaşırtıcı fonksiyonların ortaya çıkması bu kadarla sınırlı kalmayabilir! Zira daha önce yapılan bazı çalışmalar, otopetrin gen familyasindaki bazı genlerin farklı doku ve organdaki hücrelerde çeşitli görevler aldığını zaten göstermişti. Bu yüzden otopetrin 1 gen ailesinde bulunan diğer genlerin dil ve kulak dışında gözlerde, sindirim sisteminde ve cinsel organda da faal olabilirler! (2)

Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. Training and aging modulate the loss‐of‐balance phenotype observed in a new ENU‐induced allele of Otopetrin 1
  2. An evolutionarily conserved gene family encodes proton-selective ion channels

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Yüksek tansiyonun alzheimera etkisi

Tansiyon Nedir: Tansiyon, kalbin kanı pompalarken kan damarları içinde oluşturduğu basınçtır. Kan basıncı genellikle mmHg (milimetre civa) olarak verilir ve bu birim aynı zamanda AB içinde yasal bir ölçüm birimidir.

Sağlıklı bir vücutta kan basıncı doğrudan Kardiyak debiye ve Damar direncine bağlı olarak vücut tarafından kendiliğinden düzenlenir.

  • Kardiyak çıkış: Belirli bir sürede kalpten pompalanan kanın hacmidir. (Yorucu bir işte veya sporda dakikada yedi litreye kadar kan pompalanırken, istirahat halinde bu miktar 5 litre civarındadır.)
  • Damar direnci: Kan damarlarının, kalbin pompalama gücüne karşı koyduğu damar direncidir.

Kan basıncı, bir tansiyon aleti ile aşağıdaki formüle göre belirlenir:

Kan basıncı = Kardiyak çıkış x Damar direnci

Günlük yaşamda kan basıncını etkileyen birçok faktör bulunmaktadır. Stres, fiziksel aktivite, ani pozisyon değişikliği, yiyecekler bunlardan bazılarıdır.

Ayrıca kan basıncı gün içerisinde doğal dalgalanmalar da gösterir. Örneğin, uyurken gece saat üç sularında kan basıncı en düşük seviyedeyken sabah saatlerinde güne başlarken yükselir. Öğleye doğru ise tekrar düşüşe geçer. Öğleden sonra akşam saat yediye kadar tekrar yükseliş devam eder. Özetle söyleyecek olursak, gün içerisinde kan basıncını etkileyen birçok faktör bulunmaktadır, bu yüzden bir seferlik ölçüm tansiyon konusunda kesin bir fikir vermez.

Yüksek tansiyon, önlenebilir ölümlerin başında yer alan çok yaygın bir sağlık sorunudur. Tedavi edilmeyen yüksek tansiyon çeşitli organ hasarlarına neden olmaktadır. Tansiyonun uzun süre 140/90 mmHg üzerinde seyretmesi halinde özellikle kalp, kan damarları, beyin, böbrekler ve gözler risk altındadır.

Ancak yüksek tansiyonun zararları bunlarla sınırlı değil değil. Yapılan araştırmalar, yüksek tansiyonun demans gibi hastalıkları teşvik ederek kişinin hafızasına da zarar verebileceğinin ipuçlarını veriyor. Bu konuda birçok araştırma bulunmaktadır. Aşağıda JAMA dergisinin 28 ocak 2019 tarihli sayısında yayınlanan bir makale yer almaktadır.

***

Yüksek tansiyonun hafızaya zararı

Winston-Salem’deki Wake Forest Üniversitesi’nden Jeff Williamson ve arkadaşları, yüksek tansiyonun yaşlılarda bilişsel bozulmaya sebep olup olmadığını, eğer oluyorsa demansın öncü semptomları olarak kabul edilen dikkat ve düşünme bozukluğunun hangi değerden itibaren başladığını araştırdılar.

Araştırma nasıl yapıldı

Ekip işe önce 50 yaş üstü hipertansiyonlu yaklaşık 9,300 kişiyi rastgele iki gruba ayrılarak başladı. Ekip daha sonra birinci gruptaki hastaların sistolik kan basıncını kritik olmayan 140 mmHg değerine, ikinci gruptaki hastaların kan basıncını ise 120 mmHg ve daha altına düşürmek için medikal müdahalede bulundu.

Katılımcıların yaklaşık üç buçuk yıl sonra yapılan sağlık muayenelerinde ikinci grupta yer alan, yani büyük tansiyonu(sistolik) 120 mmHg’nin altına düşürülen grupta demansın öncüsü olarak kabul edilen Hafif bilişsel bozulmanın daha az olduğu, tansiyonun 140 mmHg sınırına çekilen grupta ise tedavinin pek etkili olmadığı bulundu.

Ayrıca yapılan genel sağlık kontrollerinde kan basıncı 120 mmHg ve altına düşürülen gruptaki katılımcıların genel sağlık durumlarının diğer gruba göre farkedilir derecede iyi durumda olduğu, kalp krizi gibi kardiyovasküler hastalıklardan ölüme oranının diğer gruba göre dikkat çekici bir oranda daha az olduğu tespit edildi.

Araştırma yarıda kesildi

Uygulanan farklı tedavi nedeni ile birinci gruptaki deneklerin daha fazla zarar görmemesi için çalışma planlanan süreden daha önce sonlandırıldı. Ama ekip takip eden yıllarda deneklerin hafızasındaki değişikleri gözlemlemeye devam etti.

Beş yıl sonra yapılan ikinci değerlendirmede kan basıncı 120 mmHg’nin altına düşürülen gruptaki bireylerde diğer gruptaki bireylere göre Hafif bilişsel bozulmanın önemli ölçüde az olduğu tespit edildi.

Demans riski ne durumda?: Beşinci yılın sonunda yapılan incelemede kan basıncı 120 mmHg’de tutulan grupta her ne kadar demans riskinin diğer gruba göre hafifçe azaldığı görülse de bunun istatistiksel olarak anlamlı bir etki olmadığını belirtmek gerekir. Ancak bunun sebebinin araştırmanın erken sonlandırılmasıyla ilgili olacağı düşünülüyor. Yani birinci gruptaki deneklere başlangıçta planlanan süreden daha önce müdahale edilmesinden kaynaklanıyor olabilir.!!!

Yeni araştırmalara başlandı

Bu çalışma her ne kadar yarıda kesilmiş olsa da yüksek tansiyonun Alzheimerın öncüsü olarak kabul edilen Hafif bilişsel bozulmaya sebep olduğunu açık bir şekilde gösteriyor. Bu nedenle, bu çalışma gelecekte yüksek tansiyon ile hafıza kaybı arasındaki yapılacak çalışmalara ilham kaynağı olacağı kesin gibi. Nitekim bu konuda çalışmalara başlandığı bildiriliyor.


Benzer konuda hazırlanmış diğer makaleler


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Sporun Alzheimer’a karşı koruyucu etkisi

Alzheimer, ilk olarak 1906 yılında hekim Alois Alzheimer tarafından ölen bir kadın hastanın beynindeki karakteristik değişikliklerin belirlenmesi ile tanımlandı ve bu önemli keşfe doktorun soyadı verildi.

Alzheimer ve Demans terimleri  toplumda genellikle eş anlamlı olarak kullanılsa da bu doğru değildir. Alzheimer, demansın en yaygın formudur ve bilimsel topluluklarda kabul gören görüş göre tüm Demans vakalarının en az % 60’ı Alzheimer dır.

Alzheimer, istisnalar olsa da bir yaşlılık hastalığıdır. Hastalık 65 yaşındakilerin yaklaşık % 2’sini, 70 yaşındakilerin % 3’nü, 75 yaşındakilerin % 6’sını, 85 yaşındakilerin % 20’sini etkiler. Hastalık 85 yaşın üzerindekilede azalma trendine girer. Bu azalma, hastaların çoğunun 85 yaşına kadar ölüyor olmasından kaynaklanmaktadır.

Araştırmalar, üçte ikisinin gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere dünya çapında yaklaşık 46 milyon insanın Alzheimerdan etkilendiğini gösteriyor. 2050 yılına kadar bu sayının 131,5 milyona yükselmesi bekleniyor.

Hastalığın seyri

Hastalık, Tau-protein‘nin yapısının bozulması ile başlayan ve bu proteine fosfat moleküllerinin bağlanması ile devam eden daha sonra beyindeki sinir hücreleri üzerinde β-Amyloid plaklarının birikmesi ile son bulan uzunca bir süreçten oluşmaktadır. Bu sürecin erken safhasında yakın geçmişle ilgi hafıza kaybı, ilerleyen safhalarında sıkça görülen unutkanlıklar ve son safhada tanıma fonksiyonlarında bozukluklar, demans daha sonra da alzheimer başlar.

Sporun Alzheimer’a karşı koruyucu etkisi

Evrensel kültürün vazgeçilmez bir parçası olan sporun insan hayatında birçok olumlu etkisi bulunmaktadır. Fiziksel performansı geliştirmesi, tansiyonu kontrol altında tutması, bağışıklık sistemini iyi bir şekilde çalıştırması, stresle başa çıkmada yardımcı olması, kan şekerini kontrol etmesi, kalbi genç tutması, kas ve kemikleri geliştirmesi gibi birçok olumlu etkisi bulunmaktadır. Sporun bu olumlu etkisinden birçok doku ve organ payını almaktadır.

Spordan olumlu etkilenen bir organımız da beynimizdir. Mekanizması pek bilinmese de uzun zamandan beri sporun beyni fit tuttuğu biliniyor. Bu yüzden sporun alzheimer ve demans gibi hastalıkları önlediği veya en azından oluşumunu geciktirdiği varsayılıyor.

Bu varsayım gerçek mi? Eğer gerçekse koruyucu etkisinin nedenleri ve mekanizmaları nelerdir?

Konunun açıklığa kavuşturulması için bir başlangıç noktasının belirlenmesi gerekiyordu. Daha önceki yapılan çalışmalar, spor esnasında kaslar tarafından salınan İrisin adındaki haberci maddenin iyi bir başlangıç noktası olabileceğini gösteriyordu.

İrisin nedir

İrisin, omurgalılarda, kaslar tarafından salınan bir proteindir. İlk olarak 2012’de Boston’daki Harvard Üniversitesi’nde bir araştırma ekibi tarafından tanımlandı ve adını eski Yunanda Gökkuşağı tanrıçası olan İris den aldı.(1) İrisin, fiziksel aktivite sırasında kas hücreleri tarafından öncü İrisin olarak bilinen FNDC5 şeklinde üretilir. On haftalık düzenli fiziksel aktivite sonrasında irisin seviyesi ikiye katlanır.

Şimdiye kadar İrisin’in faydalı birçok fonksiyonu keşfedildi. Örneğin, beyaz yağ dokusu hücrelerini kahverengi yağ dokusu hücrelerine çevirerek zayıflamaya yardımcı olması, vücudun glukoz ekonomisini düzenleyerek kan şekerini düşürmeye yardımcı olması, sinir hücrelerinin oluşumunu uyarması bunlardan bazılarıdır.

Beyinde FNDC5 adında bir proteinin eksikliği

Brezilya’daki Rio de Janeiro Eyalet Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmada sporun alzheimer karşı olumlu etkisi araştırıldı ve oldukça açık bulgulara ulaşıldı. Yapılan araştırmada, alzheimer hastalarının beyninde İrisin’in öncüsü olan FNDC5 adındaki bir protein’in konsantrasyonunun, sağlıklı bireylere göre dikkat çekici bir şekilde düşük olduğu tespit edildi. Buradan yola çıkan ekip düşük FNDC5 seviyesi ile bilişsel bozukluk arasında bir ilişki olabileceği fikrine vardı ve bu hipotezin doğru olup olmadığını araştırmak amacıyla sağlıklı fareleri genetik ve farmakolojik yöntemler kullanarak FNDC5 seviyesini düşürdüler ve tahmin edildiği gibi fareler aniden Alzheimer benzeri semptomlar sergilemeye başladılar.

Deney tersine çevrildiğinde, yani beyindeki İrisin seviyesi yükseltildiğinde farelerin tekrar eski sağlığına kavuştuğu tespit edildi.

Sporun etkisi var mı

Yukarıda kısaca özeti verilen deneyde görüldüğü gibi alzheimer yapılmış farelerin beynine dışarıdan irisin takviyesi yapıldığında farelerin sağlığına kavuştuğu görüldü. Benzer bir etkinin düzenli bir spor programıyla da başarılabileceğini varsayan ekip, bu sefer de genetik olarak alzheimer yapılan fareleri her gün düzenli olarak yüzme havuzunda eksersizi yaptırdılar. Günlük yüzme ünitelerini tamamlayan fareler, kontrol grubundaki farelere göre daha az hafıza kaybı yaşadığı ve yapılan patolojik araştırmalarda ise farelerin beyindeki FNDC5/irisin konsantrasyonunu arttırdığı tespit edildi. Ama daha da önemlisi farelerin beyninde artan İrisin miktarı ile birlikte Alzheimer hastalığının tipik bir belirtisi olan beta-amiloid plak üretiminin de azaldığı tespit edildi.

İrisin nasıl çalışıyor 

Peki İrisin’in bu olumlu etkisi nasıl ortaya çıkıyor? Yapılan ileri çalışmalar, irisin’in beta-amiloid plaklarını sentezleyen bazı genlerin aktivitesini baskıladığını ve sinir hücrelerindeki dendrit kaybını önlediğini gösteriyor. Ayrıca yapılan ileri çalışmalarda elde edilen bir başka olumlu sonuçta beyinde anıların uzun süre saklanması için gerekli olan CREB(cyclic amp-response element binding protein) adında bir proteinin üretimini teşvik ettiğini gösteriyor.

