Seksüel yönelim ve beyin tomografisi

Stockholm Karolinska Enstitüsü’nden Ivanca Savic ve ekibi, homosexüel ve heterosexülel kadın ve erkeklerden oluşan denek grubu ile bir çalışma yaptı. Çalışmada deneklerin çeşitli kokular karşısında beyin aktiviteleri ölçüldü. Beyin tomografisi çekilerek yapılan bu çalışmada, beynin çeşitli bölgelerinin, çeşitli kokular karşısında aktif hale geçtiği bulundu.

12 kişiden oluşan grupların bireylerine MR çekimi sırasında, erkeklerinin koltuk altı terinde bulunan Testosteron-Derivat AND ile kadın idrarında bulunan östrojen benzeri EST kokusu koklatıldı ve araştırma sonunda ortaya ilginç sonuçlar çıktı.

  • AND koku molekülleri, heteroseksüel kadın ile homoseksüel erkek beyninin hipotalamusunu aktif hale getirdi. Beynin bu bölgesinin sexüel yönelimi kontrol ettiği tahmin ediliyor. Heteroseksüel erkeklerde ise sadece beynin koku alma ile ilgili kısmı reaksiyon gösterdi.
  • EST koku molekülleri ise heteroseksüel erkek ile homosexüel kadının beyninin hypotalamusun ön kısmını aktif hale getirdi. Heteroseksüel kadın ile homoseksüel erkeklerde ise sadece beynin koku alma ile ilgili kısmı reaksiyon gösteriyor.

Sonuç

  • Erkek kokusu AND, heterosexüel kadın ile homoseksüel erkeği baştan çıkarıyor ama AND heteroseksüel erkekleri cinsel yönden uyarmıyor.

Kadın kokusu EST, heteroseksüel erkek ile homoseksüel kadını baştan çıkarıyor ama EST heteroseksüel kadını cinsel yönden uyarmıyor.

ilk yayınlanma tarihi :2. März 2010 15:54

Mehmet Saltürk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
Institute for Genetics
University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynak

PET and MRI show differences in cerebral asymmetry and functional connectivity between homo- and heterosexual subjects

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Otizmin genetik bir şifresi daha çözüldü

Genetik çalışmalar başlamadan önce, otizm konusunda kabul gören teori Sigmund Freud’un yapmış olduğu teoriydi. Bu teoriye göre, yetişme çağındaki çocuk ilgisiz ve soğuk bir annenin kurbanıydı. Sigmund Freud’un bu teorisi, genetik çalışmaların başlaması ile birlikte geçerliliğini kaybetti.

Otizm Nedir

Otizm, beyinde bilgilerin işlendiği merkezde bulunan bir rahatsızlıktır ve doğumdan itibaren başlar ve yaşam boyu devam eder. Otizm tedavisi şimdilik mümkün olmayan bir sağlık sorunudur.

Bazı vakalarda öğrenme konusunda pek problem olmamakla beraber çevre ile sosyal iletişim kurma konusunda oldukça problemler olabilir. Ayrıca hastalarda kas ve eklem bozuklukları da görülür. Hastalığın şiddeti bireyden bireye farklılık gösterebilir.

Bugüne kadar otizm hakkında bilinenler bazı semptomlar

  • Otizmin sebeplerinden biri, embriyonun anne karnında aşırı testosteron hormonuna maruz kalarak beynin aşırı erkekleşmesi. (Prenatal androgen effects).
  • Tek yumurta ikizlerinden biri otistik ise diğerinin de otistik olma ihtimali %90
  • Eğer ebeveynler bir otistik çocuk dünyaya getirdi ise ikincisinin de otistik olma ihtimali 1:20 dir.
  • Otistikler empati konusunda kötü ama halk fiziği konusunda oldukça iyidirler.
  • Otizmin hafif formu Asperger Sendromu dur.

Çok yakın bir zamana kadar kadar otizmin kalıtsal mekanizması pek iyi bilinmiyordu. Şimdi artık otizmin kalıtsal mekanizması deşifre edilmiş durumda.

Kalıtsal nedenlerden dolayı anneden çocuğa geçen otizm, toplumda çok ender görülür (%1 den az) ve bu tür otizm tüm otistiklerin %20 sini teşkil etmektedir. Otizmin bu türüne sahip çocuklara dışarıdan bakılınca hasta oldukları pek anlaşılamayabilir hatta çoğu zaman aile bile yıllarca çocuklarının otistik olduduğunun farkına varmayabilir.

Son yapılan çalışmalar ile, ebeveynden kalıtsal yolla çocuğa geçen otizmin mekanizması aydınlığa kavuşturuldu. Nature dergisinin haziran 2010 sayısında yayınlanan bu çalışma otistiklerin genomunun belirli bölgelerinde farklılıkların olduğunu ortaya çıkardı.