Yeni tedavi yaklaşımları için umut

Bu çalışma bize ilk olarak spor yaparken üretilen İrisin’in kas hücrelerinden beyne geçerek hafıza kaybını engellediğini gösterdi. Spor yaparken üretilen İrisin’in beyne nasıl geçtiği, farelerde olduğu gibi insanlarda da benzer olumlu etki yapıp yapmayacağı şimdilik bilinmiyor. Ama bu konuda bilinen bir şey var, o da uzun yıllar düzenli spor yapan yaşlıların beyninin bilinçli düşünmeden sorumlu bölgesi frontal korteksin hiç spor yapmamış yaşıtlarına göre çok daha iyi bir durumda olduğu. Bununla İrisin’in bir ilgisi olabilir mi? Bu konuda bir şey söylemek için ileri araştırmalara ihtiyaç var. Eğer ileri çalışmalarda İrisin’in insanlarda da aynı olumlu etkiyi gösteridigi tespit edilirse alzheimer hastalarında yeni tedavi seçeneklerinin yolu açılmış olacak.(2)


Konu ile ilgili hazırlanmış diğer makaleler


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynak

  1. A PGC1-α-dependent myokine that drives brown-fat-like development of white fat and thermogenesis
  2. Exercise-linked FNDC5/irisin rescues synaptic plasticity and memory defects in Alzheimer’s models

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Kromozomal Hastalıklar: 35 yaş üstü hamilelikler neden riskli

Hamileliklerin birçoğu önemli bir sorun yaşanmadan sonlanırken, bazı hamileliklerde yaşa bağlı olarak ağır sorunlar yaşanabilmektedir. Özellikle 35 yaş ve üzeri hamileliklerde Down sendromu ve diğer kromozomal hastalıkların ortaya çıkma riski yükselmektedir. (Baba olma yaşı pek rol oynamamaktadır)

Kromozomların yanlış dağılması

Hamileliğin ilk gününden başlayan ve doğuma kadar süren planlanmış hücre bölünmeleri sırasında meydana gelen kopyalama hataları, yeni oluşan hücrelerde kromozomların yanlış dağılmasına sebep olur. Bu hatalar, Down sendromu (Trizomi 21), Patau sendromu (Trizomi 13), Edwards sendromu (Trizomi 18) gibi birçok kromozomal hastalığın ortaya çıkmasına sebep olabilmektedir. Şimdilik tedavisi olmayan bu hastalıkların ortaya çıkmasında en önemli risk faktörü annenin ilerleyen yaşıdır.

Hamilelik yaşına göre risk oranları

  • 20 yaşında: 1: 1500 (% 0.06)
  • 25 yaşında: 1: 1350 (% 0,075)
  • 30 yaşında: 1: 900 (% 0.11)
  • 32 yaşında: 1: 700 (% 0.14)
  • 34 yaşında: 1: 500 (% 0.2)
  • 35 yaşında: 1: 360 (% 0.27)
  • 36 yaşında: 1: 300 (% 0.33)
  • 38 yaşında: 1: 200 (% 0,5)
  • 40 yaşında: 1: 100 (% 1)
  • 42 yaşında: 1:65 (% 1,5)
  • 44 yaşında: 1:37 (% 2,7)
  • 46 yaşında: 1:21 (% 4.8)

Listede görüldüğü gibi hamilelik yaşı ilerledikçe kromozomal hastalıkların ortaya çıkma riski de artmaktadır.

Peki, ilerleyen yaş ile kromozomal hastalıkların nasıl bir ilgisi olabilir? Hamilelikte annenin yaşı neden önemlidir? Bu ve buna benzer soruların cevabı aşağıda okuyacağınız makalede yer almaktadır.

Konuya önce kromozomal hastalıkların en bilineni olan Down Sendromunun kısa bir tarihçesini anlatarak giriş yapalım ve ardından hamilelikte kromozomların anormal dağılması ile ortaya çıkan bazı kromozomal hastalıklar hakkında kısa bir ön bilgi verelim. Ve sonra esas konuya yani annenin hamilelik yaşı ile kromozomal hastalıkların arasındaki bağlantıya geçelim.

Down sendromunun kısa bir tarihçesi

Down Sendromu ilk kez 1866’da İngiliz doktor ve eczacı John Langdon-Down tarafından tanımlandı. 1959 yılında fransız bilim insanı Jérôme Lejeune ilk olarak Down sendromlularda 46 kromozom yerine 47 kromozom olduğunu keşfetti. Hangi kromozomun fazla olduğu ise ancak daha sonraki yıllarda keşfedilecekti.

Yetmişli yıllarda gelindiğinde İngiliz genetikçi Lionel Penrose yaşlı kadınların genç kadınlara göre daha fazla Down sendromlu çocuk dünyaya getirdiğini tespit etti ama Down Sendromlularda hangi kromozomun bir kopyasının fazla olduğunu öğrenmek için 25 yıl daha beklemek gerekecekti…

2010 yılına gelindiğinde Rolf Jessberger önderliğinde Alman İngiliz çalışma grubu, Cohesin adında bir protein’in eksik olması durumunda kromozomların yanlış dağıldığını keşfetti. Bu keşif, ileri yaşlarda anne olanların çocuklarında neden Down Sendromu ve diğer kromozomal hastalıkların daha fazla olduğunu anlamamızı sağladı.

Hayatın başlangıcı: Döllenmenin öncesi ve sonrası

Hamilelik bir yumurta hücresinin, bir sperm hücresi tarafından döllenmesi ile başlar. Döllenme sonrası iki hücrenin çekirdeği birleşerek yeni bir hücre oluşturur ve oluşan bu yeni hücrenin çekirdeği içerisinde 23 kromozom annenin yumurtasından, 23 kromozom da babanın sperminden olmak üzere 46 kromozom bulunur. İşte bizi biz yapan tüm özellikler annemizden ve babamızdan aldığımız bu 46 kromozomda yazılıdır.

Hayatın ilk yapı taşı olan bu döllenmiş yumurtanın yani zigotun ilk hücre bölünmesi 12 saat gibi oldukça uzun sayılabilecek bir sürede gerçekleşir. Birkaç gün içerisinde bölünmeler sonunda embriyo yaklaşık üç düzine hücreden oluşur. Bir taraftan bölünmeler ilerledikçe hücreler çoğalmaya, diğer tarafta yavaş yavaş özelleşmeye başlar. Bölünme sonucu oluşan hücre yığınlarının iç tarafındaki hücreler kısmen yavaş bölünerek embriyoyu oluştururken, dış tarafındaki hücreler oldukça hızlı bir şekilde bölünerek Yolk kesesini* oluşturur.

Döllenmeden yedi gün sonra embriyo Uterusa yerleşir ve annenin kan dolaşımı sisteminden oksijen ve besin almaya başlar. Hücre bölünmeleri uterusta da devam eder. Bölünmeler sırasında özelleşmiş hücreler, dokuları, dokular da organları oluştururlar.

Sağlıklı bir hamileliğin ilk gününde itibaren başlayan bu hücre bölünmeleri 2, 4, 8, 16, 32, 64, 128, 256, 512 şeklinde doğuma kadar devam eder ve her bölünmede, başlangıçtaki 46 kromozomun bir kopyası yeni hücrelere aktarılır.

Bazen bölünmeler sırasında meydana gelen bir kopyalama hatası yeni oluşan hücrede hatalı kromozomların oluşmasına sebep olur. Hatanın hangi kromozomda ve ne zaman olduğu önemlidir. Çünkü her kromozomal hastalığın çeşidi ve şiddeti hangi kromozomda ve ne zaman olduğuna bağlı olarak değişir.

Bazı kromozomal hastalıklar 

  • Down sendromu (Trizomi 21): Trizomi 21 en iyi bilinen kromozom hastalıklardan biridir. Down sendromu, kromozom 21’in fazladan üçüncü bir kopyasının mevcut olmasıyla ortaya çıkar. Bir çocuğun Down sendromlu olarak doğma riski istatistiksel olarak ortalama 650-700 doğumda 1’dir. Bu risk 20 li yaşlardaki hamileliklerde oldukça düşük iken, ilerleyen yaşlarda, özellikle de 35 yaş üzeri hamileliklerde yükselmektedir.
  • Edwards sendromu (Trizomi 18): Kromozom 18’in fazladan üçüncü bir kopyasının mevcut olmasıyla ortaya çıkar. Edwards Sendromlu hamilelikler genellikle yüksek oranda düşükle sonuçlanır. Eğer düşük olmaz ve doğum gerçekleşir ise çocuk ciddi malformasyonlar ile dünyaya gelir ve pek uzun yaşayamaz. Edwards Sendromu yaklaşık 5,000 doğumda 1 görülür.
  • Patau sendromu (Trizomi 13): Kromozom 13’in fazladan üçüncü bir kopyasının mevcut olmasıyla ortaya çıkar. Hamilelikler çok yüksek oranda düşükle sonlanır. Trizomi 13 ile doğan çocuklar çok ciddi konjenital kalp hastalıkları ve diğer hastalıklardan muzdariptirler. Çocuklar doğumdan sonraki birkaç ay içerisinde hayatlarını kaybederler. Pätau sendromu, yaklaşık 16,000 doğumda 1 görülür.
  • Cinsiyet kromozomlarındaki hatalar: Cinsiyet kromozomlarının dağılımında da bazen hatalar olabilmektedir. Hatalar kromozomun bir parçasının kaybolması veya fazladan bir kopyasının daha olması, ya da kromozomun tamamının ortadan kalkması şeklinde ortaya çıkar. XXX sendromuXYY sendromuXXY Sendromu (Klinefelter sendromu) ve Monozomi X (X0 = Turner sendromu) cinsiyet kromozomlarında meydana gelen rahatsızlıklara örnek teşkil etmektedir. Bu bozuklukların şiddeti farklı olmakla birlikte genellikle fiziksel veya psikolojik rahatsızlıklar şeklinde kendini gösterir.

Not: Down sendromu (Trizomi 21), Patau sendromu (Trizomi 13), Edwards sendromu (Trizomi 18) hakkında daha önce hazırlanmış detaylı makaleye buradan ulaşabilirsiniz.(link1) ve ayrıca Angelman Sendromu, Prader-Willi Sendromu hakkında hazırlanmış diğer makaleye de buradan ulaşabilirsiniz.(link2)

İlerleyen yaş ile kromozomal hastalıkların ilişkisi

35 yaş üzeri hamileliklerde daha sık görülen kromozomal hastalıkların ilerleyen yaş ile nasıl bir ilgisi olabilir? Kromozomların yanlış dağılımı sonucu ortaya çıkan bu hastalıklara neden ilerleri yaşlarda yapılan doğumlarda daha sık rastlanıyor? Bu sorulara Alman-İngiliz araştırma grubunun yaptığı bir araştırma ile cevap arandı ve Cohesin adında bir Bağ proteinin yaşa bağlı olarak bozulmasından kaynaklandığı bulundu.

Cohesin görevi nedir?

Cohesin, kromozomların üç boyutlu yapısını koruyan bir protein kompleksidir. Cohesin, her ne kadar kromozomların üç boyutlu yapısını korusa da, bu özelliği döllenmeden sonraki bölünmelerde Separaz enzimi aracılığı ile kontrollü bir şekilde ortadan kalkar. Yani, Cohesin’in hem kromozomun yapısını bir arada tutması, hem de bölünme sırasında çözülerek kromozomların kardeş hücrelere dengeli dağılması, hücre tarafından önceden belirlenmiş bir plan dahilinde gerçekleşir. Sağlıklı doğumun olması için bu planın kusursuz işlemesi gerekir.

Eğer Cohesin’in bu yapıştırıcı özelliği hücrenin önceden belirlenmiş planı dışında kaybolursa, kromozomların üç boyutlu yapısı bozulur ki, bu durum çok tehlikeli bir sürecin başlangıcı olur. Bu süreçte kromozom parçaları yeni oluşan hücrelere kontrolsüz bir şekilde dağılarak, o hücrelerde kromozom dengesinin bozulmasına sebep olur.

İlerleyen yaşla birlikte Cohesin’in fonksiyonu bozuluyor

Konunun daha iyi anlaşılması için anne adayının bizzat kendisinin daha doğmadan önceki embriyo dönemine giderek anlatalatmaya başlayalım.

Bir kadının, ergenlik yaşına geldiğinde her ay düzenli olarak bırakacağı yumurtalar, daha o kadın doğmadan önce, yani anne karnındayken yumurtalıkları içerisinde öncü yumurta hücreleri olarak bulunur.

Doğumdan sonra yumurtaya dönüşecek olan bu hücrelerin her birinin içerisindeki 23 adet kromozom bulunur ve her kromozom iki adet kromatin adı verilen DNA yumağından oluşur. Eğer kromozomun yapısını “X” harfi gibi düşünecek olursak X’in kolları kromatin’e karşılık gelmektedir ve kolların birleşme noktasına sentromer denmektedir. İşte iki kolu birbirine yapışık vaziyette tutan ve kromozomun dağılmadan bir arada kalmasını sağlayan sentromerde bulunan Cohesin’dir.

Kız çocuğu ergenlik çağına geldiğinde, yumurtalıklarındaki hücreler de gelişimini tamamlayarak döllenmeye hazır hale gelir. Anne adayının yaşı ilerledikçe kromozomları birbirine bağlayan Cohesin yavaş yavaş gücünü kaybetmeye, ya da başka bir ifade ile parçalanmaya başlar. Cohesin protein’in yapıştırıcı gücünün kaybolması yukarıda bahsedildiği gibi kromozomların üç boyutlu yapısının bozulmasına ve bozulan parçaların yeni oluşan hücrelere dengesiz bir şekilde dağılmasına ve buna bağlı olarak da kromozomal hastalıkların ortaya çıkmasına sebep olur.

Sonuç

Down sendromu gibi kromozomal hastalıklar, yumurta döllendikten sonra hücre bölünmeleri sırasında kromozomların hatalı dağılmasından kaynaklanmaktadır. Bunun en önemli sebebi annenin ilerleyen hamilelik yaşı ve buna bağlı olarak Cohesin adındaki proteinin bozulmasıdır.

Yolk kesesi*: Hamileliğin üçüncü haftasında oluşan fetüsün boşaltım ve diğer işlevlerini 3 ay boyunca yerine getirecek olan bir endoblastomik balondur.