Buna göre, 1000 otistik ve 1200 sağlıklı insanla yapılan karşılaştırmalı gen analizleri otistiklerin DNA sının belirli bölgelerindeki kopya sayısı (Copy Number Variants (CNV)), olması gerekenden çok fazla olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda yapılan bu araştırmada kopyaların sayısı ile otizminin şiddeti arasında bir ilişki olduğu bulundu.

Bu kopyalar, SHANK2, SYNGAP1, DLGAP2 genleri ile X kromozomundaki DDX53–PTCHD1 adı verilen lokuslarda yer almaktadır.

Kalıtsal otizme sebep olan kopyalar, yani CNV ler, genellikle protein kodlayan bölgelerde olduğu için farklı proteinler /hormon üretirler. Üretilen bu farklı proteinler metabolizmanın normal çalışmasını değiştirerek otizme yol açan reaksiyonlar zincirini başlatır.

Mehmet Saltürk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
Institute for Genetics
University of Cologne
++++++++++++++++++++++++   

Kaynak

Functional impact of global rare copy number variation in autism spectrum disorders

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Balina dışkısı : Çevre dostu

Balina avcılarının, balinaları öldürürken, çevrecilere hep şöyle bir argümanı olmuştur. “Denizlerde bulunan yaklaşık 12.000 balina nefes alıp verirken yılda atmosfere 200.000 ton CO2 (karbondioxid) bırakarak atmosferi kirletiyorlar“. Bu argüman balina avcılarının bazı çevreler tarafından hoş görülmesine sebeb oluyordu.

Şimdi bu bu argüman bilimsel olarak çürütüldü

Balinalar okyanus tabanında bulunan ahtapot, kalamar, yengeç vb. hayvanları yerken ,aynı zamanda bu yiyeceklerle birlikte okyanus tabanındaki demir ve plankton larıda alırlar.

Image credit: Bobisbob

Her balinanın yılda yaklaşık 50 ton kadar dışkı ürettiği hesap ediliyor. Dışkı ile birlikte okyanus yüzeyine demir ve plankton da bırakılıyor.

Demir ve planktonun çevreye  olumlu etkisi

  1. Planktonlar, demir ile beslenirler ve fotosentez yaparlar.
  2. Planktonlar fotosentez yaparken atmosferden karbondioksit (CO2) alır, oksijen (O2) bırakırlar.

Bu araştırma ile balinaların dışkısından çıkan planktonlar yılda yaklaşık 400.000 ton karbondioksit fotosentez yolu ile oksijene çevirdiğini ortaya çıkarılmış oldu.

Baska bir hesapla, balinalar nefes alırken tükettikleri oksijenin iki katını, dışkılama yoluyla atmosfere geri kazandırmaktadır.

Bunun basit ve anlaşılır hesabı şöyle: 12.000 balinanın bir yılda çıkardığı dışkı, 40.000 otomobilin bir yılda kirlettiği havayı temizliyor.

Mehmet Saltürk

++++++++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
Institute for Genetics
University of Cologne
++++++++++++++++++++++++++++++

Kaynak

Iron defecation by sperm whales stimulates carbon export in the Southern Ocean

Published online before print June 16, 2010, doi: 10.1098/rspb.2010.0863

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Düşük zekâ, kalp ve damar hastalıklarında risk faktorü olarak ikinci sırada yer alıyor

Yapılan araştırmalar, düşük zekânın kalp ve damar hastalıklarına sebep olduğunu gösteriyor

Kalp ve damar hastalıklarının nedenleri arasında birinci sırada sigara, ikinci sırada ise düşük IQ geliyor. Ama şimdi bu araştırma düşük IQ nun risk faktörleri arasında fazla kilo ve yüksek tansiyondan bile daha tehlikeli olduğu gösteriyor.

Düşük IQ ile Kalp-damar hastalıkları ve buna bağlı olarak ölümlerin araştırıldığı bu çalışma European Journal of Cardiovascular Prevention and Rehabilitation dergisinde yayınladı.

Britischen Medical Research Council tarafından finanse edilen, 20 yıl önce başlatılmış olan ve hala devam etmekte olan bu projeye kapsamında 1145 erkek ve kadının belirli aralıklarla kalp damar, tansiyon, kilo ve IQ leri düzenli ölçüldü ve çıkan sonuçlar düşük IQ ile kalp damar hastalıkları arasındaki bir ilişki olduğunu gösteriyor.

Bu araştırmadan çıkan en önemli sonuçları şöyle formüle edebiliriz: Düşük IQ = Kalp damar hastalıklarından erken ölüm. (1)

İki görüş

  1. IQ’sü düşük olan insanların kaliteli yaşam bilincinin olmaması ve buna bağlı olarak sağlıklı yaşamın vazgeçilmezlerinden olan sağlıklı beslenme ve egzersiz gibi konulara ilgi duymaması, kalp damar hastalıklarına, ve hatta genç yaşta ölüme davetiye çıkarıyor.
  2. Almanya Bad Krozingen kentinden kardiyolog Professor Helmut Gohlke In araştırmasına göre, düşük gelir seviyesindekilerin ölüm riski aynı yaşta ve yüksek gelir seviyesindekilere göre 2,5 kat daha fazla.

Uzun yaşam için süper zeki olmaya gerek yok ama bilinçli bir yaşamı sürdürecek gerekli eğitimin ve disiplinin olması şart. Düşük IQ lüler sanırım bunu beceremiyorlar. (M.Saltürk)

IQ Seviyesi nasıl belirlenir?

Tek tip IQ testine bağlı olarak yapılan IQ ölçümleri zekâ konusunda yeterli derecede ayrıntılı bilgi vermemektedir. Gerçek anlamda zekâ seviyesi ancak çok yönlü yapılan IQ testlerinden elde edilen „g“ değeri ile belirlenmektedir. „G“ değerinin yüksek çıkması, beyni oluşturan beyaz ve gri hücrelerin oranı ile ilgili bir durumdur. IQ testlerinde yüksek „g“ değeri olan kişilerin beyinlerinde gri hücre hacminin oldukça yüksek olduğu biliniyor.

Açıklama: Gri hücreler, sinir hücrelerinin bağlantı yerlerinde bulunur. Yapılan araştırmalar, zeki insanların beyninde daha fazla sinir hücresi ve buna bağlı olarakta daha fazla gri hücre bulunduğunu gösteriyor. (2)

Gri hücrelerin fazlalığı beyin hacminin büyük olması anlamına da gelmektedir ki, buradan şöyle birşey çıkmaktadır; Büyük beyin, yüksek zekâ ve yüksek IQ dür. (Büyük beyinli aptallar ve küçük beyinli zekiler hariç)

Zekâ kalıtsal mı ? : Evet, zakâ bir yere kadar kalıtsaldır.

Ne kadar çok sinir hücresi varsa, sinir hücrelerinin bağlantı yerlerindeki Gri hücre miktarı da o kadar fazladır

Yapılan kapsamlı IQ testlerinde “g” değerinin yüksekliği veya düşüklüğü beyindeki Gri hücre miktarına bağlı olduğunu gösteriyor. Yani fazla gri hücre demek, yüksek “g” değeri ve yüksek demektir. Fakat “g” değeri her şey değil. Zekâ oluşumunda genlerin yanı sıra aile ve çevrenin de etkili rol oynadığı biliniyor. Ayrı ailelerde büyüyen ikizler ile yapılan IQ testleri ailelerin de zekânın oluşumunda önemli rol oynadığını gösteriyor.

Zeka ve Genler: Zekâyı belirleyen birçok gen vardır. Bunlardan biri de sinir hücrelerinin sayısını belirleyen 2. Kromozomdaki ASPM genidir.

Zekâyı şöyle düşünmek gerek 

Eğer zekâyı bir fotoğraf makinası gibi düşünecek olursak, fotoğraf makinasındaki hafıza kartının büyüklüğü genlerimiz ile belirleniyor. Yani beynimizin kapasitesi genlerle ilgili. Ama hafıza kartının fotoğraf ile doldurulması aile, eğitim, arkadaş çevresi ile ilgili.

Genetik olarak dahi olabilecek bir beyne sahip bir çocuk eğer iyi bir eğitim alacak ortamdan mahrum ise büyük bir ihtimalle tüm hayatını ortalama veya onun altında bir yeteneğe sahip olarak geçirecektir.

Bir an için şöyle düşünelim; Einstein tesadüfen Afrikada ilkel bir kabilede doğmuş ve okuma yazma öğrenecek bir okuldan mahrum olsaydı, Einstein hiçbir zaman Einstein olmayacaktı. Belkide köyünün dışına çıkmadan, günleri avcılık ve toplayıcılık yaparak geçirecekti.

Sonuç olarak genler ve zeka için şunu söyleyebiliriz: IQ oluşumunda yaklaşık olarak % 50 genler, %25 aile, %25 sosyal çevre etkilidir. (3) (4)

Mehmet Saltürk

++++++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
Institute for Genetics
University of Cologne
++++++++++++++++++++++++++++

Kaynaklar

  1. http://jech.bmj.com/content/62/6/522.abstract
  2. http://heart.bmj.com/content/94/12/1541
  3. http://www.springerlink.com/content/l7t0158x64875772/
  4. http://www.nature.com/neuro/journal/v4/n12/abs/nn758.html

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Cinsiyet oluşumunda çevre ve genlerin etkisi

Cinsiyet, annede bulunan XX kromozomu ile babada bulunan XY kromozomunun kombinasyonu sonucu ortaya çıkar.