Benzer konuda hazırlanmış diğer makaleler


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. Oocyte cohesin expression restricted to predictyate stages provides full fertility and prevents aneuploidy.
  2. Deterioration without replenishment–the misery of oocyte cohesin
  3. Age-related meiotic segregation errors in mammalian oocytes are preceded by depletion of cohesinand Sgo2.
  4. Cohesin in oocytes-tough enough for Mammalian meiosis?
  5. Sororin Mediates Sister Chromatid Cohesion by Antagonizing Wapl
  6. Chromosome Segregation in Budding Yeast: Sister Chromatid Cohesion and Related Mechanisms

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Hayatımıza yön veren koku

Koku duyusu, hiç kuşkusuz beş duyudan en ilginç olanıdır. Yiyeceklerin seçiminden, tehlikelere karşı uyarmaya, eş seçiminden, cinsel aktiviteyi ayarlamaya, partnerimizi yatıştırmadan, cinsel çekicilik veya iticiliğe kadar hayatımızda birçok konuda etkin rol oynar.Aşağıda kokuyla ilgili yapılmış 6 ilginç araştırma yer almaktadır.

Araştırmanın ayrıntılarına girmeden önce koku ile ilgili ilginç bazı konulara değinelim ve ardında araştırmaların ayrıntılarına geçelim.

Sadece koklamak değil daha ötesi de var

Koku, beş duyu içerisinde en dolaysız olanıdır. Çünkü görsel, işitsel ve dokunsal duyular önce beynin serebral korteksine gelerek orada işlenmesi gerekirken, koku duyusu direkt olarak beyindeki duyguların işlendiği limbik sistem üzerine gelir ve burada değerlendirilir. Yani, koku hariç diğer bütün duyular serebral kortekse bir sinyal göndererek beynin geri kalan kısımlarına bağlanmak için izin isterken koku için böyle bir şey söz konusu değildir. Koku sinyalleri serebral kortekse uğramadan direk beyindeki nihai varış noktasına ulaşırlar. Örneğin bir odaya veya bilinmeyen bir yere girdiğimizde pek farkına varmasakta bize ortam hakkında olumlu veya olumsuz ilk izlenimi veren gözden ve kulaktan önce koku duyusudur.

  • Kadın ve erkekte farklılık

Koku duyusu genel olarak kadınlarda erkeklere göre daha fazla gelişmiştir. Kadınlar düşük dozda kokuları algılayabilir, bireysel kokuları da daha iyi tanımlayabilirler (Not:Aşağıda bunun neden böyle olduğu konusunda açıklama yer almaktadır.)

Ayrıca erkeklerin cinsel partner seçiminde vücut kokusunun dış görünümden daha önce yer aldığı yapılan araştırmalar arasında bulunmaktadır…

  • Koku duyusu son nefese kadar çalışır

Koku sinir hücreleri, diğer sinir hücrelerinde olmayan çok farklı bir özelliğe sahiptirler. Koku sinir hücrelerini eşsiz yapan bu özellik, kendilerini sürekli yeniliyor olmasıdır. Diğer duyu organlarındaki sinir hücreleri öldüğü veya hasar gördüğünde kendilerini yenileyemezler. Koku sinir hücrelerinin bu kendini yenileme özelliği, ölene kadar koku almamızı sağlar. Yani, koku duyusu için, „Ölmekte olan insanı en son terk eden duyudur“ desek yanlış olmaz. Not: Alzheimer, Parkinson, Multipl skleroz, Prion gibi nörodejeneratif hastalıkların tedavisinin olmaması sinir hücrelerinin kendini yenileyememesinden kaynaklanmaktadır.

  • Roman ve filimlere ilham kaynağı olan koku

Koku duyusu öyle gizemli öyle ilginç bir duyu ki, birçok filme ve romana ilham kaynağı olmuştur. Örneğin, Patrick Süskind’in “Das Parfüm” adlı romanının sinemaya uyarlaması olan „Koku: Bir Katilin Hikayesi“ adlı filminde sıradışı bir buruna sahip katilin parfüm endüstrisinde çalışırken hayal ettiği kokuyu üretebilmek için işlediği cinayetleri anlatır.

Yine başka bir örnekte fransız yazar Marcel Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde” adlı romanında bir parça bisküviyi çayın içine daldıran bir adamın aldığı koku ile bilinçaltının derinliklerindeki anılara yaptığı yolculuğu anlatır. İşte bu yüzden kokuların bizi uzun yıllar önce unutulmuş hatıralara götürmesine Marcel Proust’un romanından esinlenilerek „Proust Etkisi“ denilmiştir.

  • Koku duyusu kaybı (Anosmi)

Anosmi, koku duyusunun geçici veya kalıcı olarak kaybolmasıdır. Kendiliğinden oluşabileceği gibi bazı sorunlara bağlı olarak da ortaya çıkabilir. Ayrıca seyrekte olsa doğumla birlikte(konjenital anosmi) ortaya çıkan anosmi vakaları da vardır.

  • Koku kaybı ciddi sağlık sorunlarının habercisi olabilir

Geçmiş yıllarda yapılan araştırmalarda hasarlı koku duyusunun Alzheimer ve Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıkların habercisi olduğu konusunda ipuçlarına ulaşıldı. Hasarlı koku duyusunun yemeklerin tadını almayı olumsuz etkilediğini gösteren araştırmalar da bulunmaktadır (1)(2)(3).

Doğuştan koku kaybı ile küçük penis ve küçük testis arasındaki ilişki olduğuna dair bulgular da yapılan bu araştırmalar arasında yer almaktadır. Bu ilginç araştırmaya buradan ulaşabilirsiniz.(ayrıntı için tıkla) 

  • Koku bozukluğunun sınıflandırılması

Sınıflandırma temel olarak hasta öyküsü ve psikofizik muayene sonuçlarına göre yapılır. Tartışmalı olsa da, koku alma bozukluklarını nicel ve nitel bozukluklar olarak iki sınıfa ayırmak yanlış olmaz.

a) Nicel koku bozukluğu

  1. Koku uyaranlarına duyarlılık azalır (hiposmiye)
  2. Belirli bir kokuya karşı kısıtlama veya hassasiyet kaybı (kısmi anosmi)
  3. Koku duyusunun oldukça fazla derecede kısıtlanması (işlevsel anosmia)
  4. Koku duyusunun tamamen kaybolması (komple anosmia)
  5. Kokulara karşı aşırı duyarlılık (hiperosmi)
  6. Belirli kokulara karşı duyarlılık artışı (olfaktorische Intoleranz)

b) Kalitatif koku bozukluğu

  1. Koku uyaranlarının değişmiş algısı (parosmia)
  2. Koku uyaranı olmadan koku algısı (phantosmia)
  3. Güçlü duygusal değişimlerin neden olduğu koku algısının yeniden yorumlanması (psikiyatrik hastalıklar ile bağlantılı bir durum)

***

1. Araştırma: Koku duyusu kaybı cinsel aktiviteyi etkiliyor

Yapılan birçok araştırma koku hissinden tamamen yoksun kişilerde davranışsal özelliklerin normal insanlardan farklı olduğunu, bu kişilerde genel olarak özgüven eksikliği, depresif bozuklukların sık görüldüğünü gösteriyor.

Alman araştırmacıların yaptığı başka bir araştırmada ise koku duyusu eksikliğinin erkek ve kadınlarda farklı etkilere sahip olduğunu gösteriyor. Araştırma, Konjenital anosmiye (doğumsal anosmi) sahip erkeklerin sağlıklı erkeklere göre daha az cinsel ilişkiye girdiklerini, kadınların ise partnerleri ile olan ilişkilerde kendilerini daha güvensiz hissettiklerini gösteriyor.

Araştırma nasıl yapıldı?

Araştırma, 18 -50 yaşları arası doğuştan anosmi rahatsızlığı bulunan 30 kadın ve erkek ile 36 sağlıklı kişiden oluşan bir denek grubuna soru-cevap şeklinde yapıldı.

Sonuçlar başlıklar halinde şöyle:

  • Koku alamayan hem erkek, hem de kadınlarda genel sosyal davranışlardaki tedirginlik ve belirsizlik aşağı yukarı eşit seviyede. (Bunun muhtemel nedeni, deneklerin kendi ve karşı tarafın vücut kokusuyla ilgili bir bilgi sahibi olmamaları olabilir !)
  • Cinsel yaşam ve partner ile ilişki kalitesi konusunda kadın ve erkek arasında belirgin farklılıklar var. Anosmi olan erkeklerde cinsel ilişki sayısı sağlıklı erkeklere göre ortalama beş kat daha az. Anosmi olan kadınlar ile normal kadınlar arasında cinsel ilişki sayısında bir farklılık görülmedi.
  • Anosmi olan erkekler partner bulma konusunda daha isteksizler. Ancak cinsel isteklerinin eksik olup olmadığı sorulmadı.
  • Anosmi olan kadınlar eşe bağlılık konusunda daha güvensizler. Ancak anne ve yakın dostluklarda ilişkilerin normal olduğu tespit edildi.
  • Gerek sağlıklı gerekse anosmili erkeklerde koku duyusu ile partnere bağlılık arasında anlamlı istatistiksel bir ilişki bulunamadı.
  • Sağlıklı kadınlarda cinsel ilişkinin kalitesi için partnerin vücut kokusunun önemli olduğu tespit edildi. (4)

2. Araştırma: Vücut kokusunun kadınlar üzerinde yatıştırıcı etkisi

Journal Journal of Physiology & Behavior dergisinde yayınlanan bu makalede, istikrarlı bir ilişkide erkeğin kokusunun kadına güven ve rahatlık duygusu verdiğini gösteriyor.

İsveçli 34 heteroseksüel kadından oluşan küçük bir grup ile yapılan bu araştırma, güvenli ilişkilerde erkeğin vücut kokusunun kadınlar üzerinde ölçülebilir bir oranda stres azalttığı ve sakinleştirici bir etkiye sahip olduğunu gösteriyor

Araştırma nasıl yapıldı?

Deneye katılan kadınlara önce partnerlerine güvenip güvenmediklerini 1’den 7’ye kadar olan bir ölçekte derecelendirmeleri istendi.

Daha sonra kadınlara iki dakika boyunca fiziksel stres tetikleyici küçük voltajlı kısa süreli beş elekrik akımı verildi. Kadınlara bir taraftan elektrik akımı verilirken aynı zamanda partnerlerinin üç gün boyunca giydiği dört farklı yünlü tişört koklatıldı. Güvenli ilişkisi olan kadınlar, partnerlerinin kokusunu aldığında elektrik akımının tahrişini daha az hissettiklerini bildirdiler. Cilte yapılan fiziksel stres direnç ölçümlerinin de kadınların beyanı ile örtüştüğü görüldü. Sonuç olarak, erkek vücudunun yaydığı kokunun sosyal bağlar kurmada ve stresi bloke etmede etkili olduğu söylenebilir!. (5)

Not: Kadın vücut kokusunun erkek üzerinde stres giderici bir etkisinin olup olmadığı henüz araştırılmdı.

3. Araştırma: Kadınların koku duyusu erkelerden daha iyi

Yukarıda da kısaca belirtildiği gibi bireysel kokuları tanımlama ve belirli bir kokuyu hatırlama konusunda kadın burnu erkeğinkine göre daha hassastır. Bu hassasiyetin sebebi şimdilik pek iyi bilinmese de beyindeki Koku soğanında bulunan nöronların kadınlarda yüzde 50 daha fazla olmasından kaynaklandığı düşünülüyor. Gerçi Koku soğanında fazla sinir hücresinin bulunması kokunun daha iyi algılanması anlamına gelmiyor, aksine kokunun daha iyi algılanması sinir hücrelerinin bağlantı noktaları sinaps sayısı ile alakalı bir durum. Muhtemelen fazla sinir sayısı ile sinaps sayısı arasında bir paralellik var. Konunun açıklığa kavuşabilmesi için kadınların koku soğanındaki sinaps sayısının araştırılmaya ihtiyacı var.

Araştırma nasıl yapıldı?

55 ve 94 yaşları arasında ölmüş olan 10 kadın ile 7 erkeğin beyinlerindeki koku soğanında bulunan glial nöronlar özel bir teknik kullanılarak çıkarıldı. Erkek ve kadındaki koku soğanlarının ağırlığı hemen hemen aynı olmasına rağmen hücre sayısında şaşırtıcı derecede büyük farklılıklar olduğu görüldü. Yapılan detaylı sayımlarda hücre sayısının kadınlarda erkeklere göre yüzde 43, nöronların sayısının ise yüzde 49 daha yüksek olduğu tespit edildi.

Yukarıda belirtildiği gibi hücre yoğunluğu bir dokunun fonksiyonunun daha iyi olduğu anlamına gelmiyor ama yine de kadınların daha iyi koku almasının altındaki sebebin bu olduğu düşünülüyor. Eğer yapılacak başka bir araştırma ile kadınlardaki sinaps sayısının, daha yüksek olduğu tespit edilirse, çıkan bu sonuçlar daha açık bir şekilde yorumlanacak. Çünkü sinaps sayısı ile fonksiyon arasında doğru orantı olduğu biliniyor.

Soru şu. Evrim neden kadınlara daha iyi bir koku duyusuna verdi? Cevap biraz spekülatif; İyi bir burun çocukların hayatta kalma şansını yükseltiyor olabilir…(6)

4. Araştırma: Kötü koku alma ile ölüme yakınlık arasındaki ilişki

Yaşlılarda zihinsel ve bedensel zayıflığın derecesi geri kalan ömürün süresi hakkında aşağı yukarı bir ipucu veriyor. Yapılan araştırmalar yaşlılarda geri kalan ömrün süresi hakkında koku duyusunun azalmasının da bir ipucu verdiğini gösteriyor. Buna göre, yaşlılıkta koklama yeteneğinin azalması, gelecek beş yıl içerisinde ölme olasılığının yükseldiği anlamına geliyor. Hatta araştırmacılar bu konuda oldukça iddialı ifadeler ile şöyle diyor: „Beş seçilmiş kokuyu tanıyamayanlar, genel sağlık durumlarına bakılmaksızın, beş yıl içinde ölme riski dört kat artmaktadır.“

Araştırma nasıl yapıldı?