Eğer bu kombinasyon hem anneden hem de babadan X kromozomu alınarak gerçekleşiyorsa doğacak olan bebek kız, anneden X, babadan Y kromozomu alınarak gerçekleşiyorsa doğacak olan bebek erkek olur. 

Canlılarda cinsiyet tayini her zaman XX ve XY kromozomlarının kombinasyonu sonucu ortaya çıkmıyor. Bazen XX ve XY sisteminin dışında başka cinsiyet kromozomları da cinsiyet oluşumunda rol oynamaktadır. Ayrıca bazı canlılarda çevresel faktörler de cinsiyet oluşumunda etkili rol oynayabilmektedir.

 *** Cinsiyet oluşumunda çevre faktörü ***

Timsah ve kaplumbağa yumurtalarının kuluçka sıcaklığı yavruların cinsiyetini belirliyor.

  • Kaplumbağalarda 33 °C – 34 °C sıcaklık doğacak olan yavrunun dişi olmasına sebep olurken, erkek yavrular için bu sıcaklık ~ 28 °C – 31 °C dir.
  • Timsahlarda ise durum kaplumbağaların tam tersi. Timsahlarda sıcaklık ile cinsiyet oluşumu arasındaki ilişki şöyle: Dişi yavrular için ~28°C – 31°C, erkek yavrular için 31°C – 34 °C dir.

Bunun dışında tropik bölgede yaşayan Hypolimnas bolina adında bir kelebek türünün larvaları Wolbachia adında bir bakteri tarafından enfekte edilirse, larvalardan dişi kelebekler oluşuyor. (2)

Diğer cinsiyet kromozomları. (Sürüngenler, Kümes Hayvanları , Çileklerde…)

Bazı memelilerin, bazı bitki ve sürüngenlerin cinsiyeti, tıpkı insanlardaki gibi XX/XY sistemi ile belirlenir. buna karşılık kümes hayvanlarında ve kuşlarda cinsiyet Z ve W kromozomu tarafından belirlenir. Mesela; Horozlar, 2 Z kromozom (ZZ), Tavuklar, Z ve W kromozom (ZW) kromozom çiftine sahiptir

Bazı sürüngenler, balıklar, kurbağalar, kelebek ve hatta çilekte cinsiyet ZZ/ZW sistemi ile belirlenir.

Dişi horozlar

Bazı kümes hayvanlarının bazı türlerinde genetik olarak ZZ- Kromozomuna sahip horozlar embriyonal dönemde DMRT1 geninin bloke edilmesi sonucu testis yerine yumurtalık oluşmasına, dolayısı ile yumurtadan horoz yerine tavuk çıkmasına sebep olur.

DMRT1 genin bloke edilip edilmemesi SOX9 geninin ürettiği Aromataz enzimi ile ilgilidir. Aromataz enziminin görevi ise Testosteronu estradiol’e veya estradiol’ü testosterona çevirmektir.

SOX9 geninin yüksek ve düşük seviyede çalışması ne anlama geliyor ?

  • SOX9 geninin yüksek seviyede çalışması, Aromatase Enziminin yüksek seviyede üretilmesine dolayısı ile embriyonun erkek olmasına,
  • SOX9 geninin düşük seviyede çalışması DMRT1 geninin bloke edilerek embriyonun dişi olmasına sebep olur. (1)

İnsanlarda cinsel organ oluşumu

İnsanlarda cinsel organ oluşumu biraz daha farklıdır. Şöyle ki, erkeklerde Y kromozomu üzerinde SRY geni bulunmaktadır. Bu genin görevi testislerin oluşumunu sağlayacak olan TDF (Testis-determining factor) proteinini sentezlemektir. Eğer SRY geni TDF proteinini sentezlemiyorsa testis yerine yumurtalık oluşur.

Bazı canlılarda DMRT1 geninin cinsiyete etkisi

Daha önce yapılan araştırmalar ile DMRT1 geninin insanlarda cinsel organın oluşmasında görev aldığı ortaya çıkarılmıştı. Aslında DMRT1 geni sadece insanlarda değil diğer bazı organizmalarda da cinsiyete özgü davranış ve cinsel organların oluşmasına katkı sağlıyor.

Örneğin; DMRT1 proteini, sineklerde (Drosophila) ve kurtçuklardan (Caenorhabditis elegans) erkeksi cinsel birleşme davranışları ve erkeksi cinsel organ görünümü oluşumuna katılıyor.

Cinsiyetle ilgili problemlerin kalıtsal birçok sebebi vardır. Bunlardan bazıları DMRT1 geni ile ilgilidir. 

Aşağıda gerek genetik araştırmalar ile gerekse klinik çalışmalar ile DMRT1 genine bağlı gelişen cinsel oluşum formlarının bazılarına kısaca değinilmiştir.

  • Laboratuvarda knockout yöntemi ile DMRT1 geni devre dışı bırakılan erkek farelerde testis oluşmadı.
  • İnsanda DMRT1 geni 9. kromozomda yer almaktadır. Eğer bu gen erkekte yoksa veya çalışmıyorsa, kişi genetik olarak erkek cinsiyet olarak kadındır.
  • Kuzey Amerika’da yaşayan Trachemys scripta adındaki bir kaplumbağanın yumurtaları yüksek sıcaklığa maruz kaldığında, DMRT1 geni aktif hale geçerek cinsel organ oluşmasını sağlar.
  • Japonya’da yaşayan bir cins kertenkelede de (Gekko hokouensis), kuşlardaki gibi bir Z kromozomu ve DMRT1 geni bulunur. (4)
Mehmet Saltürk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
Institute for Genetics
University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynak:
  1. Sex determination: Birds do it with a Z gene
  2. Wolbachia infection associated with all-female broods in Hypolimnas bolina(Lepidoptera: Nymphalidae): evidence for horizontal transmission of a butterfly male killer
  3. Dmrt1-Expression als Reaktion auf eine Östrogenbehandlung in einem Reptil mit temperaturabhängiger Geschlechtsbestimmung
  4. The ZW sex chromosomes of Gekko hokouensis (Gekkonidae, Squamata) represent highly conserved homology with those of avian species
Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Genetik el falı / Parmak uzunluğu ne anlama geliyor ?

Son Günclleme: 27.05.2025

Genetik El Falı / Parmak Uzunluğu Ne Anlama Geliyor?

Hamilelik süresince rahim içi koşullarda meydana gelen çok küçük değişiklikler, doğacak çocuğun hayatı boyunca taşıyacağı özellikleri, davranışsal yatkınlıkları ve hatta belirli sendromlara karşı hassasiyetini belirleyebilir. Bunlar, bağışıklık sisteminin durumu, parmak izi, hobi ve kabiliyetler gibi çeşitli özellikler olabileceği gibi, güncel araştırmaların da işaret ettiği üzere bilişsel ve sosyal eğilimleri veya cinsel yönelimleri de kapsayabilir.

Ceninin cinsiyeti, annenin genel sağlık durumu, aldığı ilaçlar, bağışıklık sistemi yanıtları, hamileliğin geçtiği mevsimler ve anne ile cenin arasındaki karmaşık biyokimyasal etkileşimler, rahim içi şartları belirleyen en temel faktörler arasındadır. Bu etkileşimler, özellikle hormonal ortamın oluşumunda kilit rol oynar.

Birçoğumuzun günlük yaşamda gözlemlediği gibi, kadınlar genellikle erkeklere göre daha duygusal ve sosyal bir kişiliğe sahipken (istisnalar hariç), erkekler daha çok sistemleştirme ve analiz etmeye eğilimlidir. Cambridge Üniversitesi’nden bir araştırma grubu, yeni doğmuş 100 kız ve erkek bebekle yaptığı bir çalışmada bu eğilimleri erken yaşlarda gözlemlemiştir. Bu araştırmada bebeklere mekanik bir oyuncak gösterildi ve oyuncak ile araştırmacının yüzü arasındaki göz teması süresi incelendi.

Araştırma sonucunda, erkek bebeklerin mekanik oyuncağa daha sık baktığı, buna karşın araştırmacıyla göz temasının daha az olduğu; kız bebeklerin ise araştırmacıyla göz temasının daha fazla ama mekanik oyuncağa ilgisinin daha az olduğu tespit edildi. Araştırmayı asıl ilginç yapan, bu çocukların annelerinden hamilelikleri sırasında alınan amniyon sıvısındaki testosteron oranının ölçülmüş olmasıydı. Araştırma sonunda, bebeklerin göz teması sayısı ile amniyon sıvısındaki testosteron miktarı arasında ters orantı bulundu.

Sonuç: Rahim içi yüksek testosterona maruz kalan bebekler, araştırmacı kadın ile daha az göz teması kurarken, düşük testosterona maruz kalan bebekler daha fazla göz teması kurmuşlardır.