Çalışma, 57 ila 85 yaşları arasında yaklaşık 3.000 erkek ve kadınla yapıldı. 2005/06 yıllarında yapılan bu araştırmada katılımcılara koku alma konusundaki hassasiyetleri tüm ayrıntıları ile soruldu ve koku duyuları mürekkebi çıkarılmış keçeli kalemler içerisine konan Nane, Balık, Portakal, Gül ve Deri kokuları ile test edildi.

Değerlendirmeler yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, genel sağlık, beslenme, tütün ve alkol tüketimi gibi faktörleri göz önünde bulundurularak yapıldı. Tahmin edildiği gibi yaş ilerledikçe koku duyusunun zayıfladığı tespit edildi.

Testin laboratuvar aşaması sonuçlandıktan sonra yapılan uzun süreli takipler sonunda koku alma bozukluğu olan katılımcıların, normal koku alan katılımcılara göre 5 yıl içerisinde ölme oranı 3 ile 4 kat daha fazla olduğu tesbit edildi.

Araştırdan ortaya çıkan başlıca sonuçlar

  • Tüm kadın ve erkeklerin yüzde 78’i normal bir koku performansına karşılık gelen dört veya beş kokuyu tanıdılar.
  • 57 yaşındakilerin üçte ikisi, beş kokunun tümünü tanıdılar.
  • 85 yaşındakiler, kokuların sadece dörtte birini tanıdılar
  • Katılımcıların yüzde 3,5’i ya bir, ya da hiçbir kokuyu tanıyamadılar.
  • Araştırma bittikten beş yıl sonra 430 kişinin öldüğü, ölenlerin % 39’nun kötü koku alan, %10’nun normal koku alan gruptan olduğu tespit edildi.

Bu araştırmadan ortaya çıkan anafikir şu: Eğer yaşlılıkta koku alma bozukluğu başlamışsa, bu 5 yıl içerisinde kalp yetmezliği, akciğer yetmezliği ve kanser gibi hastalıklardan ölümlerin olabileceğine bir işaret olabilir !!!

Zayıf koku duyusu neden ömrü kısaltıyor

Koku kaybı ile yaşam süresinin kısalması arasında nasıl bir ilgi olduğu şimdilik bilinmiyor. Ama bildiğimiz bir şey var o da kötü bir koku duyusu havadaki toksinlerin, virüslerin ve zararlı diğer ince partiküllerin ayırdına varamaz ve dolayısıyla kişiyi zararlı dış etkilerden zamanında haberdar edemez. Muhtemelen bu zararlılar merkezi sinir sisteminde birikerek bağışıklık sisteminin zayıflamasına ve vücut fonksiyonların hasara uğramasına sebep oluyor olabilir!!! (7)

5. Araştırma: Eş seçiminde burnunuza güvenebilirsiniz

Her insanın vücut kokusunun farklı olduğu ve bu farklılığın bağışıklık sisteminde görev yapan belirli genler ile ilişkili olduğu uzun zamandır biliniyor. Gerek kadın ve erkeğin vücut kokuları, gerekse bu kokuları çekici veya itici bulma konusundaki tercihler kişiden kişiye değişmektedir ve bu seçicilik de tamamıyla genlerimizin kontrolündedir.

Parfüm kokularındaki kalıcı tercihler için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Genlerimiz bilinçli olarak parfüm içeriğindeki bileşenleri bizzat seçerek bize doğru tercihi yaptırır. Bizim farkına varamadığımız ama genlerimizin bilinçli olarak yaptığı bu parfüm tercihi vücut kokumuzu daha çekici hale getirir. Parfüm konusunda yapılan yanlış bir tercih ise vücudumuzun gerçek kokusunu maskeleyebilir. Bu yüzden hediye edilen bir parfüm her zaman doğru seçilmiş bir hediye olmayabilir.

Ter kokusunun kadınlar üzerine etkisi

Stirling Üniversitesi’ nin yapmış olduğu ilginç bir araştırma, erkeğin vücut kokusunun kadın üzerinde oldukça güçlü ve uzun süre değişmeden sabit kaldığını gösteriyor. Araştırmanın yazarı Craig Roberts, erkek terinin bu etkisinin diğer çevresel etkilerden çok daha baskın olduğunu ve yaklaşık üç ay boyunca neredeyse hiç değişmeden kaldığını belirtiyor. Craig Roberts kadınların üzerinde etkili olan bu kokunun ancak hoşlanılan erkekte ya da başka bir ifade ile potansiyel partner adayı erkekte olduğunu belirtiyor.

Araştırma üç ay ara ile iki aşamada yapıldı

Birinci aşama: Deneyin birinci aşaması için 18 ile 31 yaşları arasında 92 erkeğin vücut kokularının örnekleri kullanıldı ve bunun için erkekler aynı pamuklu tişört ile iki gece uyutuldular ve daha sonra tişörtler mühürlü plastik torbalara konularak araştırmanın yapıldığı laboratuvara getirildi. Hemen belirtelim erkeklere iki gün boyunca ne deodorant, ne parfüm ne de sabun kullandırıldı. Ayrıca vücut kokusunu değiştirecek baharatlı, sarımsaklı ve aroma içeren yiyecekler verilmedi.

Laboratuvarda koku testi: Deneyin bu aşaması için 18 ile 32 yaşları arasında adet döngüsünün fertil fazında 63 heteroseksüel kadın seçildi. Her kadına altı erkeğin tişörtü koklatıldı ve her seferinde 1 ile 7 arasında bir ölçek kullanarak iki soruya yanıt vermeleri istendi:

  1. Bu koku ne kadar hoşunuza gitti?
  2. Partnerinizin bu şekilde kokmasını ister misiniz?

İkinci aşama: Yaklaşık üç ay sonra, her kadına aynı erkeklerin diğer tişörtleri koklatıldı. Gerek birinci aşamada olsun, gerekse ikinci aşamada olsun kadınların vücut kokularındaki beğeni ve tercihler oldukça kararlıydı.

Sonuç olarak bu araştırma için eş seçiminde vücut kokusunun önemli olduğunu, sosyal ve biyolojik bir işlevi yerine getirdiğini söyleyebiliriz.(8)

6. Araştırma: Kadın kokusu ve cinsel çekicilik

Bazı kadınların vücut kokuları diğerlerine göre daha çekici daha davetkârdır. Yapılan araştırmalar her kadının belirli hormon değerleri ile koktuğunu ama özellikle fazla çekici kadınlarda bu değerlerin diğerlerine göre biraz daha farklı olduğunu gösteriyor.

İsviçreli ve Alman araştırmacılar, erkeklerin farklı kadınların kokularını nasıl algıladıklarını, belirli hormonların bu algıda nasıl rol oynadığını öğrenmek için bir araştırma yaptılar. „Proceedings of the Royal Society B: Biological Sciences” dergisinde yayınlanan bu araştırmada estradiol ve progesteron adında iki cinsiyet hormonunun vücuttaki miktarının kadının cazibesinde anahtar rol oynadığını gösterdi. Buna göre bir kadının estradiol düzeyi ne kadar yüksek, progesteron düzeyi ne kadar düşük ise vücut kokusu erkekleri o kadar fazla cezbediyor. (Bu iki hormon aynı zamanda doğurganlıkta rol oynamaktadır.)

Araştırma nasıl yapıldı?

Doğurganlık döneminde 28 kadının koltukaltından alınan koku numuneleri 50’den fazla erkeğe koklatılarak çeşitli sorular soruldu. Ayrıca buna paralel olarak bazı hormon düzeylerini belirlemek amacıyla kadınlardan tükürük örnekleri de alındı.

Sonuç: Erkeklerin birleştikleri ortak nokta, kokuların hepsinin baştan çıkarıcı olduğu ama bazılarının daha fazla olduğu yönündeydi. Kokuların etkisinin derecelendirmesi ise estradiol ve progesteron hormonlarının değerleri ile ilgiliydi. Estradiol seviyesi yüksek, progesteron seviyesi düşük olan kadınların kokusu en baştan çıkarıcı kokular olarak seçildi.

Kadında estradiol ve progesteron seviyeleri üreme sağlığı ve doğurganlığın bir sinyali olarak görülebilir. Vücudun bu davetkar kokusu karşı cinse ne kadar doğurgan olduğunun sinyalini vermek gibi oldukça anlaşılır bir evrimsel nedene dayanmaktadır. Bunun neden böyle olduğunu daha iyi anlamak için kadında Doğurganlık dönemi*, Estradiol**, Progesteron*** ne olduğuna kısaca değinerek konuyu noktalayalım. (9)

  • Doğurganlık dönemi*: Menstruasyon ilk gününden yaklaşık 14 gün sonraki yumurtanın bırakıldığı gün. Döllenmenin gerçekleşeceği 12-24 saatlik bir süreyi ifade eder.
  • Estradiol**: En etkili doğal östrojendir. Menstruasyon döngüsünün düzenlenmesinde rol oynar.
  • Progesteron***: Menstruasyon döngüsünün kontrolüne katkıda bulunan başka bir bir cinsiyet hormonudur. Hamilelikte çok önemli rol oynar, döllenmiş yumurtanın uterus’a gömülmesi için rahim astarını hazırlar. Bu yüzden, hamile kadınlarda progesteron seviyeleri özellikle yüksektir.

Koku ile ilgili hazırlanmış diğer makaleler


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. Odor identification as a biomarker of preclinical AD in older adults at risk
  2. A ventral glomerular deficit in Parkinson’s disease revealed by whole olfactory bulb reconstruction
  3. Smell and taste disorders
  4. Men without a sense of smell exhibit a strongly reduced number of sexual relationships, women exhibit reduced partnership security – A reanalysis of previously published data
  5. The scent of security: Odor of romantic partner alters subjective discomfort and autonomic stress responses in an adult attachment-dependent manner
  6. Sexual Dimorphism in the Human Olfactory Bulb: Females Have More Neurons and Glial Cells than Males
  7. Olfactory Dysfunction Predicts 5-Year Mortality in Older Adults
  8. Repeatability of odour preferences across time
  9. The scent of attractiveness: levels of reproductive hormones explain individual differences in women’s body odour

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Ekmekte akrilamid tehlikesi

Konunun başlığını Ekmekte akrilamid tehlikesi olarak verdik ama akrilamid sadece yediğimiz ekmekte değil karbonhidrat içeren birçok gıdada bulunuyor. Bu yüzden bu makalede ekmek dışında diğer gıdalardaki tehlikeye de değineceğiz. Ama önce akrilamid nedir ve gıdalarda nasıl oluştuğu konusunda kısa bir ön bilgi vermemiz gerekiyor.

Akriamid nedir

Akrilamid, saf halde su, etanol ve eterde çözünebilen beyaz, kokusuz, toksik ve kanserojen bir maddedir. Akrilamid endüstride çeşitli kimyasal ajanlar kullanılarak üretilir ve kozmetikten atık su arıtmaya, plastik üretiminden cevher işlemeye kadar pek çok alanda yaygın olarak kullanılır. Bunların dışında moleküler biyoloji ve genetik laboratuvarlarında DNA temizlemede de kullanılır.

Akrilamid gıdalara nasıl giriyor? 

Gıdalarda akrilamidin varlığı ilk olarak Nisan 2002’de İsveçli bilim insanları tarafından keşfedildi ve bilimsel bir makale ile dünyaya duyuruldu (1). Ancak gıdalardaki akrilamidi en aza indirgemek kolay değil, çünkü akrilamid herhangi bir kimyasal gibi gıdalara dışarıdan insan eliyle eklenmiyor, aksine gıdaların hazırlaması esnasında kimyasal bir tepkimenin sonucu olarak kendiliğinden ortaya çıkıyor. İşin kötüsü akrilamid bu gıdalara güzel bir bronzluk, iştah kabartan güzel bir koku ve lezzet de veriyor. Yani yüksek sıcaklık sonucu oluşan bu ölümcül reaksiyon bize birbirinden lezzetli zehirler sunuyor.

Konuyu biraz açalım: Ekmek, patates, kahve gibi gıdalarda şeker ve asparajin* bulunur. Eğer bu gıdalar yüksek sıcaklıkta pişirilirse, şeker asparajin tarafında akrilamide dönüştürülür. Yani asparajin için „Gıdalar içerisinde bulunan öncü akrilamidtir“ diyebiliriz.

(Asparajin*: Proteinlerin yapı taşı olan 20 amino asitten biridir. Merkezi sinir sisteminin düzenli çalısmasını sağlar, yokluğu sinir ve asabiyet oluşumunu tetikler. Özellikle patates ve tahıllarda bol miktarda bulunur.)

Not: Yüksek ısıda pişirilen patates kızartması, cips ve kavrulmuş kahvede de yüksek miktarda akrilamid bulunduğu şimdiye kadar yapılan birçok araştırma ile birçok kez teyid edildi.

Hububatta akrilamid tehlikesi

Almanya’nın Baden-Württemberg eyaletinde buğday ekili üç alandan alınan 15 hububat çeşidi ile bu hububatlardan yapılan 150 ekmek çeşiti ve unlu mamülde asparajin nin ne oranda bulunduğu araştırıldı.

Sonuçlar şaşırtıcı: Analiz sonunda ekmeklik hububat çeşitleri arasında çok büyük farklılıklar olduğu, asparajin seviyesinin ortalama Kilogram/ Hububat-Unu başına 140 ila 850 miligram arasında değiştiği saptandı.

İri taneli buğdayda daha fazla asparajin var

Botanikteki ismi Triticum aestivum olan ekmeklik buğdayın iki yakın akrabası iri taneli Kavuzlu buğdayı (Triticum spelta) ile Gernik‘de (Triticum dicoccum) oldukça yüksek oranda asparajin olduğu tespit edildi.

Yine iri taneli başka bir buğday çeşidi olan Siyez’de de (Triticum monococcum) büyük farklılıklar kaydedildi. Siyez Unu‘nun kilogramında 550-840 miligram gibi oldukça yüksek sayılabilecek asparajin tespit edildi.

Tam tahıllı ekmekte daha fazla akrilamid var

Ekmeklerde yapılan analizlerde ise özellikle tahıllı ekmek ve kepekli ekmek başta olamak üzere pasta, bisküvi gibi her gün düzenli olarak tükettiğimiz birçok unlu mamulün içerisinde, unun çeşidine göre değişen oranlarda akrilamid olduğu tespit edildi. Gerek buğdayın cinsi gerekse buğdayın işlenme aşaması ekmekteki asparajin miktarını belirlemede önemli rol oynuyor.