Otizm ve Asperger Sendromu ile İlişkisi

Göz teması, mekanik oyuncağa olan ilgi ve anne karnındaki testosteron miktarı ne anlama geliyor? Özellikle otizm spektrum bozuklukları ve Asperger sendromu (güncel terminolojide otizm spektrumunun bir alt kümesi olarak kabul edilir) ile nasıl ilişkilendirilebilir? Hemen belirtmek gerekir ki, otizmli bireyler ve Asperger sendromlular, sosyal ilişki kurma zorluğuna karşın, genellikle mekanik ve sistem temelli konularda üstün yeteneklere sahip olabilirler. Bir radyoyu tamir etmede veya karmaşık sayısal problemleri zihinden çözmede oldukça başarılı olabilirler.

Anne rahmindeki şartlar, bazı durumlarda makul sınırlar dışına çıkabilir. Rahimdeki testosteron seviyesi de bunlardan biridir. Rahimdeki testosteron seviyesinin kabul edilebilir sınırın üstüne çıkması, doğacak olan çocuğun otizm spektrumunda yer alma veya Asperger sendromu riskini artırdığı yönünde güçlü bilimsel kanıtlar bulunmaktadır. Rahim içindeki yüksek konsantrasyonlu testosteronun neden olduğu bu duruma, “beynin aşırı erkekleşmesi” (extreme male brain theory) de denebilir. Bu teori, otizmin erkeklerde daha sık görülmesini de açıklayabilmektedir.

Asperger sendromu olan bireyler (şu anki DSM-5 tanı kriterlerinde otizm spektrum bozukluğu* düzey 1 olarak geçer), otizmli bireylere göre genellikle daha iyi durumdadırlar. Konuşma zorluğu yaşamazlar ve matematik, teknik araç-gereçlerin ayrıntılarını anlama ve sistemleştirme yeteneklerinde otizmli bireylere göre daha ileri düzeyde olabilirler. Okulda fizik ve matematikte harikalar yaratmalarına karşın, sosyal ilişkilerde yalnızlık çekebilirler. Empati kurma ve sosyal ipuçlarını anlama konusunda zorluk yaşayabilirler. Bu kişilerin beyinleri aşırı sınıflandırmaya ve sistemleştirmeye odaklanmıştır. Günlük yaşamda, “Günaydın, nasılsın?” gibi basit empati gerektiren konuşmaları bile yapmakta zorlanabilirler, çünkü her şeyi literal ve mantıksal bir çerçevede ele alırlar.

Birçok bilim insanının ve sanatçının otizm spektrumunda yer aldığı (özellikle Asperger sendromlu olduğu) düşünülmektedir. Bu, otizm spektrumunun getirdiği özel yeteneklerin önemini vurgular:

  • Richard Borcherds: Fields ödülü almış ünlü İngiliz matematikçi.
  • Bill Gates: Genellikle otizm spektrumunda olduğu tahmin edilen bir isim.
  • Daniel Paul Tammet: Asperger sendromunun yanı sıra Savant sendromu da bulunan ve “Pi” sayısının virgülden sonraki 22.514 rakamını ezbere söyleyebilen bir deha.
  • Albert Einstein ve Isaac Newton: Tartışmalı olmakla birlikte, yaşam öykülerindeki bazı özellikler nedeniyle otizm spektrumunda olabilecekleri düşünülmektedir.

Prenatal Androjen Modeli olarak adlandırılan model, embriyonun gelecekteki yaşamının rahim içi hormonal ortamlarda belirlendiğini kabul eden önemli bir teoridir.

Parmak Uzunluğu ve Cinsel Yönelim

genetik el fali

Hamilelik süresince salgılanan veya ağız yoluyla alınan androjen (özellikle testosteron)* hormonunun miktarı sadece parmak uzunluğunu belirlemekle kalmaz, aynı zamanda kişinin gelecekteki cinsel yönelimini de etkilediği öne sürülmektedir. Parmakların birbirine göre uzunluğu, kişinin anne rahminde ne oranda androjen hormonuna maruz kaldığının bir göstergesi olarak kabul edilir. Yapılan araştırmalar sonucu, bu oran genellikle şöyle hesaplanır:

İşaret parmağı uzunluğunun (2D) yüzük parmağı uzunluğuna (4D) olan oranı: p=4D2D​

P değeri kadınlarda genellikle 1’e çok yakınken, erkeklerde 1’in altındadır. Bu durum, erkeklerin rahimde daha fazla testosterona maruz kalmasıyla ilişkilidir.

Bazı araştırmalar, homoseksüel kadınların anne karnında heteroseksüel kadınlara göre daha fazla androjen hormonuna maruz kaldığını öne sürmektedir. Bu yüzden homoseksüel kadınların yüzük parmağı ile işaret parmağı arasındaki farkın heteroseksüel kadınlara göre daha belirgin olduğu, yani yüzük parmaklarının daha uzun olduğu iddia edilmektedir. Ancak bu alandaki araştırmaların hala devam ettiğini ve kesin sonuçlar için daha fazla veriye ihtiyaç duyulduğunu belirtmek önemlidir.