Araştırmanın sonuçları, ince öğütülmüş ve beyaz undan yapılmış ekmekte en az, tam tahıllı ekmekte ise en fazla asparajin olduğunu gösteriyor. Yani şu ana kadar bildiğimiz Tam tahıllı ekmek sağlıklıdır efsanesi bir yerde geçerliliğini kaybediyor. 

Tam tahıllı ekmekte neden daha fazla akrilamid vardır?

Bu sorunun cevabını daha iyi anlayabilmek için buğdayın yapısına ve ekmeklik un çeşitlerine ve kısaca bir göz atmakta fayda var.

Un çeşitleri

Birçok mamülde olduğu gibi ekmeklik unda da belirli kriterlere göre belirlenmiş bir standart vardır. Ülkemizde kullanılan un standardı Alman standardına göre belirlenmiştir(DIN** 10355) (2). Buna göre Türkiye’de kullanılan ekmeklik un çeşitleri ; Tip 550, Tip 650, Tip 750, Tip 850 dir. (Bunların dışında Tip 1050, Tip 1200. Tip 1600 gibi çok iri taneli ekmeklik un çeşitleri de bulunmaktadır).

Buradaki numaralar 100 gr un yakıldığında elde edilen kül miktarını ifade etmektedir. Örneğin, Tip 550 undan 100 gram alınıp yakıldığında geriye 550 mg kül kalır ki, bu da 100 gram Tip 550 un içerisindeki 550 mg minaral olduğu anlamına gelmektedir. Numara arttıkça kül miktarı artarken unun rengi de beyazdan esmere dönüşür. Numara, aynı zamanda unun inceliğini de ifade eder.

(DIN**: Deutsches Institut für Normung).

Buğdayın yapısı

Gerek buğday, gerek arpa, gerekse yulaf tanesi yapı ve görev bakımından üç ana kısımdan meydana gelir.

Bunlar dıştan içe doğru şöyle sıralanmıştır:

  1. Kabuk/Kepek. (Kepekli ve tam tahıllı ekmeğin yapıldığı kısım. Esmer renktedir ve tanenin % 12’sini teşkil eder). 

Kepeğin hemen altında esmer renkte dört tabaka daha bulunmaktadır:

  • Perikarp
  • Tohum kabuğu
  • Aleurone
  • Alt Aleurone
  1. Endosperm. (Beyaz un yapılan kısım. Beyaz renktedir ve tanenin yaklaşık % 85’ini teşkil eder)
  2. Embriyo. (Bir sonraki yılda tohum olarak kullanılan kısım. Tanenin yaklaşık % 3’ünü teşkil eder) 

Asparajin nerede bulunur

Tahıldaki Asparajinin çoğu taneciğin oldukça dışında yer alan Aleurone Tabakasında bulunmaktadır. Eğer ekmeklik un Aleurone Tabakasından elde edilmişse hem unun rengi esmer olur, hem de fazla miktarda asparajin ihtiva eder.

Risk düşürülebilir

Ekmek seçiminde ve ekmek yapımında bazı şeylere dikkat ederek akrilamid oluşumunu yüzde 70’e varan oranda düşürmek mümkün. Örneğin, ekmeğin pişirilme sıcaklığının akrilamid oluşumunda belirleyici bir faktör olduğunu unutmamak gerek. Bu bağlamda gerek hububat, gerekse asparajin içeren diğer gıdaları düşük sıcaklıkta pişirerek akrilamid oluşumunu azaltabiliriz. Ayrıca yapılan araştırmalar akrilamid riskinin, pişirmeden önce de önemli ölçüde azaltılabileceğini gösteriyor. Mesela ekmeğin mayalanma süresini uzun tutularak hamur içerisinde bulunan asparajini azaltabiliriz. Bu da pişirme sırasında oluşacak akrilamid miktarının azalmasını sağlar.

Akrilamid ne kadarı zararsızdır?

Akrilamidin ne kadarının sağlık için riski oluşturduğu tam olarak bilinmiyor. Mevcut bilgiye göre, her dozun zararlı bir etkiye sahip olacağı varsayılıyor. Bu nedenle, mümkün olduğunca az alınması tavsiye ediliyor ve özellikle çocuklarda dikkatli olunması gerekiyor. Türkiyede besinlerdeki akrilamid seviyesini sınırlandıran herhangi bir yasal düzenleme yok ama AB genelinde ekmekler için tavsiye edilen bir kılavuz değer var o da 100 μg/kg dir. Bu değer beyaz ekmek için 50 μg/kg dır.

Sonuç

Buraya kadar anlatılanları özetleyecek olursak; Ekmek, patates, kahve gibi hemen hemen her gün düzenli tükettiğimiz gıda maddelerinde akrilamidin öncüsü olan asparajin bulunmaktadır. Asparajin tek başına bir tehlike değildir. Ancak yüksek sıcaklıkta toksik ve kanserojen bir madde olan akrilamide dönüşmektedir.

Tahıllı ekmekten vazgeçemeyiz

Arpa buğday, çavdar gibi tahılların dış katmanları, lifler, B grubu vitaminler, mineraller, proteinler ve daha birçok besleyici maddeyi içerir. Özellikle Aleurone tabakası tahıldaki proteinin yaklaşık % 30’ünü teşkil eden vitamin bakımından zengin bir kısımdır . Bu yüzden tam tahıllı ve kepekli ekmekten ve bu unlardan elde edilen mamullerden vazgeçemeyiz ama tam tahıllı ve kepekli ekmek yapımında, akrilamidin azaltılmasına yönelik bazı önlemler alabiliriz.

Gidalarda akrilamid oluşumunu azaltacak basit ama etkili önlemler

  • Pişirme sırasında çok yüksek ısıdan kaçınılmalı. Yüksek ısıda asparajin şekerle reaksiyona girerek akrilamid oluşturuyor. Uzmanlar patates kızartmasını 175 derecenin altında ve sadece üç ila dört dakika ile sınırlı tutmanın iyi bir çözüm olduğunu belirtiyorlar. Not: Fritözlerin sıcaklık göstergeleri çoğu zaman yanlış olduğu için sıcaklığın uzman mağazalardan alınan termometre ile kontrol edilmesi tavsiye ediliyor.
  • Kızartma yaparken fritöz 100 gramdan fazla doldurulmamalıdır.
  • İcerdiği nem nedeniyle yumuşak ve kalın patates kızartmalarında ince ve küçük olanlara göre daha az miktarda akrilamid vardır.
  • Evde hazırlanan yemeklerde gıdaların su kaybı engellenerek akrilamid oluşumu azaltılabilir. Bu yüzden fırınların sıcaklığı 200 dereceyi geçmemelidir. Eğer fırının havalandırması açık ise sıcaklık 180 derece ile sınırlandırılmalıdır. Ayrıca gıdaların içerisinde fazla nemin kaybolmasını engellemek için gıdalar büyük parçalar halinde hazırlanmalı ve mümkünse pişirme kağıdı kullanılmalıdır. Ayrıca pişirilen gıdaların üzerine mümkünse yumurta sarısı sürerek gıdaların sıvı kaybı önlenmelidir.
  • Patatesler serin ve karanlıkta saklanmalı, Kesinlikle buzdolabında saklanmamalı. Buzdolabında depolama, patateslerin içerisinde yüksek oranada şeker oluşmasına neden olur. Bu da pişirme sırasında akrilamid oluşumunu teşvik eder.
  • Çimlenmiş veya yeşil lekeli patatesler kullanılmamalıdır.
  • Gerek patates gerekse tahıl ekili alanlarda daha fazla kükürtlü gübre kullanılmalı.Kükürtlü gübre düşük akrilamid kontaminasyonuna katkıda bulunur.(3)
  • Ekmek hamuru normalden daha uzun süre mayalanmaya bırakılmalıdır. Ekmek mayası asparajini parçalayacağı için pişirme esnasında şekerin akrilamide dönüşmesi engellenir.(4)(5)(6)

Benzer konuda hazırlanmış diğer makaleler


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. Science Communication and the Swedish Acrylamide “Alarm”
  2. DIN 10355 Mahlerzeugnisse aus Getreide – Anforderungen, Typen und Prüfung
  3. Formation of High Levels of Acrylamide during the Processing of Flour Derived from Sulfate-Deprived Wheat
  4. Assessing the variation and genetic architecture of asparagine content in wheat: What can plant breeding contribute to a reduction in the acrylamide precursor?
  5. 1H‐NMR screening for the high‐throughput determination of genotype and environmental effects on the content of asparagine in wheat grain
  6. Consumption of whole grains and cereal fiber and total and cause-specific mortality: prospective analysis of 367,442 individuals

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

İktidarsızlığa sebep olan genetik bir mutasyon keşfedildi

İktidarsızlık, erkeklerin yaklaşık yüzde 10’una etkileyen en yaygın cinsel işlev bozukluklarından biridir. Prevalansaçısından erektil disfonksiyon yaşamın üçüncü on yılında % 2.3 iken, yaşamın yedinci on yılında % 53.4’e yükselmektedir.(1) Erektil disfonksiyon özellikle yaşlılıkta yaygın görülen bir durumdur. Yapılan bilimsel çalışmaların verileri 60 yaşındakilerin yaklaşık yarısı, 70 yaşındakilerin yaklaşık üçte ikisinin erektil disfonksiyon dan etkilendiklerini gösteriyor. (2)

İktidarsızlığa sebep olan birçok neden bulunmaktadır. Aşağıda ön bilgi amacıyla iktidarsızlığa sebep olan fiziksel, psikoloji, nörolojik sebepler ile ereksiyon nedir, iktidarsızlık nedir gibi konulara kısaca değindikten sonra iktidarsızlık ile ilgi yeni keşfedilen genetik bir mutasyon dan bahsedilecektir.

Prevalans*: prevalans hızı veya prevalans oranı, belirli bir nüfusta, belirli bir zaman dilimi içerisinde, çalışma kapsamında yer alan, belirli bir hastalık veya hastalıklara sahip tüm olguların oranıdır.(wp)

Ereksiyon nedir

Ereksiyon, kan damarlarının, sinir sisteminin, hormonların ve kasların birbiri ile uyumlu etkileşimi sonucu ortaya çıkan karmaşık bir mucizedir. Penisin, kendiliğinden veya cinsel uyarılma yoluyla sertleşmesi anlamına gelir ve cinsel ilişkinin normal tamamlanması için bir ön şarttır. (Not: Kadın klitorisi de ereksiyon yeteneğine sahiptir)

İktidarsızlık(Erektil disfonksiyon) nedir

Bilimsel adı impotentia coeundi olan iktidarsızlık yani erektil disfonksiyon, penisin cinsel ilişkiye girecek kadar sertleşmemesi sonucu oluşan bir sağlık sorundur. Birçok vakada cinsel istek(libido) olmasına rağmen tatmin edici bir seks mümkün değildir. Bazı vakalarda boşalma zamanlaması kontrol edilemezken, bazı vakalarda boşalma hiç gerçekleşmez ki, bu son derece nadir görülen bir durumdur. 

Tanı: Üç aylık bir süre içinde denemelerin % 75’inde yetersiz ereksiyonun olması iktidarsızlık şüphesini düşündürmelidir.

İktidarsızlığın sebepleri

Dünyada milyonlarca erkeği derinden etkileyen bu rahatsızlığın sebepler arasında, ilerleyen yaş, hormonal problemler, çeşitli hastalıklar, obezite, sigara içme ve dolaşım bozuklukları gibi faktörler bulunmaktadır. Ayrıca iktidarsızlığın nedenleri fiziksel olabileceği gibi psikolojik de olabilmektedir.

Erektil disfonksiyon şikayeti olan erkeklerin yaklaşık yüzde 70’i, yaş ve fiziksel nedenlere dayanan hastalıklardan kaylanmaktadır. Bu durum özellikle 50 yaş üstü erkekler için geçerli olurken daha genç erkeklerde psikolojik nedenlerden kaynaklanan iktidarsızlık daha fazla görülmektedir.

Bazı durumlarda ise her ikisinin birleşimi ile ortaya çıkan iktidarsızlık da görülebilmektedir. Bu tür vakalar genellikle psikolojik sorunların fiziksel sınırlamaları arttırması ve buna bağlı olarak başarısızlık korkusunun ortaya çıkması ile ortaya çıkar.

Fiziksel sebepler

Erektil disfonksiyona sebep olan bir dizi hastalık bulunmaktadır. En önemlileri şunlardır.

  • Kardiyovasküler hastalıklar: Damarlarda meydana gelen tıkanıklık peniste bulunan erektil dokulara yeterli kan akışını engeller. Bu durum erektil disfonksiyonun ortaya çıkmasında rol oynayan önemli fiziksel faktörlerden biridir.

Birkaç örnek:

  1. Vasküler kalsifikasyon (ateroskleroz, arteriyoskleroz): Damarlarda kalsiyum mineralinin depo edilmesi.
  2. Koroner kalp hastalığı (CHD): Yüksek tansiyon (hipertansiyon) veya yüksek kolesterole bağlı damar tahribatı (hiperkolesterolemi).
  3. Periferik arter hastalığı (PAD): Genellikle sigara içmeden kaynaklanan damar tahribatı.
  4. Obezite
  • Diyabet (Diabetes mellitus): Diyabet iktidarsızlığın en yaygın nedenlerinden biridir. Şeker molekülleri, kan damarlarının duvarlarında tahribat yaparak erektil dokulara yeterli kan akışını sekteye uğratır.
  • Hormonal bozukluklar: Özellikle düşük testosteron seviyesi ereksiyon yeteneğini zayıflatır.(3)
  • Nörolojik Bozukluklar: Sağlıklı bir ereksiyon için beyinden penise giden sinir sisteminde sinyallerin sekteye uğramaması gerekir. Multipl skleroz, Parkinson, İnme gibi sinir hastalıkları ile bazı Tümörler sinyal iletimini bozarak penisin uyarılmasını olumsuz etkiler.
  • Omurilik hasarları: Omurilik ve disklerde meydana gelen hasarlar beyinden penise giden sinir uyarılarının iletimini olumsuz etkiler.
  • Pelvik alana cerrahi müdahaleler: Kasık veya alt karın bölgesine yapılan cerrahi müdahaleler penise giden sinirlerin zarar görmesine sebep olabilir.(4)
  • Erektil doku veya penis yaralanmaları, cinsel uyarılma ve sertleşmeyi olumsuz etkileyen başka bir faktördür.
  • Genital malformasyonlar da iktidarsızlığa sebep olabilir.