Fraternal Birth Order Etkisi (Kardeş Doğum Sırası Etkisi)

Bu etki, her erkek bebek hamileliğinde, annenin ceninindeki testosterona karşı antikorlar (anti-erkek antikorları) oluşturmasıyla ilişkilendirilir. Teorik olarak, bu antikorlar erkeklere özgü moleküllerin beyin yüzeyindeki hücrelere bağlanmasını engelleyebilir ve bu da, kendisinden sonra doğacak olan her erkek kardeşin homoseksüel olma olasılığını %33 oranında artırdığı düşünülür. Bu etki, özellikle annenin bağışıklık sisteminin sonraki erkek gebeliklerde erkek fetüse verdiği tepkiyle açıklanmaya çalışılan bir teoridir.

Gelişimsel Kararsızlık ve El Tercihi (Developmental Instability and Handedness)**

Bu teori, rahim içi şartlardaki kararsızlığın veya stresin, kişinin sağ veya sol el kullanımını (el tercihi) etkilediğini ve el tercihi ile eşcinsellik arasında da bir ilişki olabileceğini öne sürer. Bir genelleme olmamakla beraber, istatistiksel olarak eşcinsel bireylerin çoğunlukla sol elini kullandığı yönünde bulgular mevcuttur.

Not: Her sol elini kullanan (solak) birey eşcinsel değildir veya her sağ elini kullanan heteroseksüel değildir. Bu sadece istatistiksel bir eğilimdir ve karmaşık insan biyolojisinde tek başına belirleyici bir faktör değildir.

Güncel Bilgi Kaynakları ve Notlar:

  • Otizm Spektrum Bozukluğu* Terminolojisi: American Psychiatric Association, “Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, Fifth Edition (DSM-5)” (2013) ile Asperger sendromunu ayrı bir tanı olarak kaldırmış ve Otizm Spektrum Bozukluğu altında değerlendirmeye almıştır. Bu, güncel bilimsel terminolojide önemlidir.
  • Prenatal Androjen Modeli: Bu model, parmak uzunluğu oranı (2D:4D) gibi biyolojik belirteçlerin, bilişsel yetenekler, davranışsal özellikler ve hatta cinsel yönelim ile ilişkili olabileceği fikrini destekler. Bu konuda birçok çalışma yapılmış olup, özellikle Cambridge Üniversitesi’nden Baron-Cohen ve ekibinin çalışmaları öne çıkmaktadır. ([Kaynak: Baron-Cohen, S. (2002). The extreme male brain theory of autism. Trends in Cognitive Sciences, 6(6), 248-254.])
  • Fraternal Birth Order Effect: Bu etki üzerine yapılan araştırmalar, Ray Blanchard’ın çalışmalarıyla popülerleşmiştir. ([Kaynak: Blanchard, R. (2001). Homosexuality as a Darwinian puzzle. Animal Behaviour, 61(1), 127-135.])
  • Parmak Uzunluğu ve Cinsel Yönelim: Bu alandaki araştırmalar genellikle evrimsel psikoloji ve davranışsal endokrinoloji kapsamında incelenmektedir. Ancak bu konuda kesin yargılara varmak için daha fazla ve geniş kapsamlı araştırmalara ihtiyaç vardır.
  • Androjen Hormonu*: Androjenler, hem erkeklerde hem de kadınlarda bulunan ve çoğunlukla böbrek üstü bezleri ve gonadal bezler (testisler ve yumurtalıklar) tarafından salgılanan steroid hormonlardır. Erkeklerde “erkeklik hormonu” olarak bilinirler ve cinsel gelişimde önemli rol oynarlar, ancak kadınlarda da belirli fizyolojik işlevleri vardır. (Kaynak: Wikipedia, bilimsel makaleler)
  • Gelişimsel Kararsızlık ve El Tercihi**: (Developmental Instability and Handedness): Bu teori, çevresel stres faktörlerinin prenatal gelişimi nasıl etkileyebileceğine dair bir bakış açısı sunar. El tercihi ve diğer gelişimsel özellikler arasındaki ilişkiler hala aktif araştırma konusudur. (Kaynak: İlgili psikolojik ve biyolojik araştırma makaleleri)

Sonuç: Biyolojinin Gizemli Dokunuşu

Gördüğümüz gibi, parmaklarımızın uzunluğundan, göz teması kurma şeklimize kadar pek çok özelliğimiz, doğumdan çok önce, anne karnındaki hassas hormonal dengelerle şekillenmeye başlıyor. Bu “genetik el falı” aslında bize, insan gelişiminin ne kadar karmaşık ve incelikli bir süreç olduğunu fısıldıyor.