Psikolojik sebepler

Özellikle genç erkeklerde görülür.(7)

Nedenlerine birkaç örnek:

  • Depresyon
  • Stres
  • Engellemeler
  • Korkular
  • Özgüven eksikliği
  • Partner ile problemler
  • Cinsel kimlik uyuşmazlığı, örneğin, onaylanmamış bir eşcinsellik

İlaçlar

Bazı ilaçlar da erektil disfonksiyona neden olabilir.

Birkaç örnek:

  • Gastrointestinal ajanlar (örneğin, Simetidin, Ranitidin)
  • Kalp ilaçları (örn. Digitalis, propafenone, verapamil)
  • Antienflamatuar ilaçlar (örn.: Kortizon)
  • Drenaj için ilaçlar (örn.: Tiyazidler, Spironolakton)
  • Antihipertansif ilaçlar (örn.: Klonidin, dihidralazin)
  • Saç restoratör (Finasteride)
  • Depresyon ilaçları (Antidepresanlar)
  • Anksiyolitik ilaçlar, sakinleştiriciler (örn.: Fenotiazinler, Butirofenonlar, Tiyoksantenler)
  • Beta bloker (örn.: Propranolol, Atenolol)
  • Antiandrojenler (erkek seks hormonlarının etkisini engelleyen ajanlar)

***

Genetik faktör

Gerek şimdiye kadar yapılan genetik araştırmalar gerekse ikizler ile yapılan araştırmalar iktidarsızlık vakalarının yaklaşık üçte birinin genetik faktörlerden kaynaklandığını işaret ediyordu ama şimdiye kadar yapılan çalışmalarda spesifik bir iktidarsızlık genine rastlanmamıştı.

Genetik bir mutasyon keşfedildi

Kaiser Permanente Kuzey Kaliforniya/Oakland, araştırma bölümünden Jorgenson ve meslektaşları ABD yaşayan 36.649 erkeğin genetik verilerini incelediler ve daha sonra bu sonuçları 222.358 İngiliz deneğin kayıtları ile karşılaştırdılar. 

Yapılan araştırma sonunda, 6. kromozom üzerinde SIM1 genine yakın bir pozisyonda bir mutasyonun olduğu ve bunun obezite ve diğer risk faktörlerinden bağımsız olarak erektil disfonksiyon riskini yüzde 26 oranında artırdığı tespit edildi.

Konuyu biraz açalım; SIM1 geni cinsel işlevde merkezi rol oynayan sinyal yolunun bir parçası, yeni keşfedilen bu mutasyon ise doğrudan SIM1 geni üzerinde yer almıyor, yani geni meydana getiren nükleotid diziliminde bir değişikliğe sebep olmuyor. Peki, genin üzerinde yer almayan bu mutasyon nasıl oluyorda genin çalışmasını olumsuz etkileyerek ereksiyon sorununun ortaya çıkmasına sebep oluyor?

Cevap: Bu konuda yapılan ileri çalışmalar, bu mutasyonun genin çalışmasını sağlayan promotor denilen kısmını regüle ettiğini gösteriyor. (Promotorlar genlerin çalışmasını sağlayan ve adeta bir şalter gibi çalışan başka bir DNA dizilimidir. Promotor çalışmazsa veya bir şekilde hasarlı ise ilgili gen de çalışamaz.)

Yeni keşfedilen bu mutasyon SIM1 genini çalıştıran Promotor’u olumsuz etkileyerek genin düzenli çalışmasını sekteye uğratıyor.

Sonuç 

Daha iyi tedavi imkanı: Bu araştırma hiç kuşkusuz genetik kaynaklı iktidarsızlığın anlaşılmasında önemli bir mihenk taşı olacak gibi görünüyor. Zaten araştırmayı yapan Jorgenson da yaptığı açıklamada, bu keşifle birlikte genetik kaynaklı erektil disfonksiyonun tedavisinde yeni ve etkili metotların geliştirilebileceğini vurguluyor.


Meraklısına SIM1 geni (genin lokasyonu ve bilinen diğer fonkisyonları) 

SIM1 geni 6 kromozomun uzun kolunun 6q16.3 bandında yer alan 1301 nükleotid uzunluğunda bir gendir. (5) Genin düzenli çalışmaması durumunda kafatası, yüz ve beyin gelişiminde anomaliler ve bu anomaliler ile bağlantılı gelişen aşırı yeme eğilimi(hiperfaji) gelişir.

6. kromozom, DNA’nın en küçük bilgi birimi olan 171 milyon baz çiftinden(nükleotid) meydana gelmiştir ve üzerinde 1100 ile 1600 arasında gen vardır.(çalışmalar devam ettiği için kesin rakam tam belli değil) (6) SIM1 geni de bu genlerden biridir.

SIM1 geni 6. kromozom üzerinde 12 parçadan (12 Exon dan) oluşmaktadır. Bu 12 parça, kromozomun 100385015.-100464929. nükleotidleri arasında yer almaktadır. Yani SIM1 genini oluşturan 12 Exon 79914 nükleotid içerisinde dağılmış bir şekilde yer almaktadır.

İktidarsızlığa sebep olan söz konusu mutasyon ise (Mutasyo ID: rs17185536) kromozomun 100173055. nükleotidinde bulunmaktadır, bir başka ifadeyle söyleyecek olursak; mutasyon ile SIM1 geni arasında 211690 nükleotid bulunmaktadır. Söz konusu mutasyon nedeniyle kromozomun 100173055. pozisyonuna Cytosine (C) yerine Thymin(T) gelmiştir.


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

Genetic variation in the SIM1 locus is associated with erectile dysfunction

  1. Epidemiology of erectile dysfunction: results of the ‘Cologne Male Survey’.
  2. Impotence and its medical and psychosocial correlates: results of the Massachusetts Male Aging Study.
  3. Wer schlank bleibt, hält im Alter seinen Testosteron-Spiegel
  4. Sexual function before and after mesh repair of inguinal hernia
  5. SIM1 Gene(Protein Coding)
  6. Chromosome 6
  7. Erectile dysfunction: why drug therapy isn’t always enough. 

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Kış depresyonu

Hemen hemen herkes yaşanan bir travma, stresli geçen bir dönem, eşten ayrılma ya da sevilen birinin ölümü gibi olaylardan sonra ruh halinin bastırıldığı, kendini kötü hissettiği bir dönem yaşamıştır. Normal sartlarda dönemsel olan bu ruh hali bir süre sonra hafifleyerek ortadan kalkar.

Eğer bu Depresif ruh hali (keder ve üzüntü, umutsuzluk hali) uzun bir süre devam ederse kalıcı depresyona dönüşebilir.

Depresyon, hafif, orta ve şiddetli depresyona olarak sınıflandırılırken, Depresif ruh hali hafif ve orta düzeyde depresyona karşılık gelmektedir.

Depresif ruh hali nedir?

Depresif ruh hali, en az iki hafta boyunca devam eden üzüntü ve umutsuzluk gibi duyguların hakim olduğu bir ruh halidir. Depresif ruh hali özellikle güneş ışığının az olduğu sonbahar ve kış aylarında oldukça sık görülen bir durumdur. Eğer Depresif ruh hali güneş ışığının az olduğu sonbahar ve kış aylarında gerçekleşiyor ve her yıl aynı zamanda tekrarlıyorsa buna Mevsimsel depresyon ya da Kış depresyonu denir.

Aslında Mevsimsel duygu bozukluğu (Seasonal affective disorder (SAD) sadece sonbahar-kış aylarına mahsus bir rahatsızlık olmayıp diğer mevsimlerde de ortaya çıkabilmektedir. Mevsimsel değişime bağlı olarak gerçekleşen bu depresyon çeşidi genel nüfusun yüzde 4 ila 13’ünü etkiler. Özellikle kışların daha uzun ve karanlık geçtiği kuzey ülkelerinde yaşayan insanlar Mevsimsel depresyona daha çok eğilimlidirler.

Depresif ruh hali, kış depresyonunun nedenleri

Yukarıda belirtildiği gibi Depresif ruh hali farklı sebeplerden kaynaklanabilir. Kış depresyonu genellikle sonbahar ve kış aylarında güneş ışığının az olması nedeniyle beyindeki Hormonal dengenin bozulması ile ortaya çıkar.

Sebep: Kış aylarında günlerin kısalması ile vücudun gündüz-gece ritmi bozulur. Bu bozulma ile birlikte beyindeki hormonlar ve haberci maddelerin de(nörotransmitterler) dengesi bozulur. Dengenin bozulması da kış depresyonunun ortaya çıkmasına sebep olur.

Haberci maddeler (Nörotransmitterler)

Haberci maddeler(nörotransmitterler) beyinde sinyal iletiminde çok önemli rol alan organik kimyasal bileşenlerdir. Beyinde görev alan en önemli haberci maddeler Dopamin, Norepinefrin, Serotonin ve Endorfin dir. Bu maddeler bizzat vücudun kendisi tarafından üretilir ve birbirleriyle çok özel bir ilişkileri vardır. Bu ilişkinin bozulması, örneğin bir haberci maddenin yeterince üretilmemesi duygu, davranış ve algıyı olumsuz etkiler.

Bu maddelerin fonksiyonu nedir.  

  • Dopamin, norepinefrin ile birlikte vücuda hoş ve zevkli hisler verir. Dopamin düzeyinde çok küçük bir düşüş depresyonun ortaya çıkmasına yol açar.
  • Serotonin, huzur, denge ve, memnuniyet sağlar. Aynı zamanda açlık, korku, saldırganlık, keder ve endişeyi azaltır.
  • Norepinefrin, vücudu uyarır ve motive eder.
  • Endorfin, ağrı kesici özelliğe sahiptir. Endorfin seviyesinde çok küçük bir düşüş bile ağrının daha güçlü hissedilmesine sebep olur.

Bozulmuş sinaptik iletim

Bir sinir hücresi, üç kısımdan oluşur.

  1. Hücre gövdesi,
  2. Dendrit
  3. Akson

Gövdeden gelen sinirsel bir uyarı aksonlar aracılığıyla diğer sinir hücresinin gövdesinden çıkan Dendritlere iletilir. Yani bir sinir hücresinin aksonu, diğer sinir hücresinin dendritine bağlanır. Bu bağlantı noktalarına sinaps denir. Aslında bu bağlantı noktalarında iki sinir hücresi birbirine fiziksel olarak temas etmez. Başka bir ifade ile sinapslar 200 A°* genişliğinde boşluklardır. (1 A°*= Santimetrenin yüz milyonda biri)

Sinapslar sinir hücrelerinin bilgi geçiş noktalarıdır. Bir sinir hücresinden gelen elektriksel sinyaller, nörotransmitterler aracılığı ile (haberci maddeler) kimyasal sinyallere dünüştürülerek komşu kücreye ulaştırılır ve orada tekrar elektriksel sinyallere dönüştürülerek bilginin beyne ulaşması sağlanır.

Sağlıklı insanlarda sinyaller sinaptik yarık lardan bu şekilde iletilirken bazen bu mekanizma bir şekilde bozulabilir.

Sinapslar arasındaki iletim şu hallerde bozulabilir.

  • Çok az veya hiç nörotransmitterler olmaması
  • Nörotransmitterler çok hızlı bir şekilde parçalanması
  • Nörotransmitterler hedef hücreye bağlanamaması

Bu tür bozulmanın farklı nedenleri olabilir

  • Uyuşturucu bağımlığı
  • Genetik yatkınlık
  • Toksik maddeler
  • Belirli hastalıklar (örn., hipotiroidizm)
  • Alkol bağımlığı
  • İlaçlar 

Açıklama: Burada yeri gelmişken kadınlarda dönemsel olarak gelişen ve kış depresyonundan bağımsız olarak gelişen depresif ruh haline de kısaca değinelim.

Kadınlarda ortaya çıkan bu dönemsel ruh hali bozukluğu kadınlara özel bir durumdur. Bu nedenle kadınlarda görülen dönemsel ruh hali bozukluğu erkeklere göre iki kat daha fazladır. Bunu nedeni ise kadınların hayat boyunca hormon dalgalanmalara daha sık maruz kalmasındandır.

Kadınlarda genellikle aşağıdaki dönemlerde depresif duygu durumu gelişir

  • Menstrüasyon
  • Gebelik
  • Doğum
  • Lohusalık (Doğum sonrası depresyon) 

Kış depresyonun belirtileri

  • Artan yorgunluk
  • Konsantrasyon problemi
  • Depresif ruh hali
  • İlgi kaybı
  • Tükenme
  • Mutsuzluk
  • İsteksizlik
  • Sosyal izolasyon
  • Kilo alımı
  • Gerginlik
  • Sinirlilik
  • İştah kaybı
  • Uyku bozukluğu
  • Organik sebeplere dayanmayan fiziksel şikayetler

Not: Ruh halinin akşamları daha da kötüleştiği dikkat çeken bir özelliklik.

Kış depresyonu ne zaman başlar ve biter ?

Kış depresyonu genellikle sonbaharın sonlarında başlar ve baharda biter. Bazı durumlarda semptomlar ilkbahara kadar sarkabilir.

Kış depresyonu teşhisi

Kedisinde depresif ruh hali ya da kış depresyonu semptomları olduğundan şüphelenen kişi tıbbi yardım almak için aile hekimiyle görüşmelidir.

Tanı için iki konu önemli

  1. Şikayetin ne zamandan beri olduğu
  2. Şikayetin her yıl aynı zamanda tekrarlayıp tekrarlamadığı 

Kış depresyonuna güvenilir tanı konulabilmesi için, aşağıdaki tipik şikayetlerden en az ikisinin olması gerekir.

  • Kasvetli ruh hali
  • İlgi kaybı
  • Mutsuzluk
  • Enerjisizlik

iki nonspesifik semptom

  • Huzursuzluk
  • Hoşnutsuzluk

Bu şikayetler iki haftadan fazla sürdüyse kişiye depresif ruh hali ya da kış depresyonu tanısı konur.

Kış depresyonu tedavisi

Gerek Depresif ruh hali, gerek kış depresyonu gerekse diğer mevsimsel depresyonlar(SAD), hastalığın ciddiyetine göre tedavi edilmelidirler. Hafif seyreden vakalara karşı genellikle basit önlemler yardımcı olur. Bunun için hastanın mutluluk hormonu serotonin üretimini teşvik edecek basit önlemler alması yeterlidir.

  • Gün içerisinde yürüyüşler yaparak güneş ışığı depolamak
  • Spor yapmak
  • Dengeli beslenmek

Daha şiddetli ve uzun süreli şikayetler için kişinin bir uzman doktora giderek tedavi olaması gerekir. Tedavi için her zaman antidepresan almak gerekmeyebilir.

İki tedavi türü faydalı olur;

  1. İşık tedavisi (fototerapi)
  2. Sarı Kantaron(kılıç otu) gibi doğal ilaçlar ile yapılan tedaviler

Not 1: Sarı Kantaron ya da bölgelere göre değişen ismi ile Mayasıl otu, Binbirdelik otu, Koyunkıran, Kuzukıran‘nun potansiyel yan etkilerinden veya diğer ilaçlarla etkileşimin den olumsuz etkilenmemek için doktor ile konuşulmalıdır.

Not 2: İşık terapisi ve Sarı Kantaron aynı anda kullanılırsa dikkatli olunması gerekir. Çünkü Sarı Kantaron hastayı ışığa duyarlı hale getirir, fototoksik reaksiyonlara yol açabilir. !!!

İşık tedavisi (fototerapi)

İşık terapisi vücuda yeterli güneş ışığı veya benzer yapay UV ışığı sağlamayı amaçlamaktadır. Bu, gün içerisinde uzun yürüyüşler veya özel lambaların yardımı ile sağlanabilir. Özel lamba ile yapılan ışık terapisi Doktor muayenehanesi veya evde yapılabilir.

Depresif ruh hali ve Kış depresyonuna karşı ilaçlar

Yürüyüş veya Sarı Kantaron gibi doğal preparatlar hastanın iyileşmesine yardımcı olmuyorsa, doktor gözetiminde geçici olarak antidepresan almak faydalı olabilir. Antidepresan tedavisinin amacı, beyinde görev yapan mutluluk, zindelik ve zevk veren haberci maddeleri(nörotransmitterler) tekrar dengeli hale getirmektir.

Antidepresanlar neleri ayarlar ?

  • Haberci maddelerin (nörotransmitterler) sinaptik yarıkta çalışmasını düzenleyerek beyne bilgi akışının sağlıklı gitmesini sağlar
  • Haberci maddelerin parçalanmasını engeller
  • Haberci maddelerin hedef hücreye bağlanmasını destekler
  • Beyne sinyal iletimi için daha fazla habercinin görev almasını sağlar

Kış depresyonunu nasıl önlenir ?

Temel olarak, her mevsimde depresif bir ruh hali gelişebilir. Ancak, kış depresyonu (mevsimsel depresyon, SAD) genellikle önlenebilir bir durumdur. Bunun için vücudun kendi ürettiği mutluluk hormonu serotonin üretimini teşvik ettirecek basit önlemler alınmalıdır.

Nedir bunlar? 

  • Yürüyüş veya açık havada spor yaparak yeterince güneş ışığı almak. (Bu beyinde serotonin salınımını arttırır.)
  • Ayrıca diyet de serotonin seviyelerini yükselten başka bir faktördür. Her ne kadar besinlerdeki serotonin kan-beyin bariyerini geçip beyne ulaşamasa da, serotonin öncüsü olan Triptofan bu engelin üstesinden gelerek beyne ulaşır. Bu yüzden triptofan içeren balık, muz, hurma, incir ve çikolata yemek kış depresyonuna karşı iyi bir önlem teşkil eder.
  • Karbonhidrat açısından zengin diyetler de kısa bir süre için ruh halini düzene soksa da uzun vadede kilo alımını olumsuz etkileyeceği için dikkat edilmesi gereken bir önlemdir.

Depresyonla ilgili diğer makaleler


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. Online-Informationen des Pschyrembel: www.pschyrembel.de (Abrufdatum: 25.9.2017)
  2. Frauen und Psyche. Online-Informationen des Pharmakovigilanz- und Beratungszentrums für Embryonaltoxikologie der Charité-Universitätsmedizin Berlin: www.embryotox.de (Stand: 25.1.2017)
  3. Kasper, S.; Volz, H.-P.: Psychiatrie und Psychotherapie compact. Thieme, Stuttgart 2014
  4. Hautzinger, M.: Kognitive Verhaltenstherapie bei Depressionen. Beltz PVU, München 2013
  5. Online-Informationen des Medizinischen Dienstes des Spitzenverbandes Bund der Krankenkassen e.V. (MDS): www.igel-monitor.de (16.1.2012)
  6. Two longterm studies of seasonal variation in depressive symptoms among community participants
  7. Seasonal affective disorder. A description of the syndrome and preliminary findings with light therapy.
  8. The efficacy of light therapy in the treatment of mood disorders: a review and meta-analysis of the evidence.
  9. Herbal medicine for depression, anxiety and insomnia: A review of psychopharmacology and clinical evidence

 

Kokuların anıları çağrıştırması ve koku ile Alzheimer arasında ilişki

En sevdiğimiz çocukluk yiyeceklerinin kokusu ya da sevdiklerimizle özdeşleştirdiğimiz bir parfüm kokusu ya da aniden burnumuzun algıladığı başka bir koku bizi unuttuğumuz bir zamanda yolculuğa çıkartır. Birçok insanın yaşadığı ama üzerinde fazla durmadığı bu konu bilim çevrelerince uzun zamandır araştırılmasına rağmen hafızanın bu karmaşık içeriğinin nasıl ortaya çıktığı pek bilinmiyordu.

Yeni bir sinir ağı bağlantısı keşfedildi

Kanada Toronto Üniversitesi’nden Afif Aqrabawi’in Nature Communications dergisinin 16 Temmuz 2018 tarihli sayısında yayınladığı makalede bu konuya bir miktar açıklık getirdi.

Buna göre, yeni keşfedilen ve beyinin iki farklı bölgesini birbirine bağlayan bir sinir ağı, kokunun algılanması ile birlikte anıların hafızamızda canlanmasına, yani koku ile geçmişte yaşadığımız anıların zihnimizde canlanmasına sebep oluyor.

Afif Aqrabawi ve ekibinin farelerle yaptığı bu araştırmada yeni keşfedilen bu sinir ağının beynin Anterior olfactory nucleus ile bağlamsal bellekte* önemli bir rol oynayan Hipokampüsü birbirini birleştirdiği tespit edildi.

Bağlamsal bellek(contextual memories)*;  Belli bir anının yerinin ve zamanının beyinde depolanması olarak tanımlanabilir. Bu anı zaman, mekan, objeler ile duygusal bağlantıyı içeren bilgiler olabilir. Mesela bir şarkıda geçen bir söz veya bir mısra geçmişteki yaşadığınız bir anıyı çağrıştırabilir.

Bu ağı keserseniz ne olur?

Anterior olfactory nucleus ile Hipokampüs arasındaki ağın kesilmesilmesinden sonra yapılan koku testleri, farelerin Bağlamsal belleklerinin bozulduğunu, daha önce bildiği kokuların zaman ve mekan algılaması yaptırmamasından dolayı bu kokulara karşı ilgisiz kaldığını gösterdi.

Alzheimer’ın erken teşhisine yardımcı olabilir

Koku duyusu kaybı, Alzheimer hastalarında ve nörodejeneratif hastalıkların ilk semptomlarından biridir. Hafıza belirgin bir şekilde bozulmadan önce bile, çoğu hasta günlük kokuları tanımakta zorlanmaktadır. Hastalığın erken aşamasında bile, beyinin nucleus olfactorius anterior bölgesinde yani kokunun algılandığı ve işlendiği bölgede küçülme ve bir takım deformasyonlar başlamaktadır.(1)

Sonuç

  • Bu araştırmadan ortaya çıkan sonuçlar hayatımız boyunca karşılaştığımız kokuların anılara dönüştüğünü gösteriyor, ayrıca kokunun beyinde hangi devreleri kullanarak epizodik hafızayı, yani anısal belleği etkilediğini gösteriyor.
  • Bu bulgular, gelecekte kokunun alzheimer, demans ve hafıza kaybı gibi nörodejeneratif hastalıkların erken teşhisinin bir koku testi ile oldukça ucuza ve de komplikasyonsuz bir şekilde yapılabileceğini gösteriyor.(2)

Not: Kokunun, anısal belleği moleküler boyutta nasıl etkilediği ve beyin biyokimyasında ne gibi değişikliklere sebep olarak hafızayı etkilediği henüz bilinmiyor.


 Koku ve alzheimer ilgili hazırlanmış diğer makaleler


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynak

  1. Odor identification as a biomarker of preclinical AD in older adults at risk
  2. Hippocampal projections to the anterior olfactory nucleus differentially convey spatiotemporal information during episodic odour memory

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Şizofreninin ortaya çıkmasında plasentanın rolü

Şizofreni, akut aşamada düşünce ve algılamayı derinden etkileyen ağır psikolojik bir bozukluktur. Birçok hastada dış dünya ile bağ kopmuş, kişilik yıkıntıya uğramıştır. Çok yönlü bir görünüme sahip olan bu hastalığın dünyada görülme sıklığı yaklaşık %1’dir.

Hastalığın multifaktöriyel sebeplerden kaynaklanması ve bunların mekanizmalarının tam olarak bilinmemesi hastalığın tedavisi konusunda etkili bir yöntem geliştirmeyi güçleştirmektedir. Bu yüzden hastalıkla mücadelede etkili bir tedavi metodunun olduğu pek söylenemez. Mevcut ilaçlar bazı hastaların semptomlarını kısmen azaltırken bazılarında pek etkili olmaz.

Hastalarda sıklıkla rastlanan rahatsızlıklar: Hastalarda gerçeklik kaybı, sanrılar, hezeyanlar, düşünce ve duygusal dünyada rahatsızlıklar görülür. Bilinç farkındalığı ve entelektüel yetenek genellikle bozulmaz, ancak belirli bilişsel problemler zamanla gelişebilir.

Şizofreni hastalarında görülen semptomlara genel bir bakış

Hezeyanlar: Gerçekle bağlantıyı kaybetme

  1. Paranoya: Bir gizli servis tarafından takip edildiğine inanma
  2. Delüzyonlar: Televizyonda gördüğü bir haber spikerinin, bir konuşmacının veya bir politikacının ona şifreli mesajlar gönderdiğine inanma
  3. Megalomani: Dahi olduğuna veya tanrıdan mesaj aldığına inanma.

Halüsinasyonlar: Olmayan şeyleri duyma ve görme

  1. Akustik halüsinasyonlar: Aleyhine olduğuna inandığı çeşitli sesleri duyma.
  2. Optik halüsinasyonlar: Olmayan kişileri görme
  3. Koku ve lezzet halüsinasyonları: Diğer insanların fark etmediği kötü kokuları ve tatları algılama
  4. Vücut Halüsinasyonları: Vücudunda elektrik akımının aktığını hissetme

Biçimsel düşünce bozukluğu: Birbiriyle bağlantısız şeyleri düşünme

  1. Tutarsız ve mantıksız konuşma
  2. Sorulara alakasız cevaplar verme
  3. Aniden konuşma dizisini kaybetme
  4. Kelimeleri birbiriyle birleştirme veya yeni sözcükler(neologisms) üretme
  5. Düşünmede yavaşlama veya hızlanma

Ego bozuklukları: Kendini ve çevreyi birbirinden ayırt edememe

  1. Derealizasyon: Çevrenin yabancı ve gerçek dışı görünmesi
  2. Duyarsızlaşma: Vücut bütünlüğünü farklı görme. Örneğin bir organının başka birine ait olduğuna inanma
  3. Düşünce yayılımı: Düşüncelerini başka insanlara aktarabileceğine inanma
  4. Düşünce yoksunluğu: Yüksek bir gücün kendi düşüncelerine hakim olduğuna inanma
  5. Düşünce meditasyonu: Düşüncelerinin kendisine yabancı bir güç tarafından “implante edildiğine” inanma

Etkilenme bozuklukları: Duygusal ve zihinsel yaşamda bozukluklar

  1. Duyguları sadece sınırlı ölçüde algılama.
  2. Kendini depresif hissetme
  3. Üzgün olsa bile gülme (parathimi)
  4. Kendi hakkında çelişkili ve kararsız duygulara sahip olma
  5. Agresif ve gergin olma

Psikomotor bozukluklar: Hareket ve irade bozuklukları

  1. Belirli bir şeyi yapmak isteme ama bir türlü karar verememe (abulia)
  2. Belirli hareket kalıplarını sürekli tekrarlama. Örneğin, omuzlarını defalarca yukarı çekme (stereotip)
  3. Donup kalmış bir yüz ifadesi veya hiç hareket etmeme, hiç konuşmama (stupor)

Hastalık erkek ve kadınlarda aşağı yukarı benzer özellikler gösterir. İlk belirtiler erkeklerde genellikle 15-25, kadınlarda ise 20-35 yaşları arasında ortaya çıkar. Not: Hastalıktan etkilenen kadınların yaklaşık % 20’sinin 40 yaşından sonra hastalığa yakalandığı yapılan istatikler arasında.

Şizofreni çeşitleri

Şizofreni tipleri arasında geçişkenlik oldukça sık görülen bir durumdur. Hastalar zaman zaman tüm şizofreni tiplerinin özelliklerini aynı anda gösterebilirler. Bu yüzden aşağıdaki şizofreni tipleri arasından kesin bir çizgi olduğunu söylemek çoğu zaman mümkün olmayabilir.

  1. Paranoyak şizofreni : En yaygın görülen şizofreni tipidir. Hastalarda hezeyan, halüsinasyon ve ego bozuklukları görülür.
  2. Katatonik şizofreni: Heyecan, herhangi bir pozisyonda uzun süre kalma, çevreye karşı tepkisizlik, konuşma ve beslenme bozukluğu tipik özelliklerdir.
  3. Hebefrenik şizofreni: Ender görülen tehlikeli bir şizofreni tipidir. Hastalar öfke, saldırganlık, kendi kendine ve alakasız konularda konuşma, kendi kendine gülme, yalnız kalma eğilimi, kendi kendine zarar verme, umuma açık yerlerde soyunma gibi oldukça aykırı tutumlar sergilerler
  4. Farklılaşmamış şizofreni: Belirtiler karışıktır. Diğer şizofreni türlerinde rastlanılan özelliklerin bazıları veya tamamı farklılaşmamış şizofreni tipinde görülür.
  5. Rezidüel şizofreni: Şizofreni nin en hafif tipidir denebilir. Toplumdan uzaklaşma veya mantıksız düşünme çok sık görülen bulgular arasında olsa da semptomlar oldukça az ve hafiftir. Sanrılar çok fazla görülmez.

Şizofreni nedenleri

Şu ana kadar hastalığın sebepleri konusunda birçok araştırma yapıldı, bu araştırmalardan birçok bulgu elde edildi ve bulgulara dayanarak birçok hipotez üretildi ama bunların hastalığın ortaya çıkmasında sebep mi sonuç mu olduğu halâ tam olarak net değil.

Hastalığın ortaya çıkmasında genetik, çevresel, biyografik ve daha birçok farklı faktörlerin rol oynadığı tahmin ediliyor. Bu faktörlerin hepsine burada yer vermek teknik olarak mümkün olmadığı için sadece birkaç tanesine kısaca değinerek esas konuya, yani 28 mayıs’ta Nature Medicine dergisi yayınlanan Şizofreni nin ortaya çıkmasında Plasentanın rolü konulu araştırmaya geçelim.

Genetik nedenler

Yapılan araştırmalar eğer ailede şizofreni vakası varsa aile bireylerinin hastalık konusunda risk altında olduğunu ama bunun tek başına belirleyici olmadığını gösteriyor. Yüzlerce hatta binlerce çevresel faktörün genler üzerinde nasıl bir etki yaptığı henüz tam olarak bilinmiyor.(1)

Aynı genetik hata deneklerin bir kısmını hasta yaparken bir kısmını yapmıyor: 2007 yılında Cardiff Üniversitesi araştırmacıları 38 ülkede 900.000 kişinin toplanmış verilerini incelediler ve bunlardan 37.000 şizofreni hastası ile 113,000 sağlık kişinin gen analizini yaptılar. Sonuç olarak bulgular umut verici olmasına rağmen hastalık hakkındaki muamma halâ devam ediyor.

Araştırmada hastalıkla ilgili olduğundan şüphelenilen 108 genetik bölge tespit edildi. Bunların bir kısmı beyninde antipsikotik maddelere karşı sinyali kontrol eden bölgeler olduğu biliniyor. (Antipsikotik maddeler ya da diğer adıyla Nöroleptik ilaçlar başta şizofreni olmak üzere birçok psikolojik hastalığın tedavisinde kullanılan ilaçlardır.)

C4 geninde bulunan bir varyasyon: Yaklaşık 29.000 şizofreni hastasının yüzde 27’sinin C4 geninde riskli bir varyant bulundu ama aynı riskli varyasyon 36.000 kontrol grubunun yüzde 22’sinde bulunmasına rağmen bu kişilerde şizofreni vakasına rastlanmadı.

Şizofreniye sebep olduğu düşünülen aday genler

Şizofreni genetiği ile ilgili yapılan son çalışmalarda 6 aday gen dikkat çekiyor. Şimdi kısaca bu 6 gene ve fonksiyonlarına bir göz atalım.

  1. Disbindin geni (DTNBP1): 6. kromozomun 6p22.3 bölgesinde yer alan bu gen beynin serebellum ve hipokampus bölgesindeki postsinaptik yapılarda bulunur. Şizofreni hastalarında bu genin aktivitesinin baskılanarak önemli bir Nörotransmitter olan Glutamat üretimini nin azaldığı biliniyor. (Glutamat: Bir sinir hücresinden diğer hücrelerine sinyal olarak gönderilen kimyasallardır)
  2. Neuregulin 1 geni (NRG-1): 8. kromozom 8p21 bölgesinde bulunur. NRG-1 geni çok büyük bir gendir ve 15’ten fazla protein kodlar. Bu genin 6 değişik gen üzerinde düzenleyici (regülatör) görevi vardır. Şizofrenlerde, NRG-1 genindeki bir mutasyonun, ErbB4 adındaki bir reseptörde değişikliklere yol açarak şizofreni riskini artırdığını dair işaretler var. (2)
  3. DISC1 geni: 1. kromozom üzerinde bulunan ve nöronal göç süreçlerinden sorumlu bir gendir. Şizofreni hastalığı bulunan bir ailenin fertlerinde DISC1 geninden kopan iki parçanın 1. ve 11. kromozoma integre olduğu (translokasyon) tespit edildi. Kopan bu iki parça bir taraftan 1. ve 11. kromozomdaki gen dengesinin bozulmasına sebep olurken diğer taraftan asıl görevi olan nöronal göçte aksamalara sebep olduğu belirlendi. DISC1 geninde meydana gelen bu translokasyonun muhtemelen şizofreniyi tetiklediği tahmin ediliyor. (3)
  4. DAOA geni: 13. kromozomun 13q22 bölgesinde yer alır ve beynin kaudat nükleus ve amigdala bölgelerinde aktiftir. Genin kodladığı DAO (D-amino asit oksidaz) adındaki protein beyinde bir dizi zincirleme reaksiyonun başlamasına komut verir. Çeşitli çalışmalar DAOA genindeki bazı noktasal mutasyonlar ile şizofreni arasında ilişki olduğunu işaret ediyor. (Not: DAOA geni NRG-1 ve DISC 1 genine göre daha zayıf bir aday. (4)
  5. COMT geni: 22. kromozomun 22q11 bölgesinde bulunur. COMT, katekolaminlerin metabolizmasında önemli rol oynar. Başka bir ifade ile katekolamin, iki sinir hücresinin birleşme noktalarındaki sinaptik yarıkta dopamini, homovanillik asiti ve metoksirimramini parçalar. COMT geninin S-COMT ve MB-COMT iki değişik formu vardır. Şizofreni hastalarında bu iki formda iki mutasyon olduğu tespit edildi. Bu mutasyonlar, S-COMT formunun 108., MB-COMT formunun 158. kodonunda yer almaktadır. Bu iki değişiklik metionin yerine valins entezlenmesine yol açıyor. Amino asit düzeyinde medana gelen bu değişiklik Termal Stabiliteyi yükselterek dopaminin parçalanmasına sebep olur. Yapılan çalışmalar her ne kadar valin varyantı ile şizofreni riskinin artması arasında ilişki olduğunu gösterse de bu hipotez bilim çevrelerinde halâ şüphe ile karşılanıyor.(5)
  6. RSG4 geni: Bu gen 1. kromozomun 1q22 bölgesinde yer alır ve bu gende bulunan bir mutasyon Dopaminerjik(dopamine yanıt veren), Serotoninerjik(serotonine yanıt veren) ve Glutamerik(glutamine yanıt veren) nöronların aktivitesini negatif etkiler. Olumsuz durumdan etkilenen sinir hücrelerinin şizofreni ile ilgisi olduğu tahmin ediliyor.

DTNBP1 ve NRG1 genleri bahsedilen tüm aday genler içerisinde en umut verici genlerdir. Ancak, yapılan diğer araştırmalarda çok sayıda başka aday genlerin olduğundan da bahsedilmektedir.

Biyokimyasal nedenler

Beyin, karmaşık metabolik süreçlerin oluştuğu milyarlarca sinir hücresinden oluşur. Bu metabolik süreçlere bir dizi kimyasal maddeler (haberci maddeler) iştirak eder. Beyinde bu habercilerin dengesizliği bilgi işlemede bir takım aksaklıkara yol açarak şizofreniye neden olduğu düşünülüyor.

Şizofrenik bozukluklara sebep olduğu bilinen en önemli kimyasallardan biri Dopamindir. Ayrıca son zamanlarda yapılan araştırmalar başka bir haberci madde olan Glutamat’ın da hastalığın ortaya çıkmasında rol oynadığını düşündürüyor. Her iki maddenin de hastalığın ortaya çıkmasında sebep mi sonuç mu olduğu tam olarak bilinmiyor. (6)(7)(8)(9)(10)

Beyin yapısındaki değişikliklerden kaynaklanan nedenler

Bilgisayarlı tomografi (CT), manyetik rezonans görüntüleme (MRI), pozitron emisyon tomografisi (PET), tek foton emisyon bilgisayarlı tomografi (SPECT) gibi beyinde yapılan farklı görüntüleme çalışmaları şizofreni hastalarının beyininin duygusal davranışlardan sorumlu bölgesinde (limbik sistemde) birtakım yapısal farklılıklar olduğunu gösteriyor. Yine bu tekniklerden elde edilen bulgular hastaların beyninin bu bölgesinde sinir sayısın daha az olduğunu gösteriyor. Tabii bunların da sebep mi, sonuç mu olduğu tam olarak bilinmiyor. (11)(12)

Toksik faktörler

Güçlü bilinç değiştirici özelliğe sahip olan, beynin işlevlerini değiştiren, algıda ruh hâlinde ve davranışta geçici değişikliklere neden olan, merkezi sinir sistemini derinden etkileyen, keyif veya tedavi amacıyla kullanılan alkol, amfetamin, kokain ve fensiklidin gibi psikotropik maddelerin genetik yatkınlık ile birlikte şizofreniyi tetikleyebileğini gösteren araştırmalar bulunmaktadır. (13)(14)

Şizofreni ortaya çıkmasında plasentanın rolü

Baltimor üniversitesi Beyin Gelişimi Enstitüsü’nden Daniel Weinberger ekibinin yapmış olduğu bir araştırma, annenin doğum öncesi yaşamış olduğu stres ile genetik yatkınlığın birlikte şizofreninin ortaya çıkmasında rol oynayabileceğini gösteriyor.

Beş kat daha yüksek risk

Daniel Weinberger ekibi, ABD, Avrupa ve Asya’dan 2,038 şizofreni hastası ile 762 sağlıklı kişinin katıldığı araştırmada deneklerin genetik analizlerini yaptılar. Genetik analizlerin yanı sıra hamileliğin seyri, doğum sırası ve doğum sonrası komplikasyonlar da kaydettiler.

Sonuç : Çıkan sonuçlar hastalığın ortaya çıkmasında genetik faktörlerin tek başına etkili olmadığını, eğer annede Prenatal Komplikasyonlar (hamilelikte komplikasyonlar) varsa genetik faktörün etkili olduğunu ve riski beş kat arttığını gösteriyor.(15)

Strese bağlı olarak artan gen aktivitesi

Plasenta, gebeliğin yaklaşık üçüncü ayında oluşumunu tamamlayan hem fetüse hem de anneye ait bir oluşumdur. Plasenta nın bir ucu anneye diğer ucu ise fetüse yapışıktır ve anne ile bebek arasından direk bağlantıyı sağlar

Eğer anne genetik olarak şizofreni riski taşıyorsa ve stresli bir hamilelik geciriyorsa Plasenta dokusunda bulunan ve şizofreniden sorumlu genler stresin etkisi ile fazla çalışmaya başlıyor. Stresin şiddetinin artması gen aktivitesinin de artmasına sebep oluyor. Bu aktivite eğer anne erkek çocuğa hamile ise daha da artıyor

Genler ve çevre arasındaki ilişki

Plasenta, anne ve çocuk arasındaki ana arayüzdür ve uzun zamandır stresin plasenta üzerinde etkilerinin olduğu biliniyor.

Bu araştırma, çevresel faktörlerin gen aktivitesini artırarak şizofreniyi tetiklediğini gösteren bir başka örnek. Ve ayrıca şizofreninin neden erkeklerde kadınlara göre daha yaygın olduğuna açıklık getiriyor. Ancak gen aktivitesinin artmasının beyin gelişimini nasıl değiştirdiği henüz bilinmiyor.

Bir görüş: Bu araştırmanın sonuçları bize muhtemel bir şizofren vakasını tahmin etme konusunda yol gösterecek ve rahim içi şartları düzenleyerek olası riski minimize etmeye olanak sağlayabilir. !!!


Şizofreni ile ilgili hazırlanmış diğer makale


Mehmet Saltuerk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. The contribution of gene–environment interaction to psychopathology
  2. The involvement of ErbB4 with schizophrenia: Association and expression studies
  3. Construction of Balanced Translocation t(1;11)(q42.1;q14.3) Probe and Screening Application in Genomic Samples in Taiwan
  4. Evidence for the association of the DAOA (G72) gene with schizophrenia and bipolar disorder but not for the association of the DAO gene with schizophrenia
  5. Stress-Related Methylation of the Catechol-O-Methyltransferase Val158 Allele Predicts Human Prefrontal Cognition and Activity
  6. Glutamatergic dysfunction in schizophrenia: From basic neuroscience to clinical psychopharmacology
  7. The anticonvulsant MK-801 is a potent N-methyl-D-aspartate antagonist
  8. Glutamatergic dysfunction in schizophrenia: From basic neuroscience to clinical psychopharmacology
  9. The dopamine hypothesis of schizophrenia: focus on the dopamine receptor
  10. Chlorpromazie and Dopamine: Conformational Similarities that Correlate with the Antischizophrenic Activity of Phenothiazine Drugs
  11. Absence of activation in frontal structures during psychological testing of chronic schizophrenic
  12. Ventricular enlargement in schizophrenia. A meta-analysis of studies of the ventricle:brain ratio (VBR)
  13. Drug Abuse and Psychosis: New Insights into Drug-induced Psychosis
  14. Drug models of schizophrenia
  15. Convergence of placenta biology and genetic risk for schizophrenia