Elbette, bu ilişkiler korelasyonlara ve teorilere dayanmaktadır; tek başına kader belirleyici değillerdir. İnsan gelişimi genetik, epigenetik ve çevresel faktörlerin sonsuz etkileşiminden oluşur. Ancak bu bilgiler, kendimizi ve çevremizdekileri daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir.

Mehmet Saltürk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

Kaynak

  1. Sex differences in human neonatal social perception 
  2. http://www.matheplanet.com/default3.html?call=article.php%3Fsid%3D1112&ref=http%3A%2F%2Fwww.google.de%2Fsearch%3Fhl%3Dde%26rlz%3D1B3GGGL_deDE258DE258%26q%3Dasperger%2Bsyndrom%2Bmathematiker%2B%26btnG%3DSuche%26meta%3D%26cts%3D1265373213843%26aq%3Df%26oq%3D
  3. Finger-length ratios and sexual orientation 
  4. Birth order, sibling sex ratio, handedness, and sexual orientation of male and female participants in a BBC internet research project..
  5. The neurodevelopment of human sexual orientation
  6. Relative lengths of fingers and toes in human males and females
  7. Finger-length ratios in female monozygotic twins discordant for sexual orientation”
  8. “Sex role identity related to the ratio of second to fourth digit length in women”
  9.  Neuroscience and sexual orientation

CRF hormonu kadını strese karşı daha duyarlı yapıyor.

Yapılan araştırmalar, stres anında paniğe kapılma, kalp atışlarında hızlanma ve ağlama gibi reaksiyonların kadınlarda daha fazla görüldüğünü gösteriyor. Yine yapılan araştırmalar kadınlarda strese bağlı depresyona yakalanma riskinin erkeklere göre daha fazla olduğunu da gösteriyor.

Stres anında kadın ve erkek beyni farklı çalışıyor

Toplumda genel kanı kadınlarda daha fazla görülen bu duygusal dalgalanmaların kadınların duygusal dalgalanmalara daha yatkın olduğu yönünde. Molecular Psychiatry dergisinde yayınlanan bir araştırma artık bunu böyle olmadığı, sebebin psikolojide değil beyin biyokimyasında yattığı, stres anında kadın ve erkek beyninin farklı çalıştığını gösteriyor.

Prensip olarak sistem şöyle çalışıyor: Stres anında beyinde CRF hormonu (corticotropin-releasing factor) salgılanıyor ve salgılanan bu hormon beyin hücrelerindeki reseptörler tarafından yakalanarak stresin etkisi ya azaltılıyor ya da tamamıyla ortadan kaldırılıyor.

Bir hayvan deneyi ve uygulanan metot

Erkek ve dişi fareler önce yüzme havuzunda strese sokuluyor daha sonra beyinlerindeki CRF hormonu ile CRF Reseptör Genleri arasındaki ilişki moleküler-biyolojik metotlar ile tespit edildi ve ardından yapılan değerlendirmeler sonunda aşağıdaki sonuçlar elde edildi.

  1. Dişi farelerde, stres hormonu CRF yi yakalayan reseptörlerin daha dar olduğu ve buna bağlı olarak CRF leri yakalama kabiliyetlerinin daha az olduğu tespit edildi.
  2. Erkek farelerde, CRF hormonunu yakalayan reseptörlerin daha geniş, sayılarının daha fazla olduğu ve buna bağlı olarak CRF leri yakalama kabiliyetlerinin daha fazla olduğu tespit edildi.

Bir görüş: Bu araştırmadan elde edilen sonuçlar yeni nesil depresyon ilaçlarının erkek ve kadına özel hazırlanabilir.

aMehmet Saltürk

++++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
Institute for Genetics
University of Cologne
++++++++++++++++++++++++++
 
Kaynak
 

Sex differences in corticotropin-releasing factor receptor signaling and trafficking: potential role in female vulnerability to stress-related psychopathology

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Erkeğin göz yaşında, dişiyi cinsel yönden uyarıcı koku bulunuyor.

Erkek farelerin gözyaşında bulunan ESP1 adı verilen bir pheromon (koku molekülü / ligand), dişi fareyi sex yapmaya davet ediyor.

Erkek farenin salgıladı ESP1 adlı pheromon dişi farenin burnunda bulunan Jacobson-Organı tarafından yakalanarak sex yapmaya hazır hale getiriyor (veya baştan çıkarıyor). Ayrıca yapılan araştırmada doğada bulunan farelerin laboratuvarda bulunan farelere göre daha fazla ESP1 salgıladığı bulundu.

Mehmet Saltürk

++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
Institute for Genetics
University of Cologne
++++++++++++++++++++++++

The male mouse pheromone ESP1 enhances female sexual receptive behaviour through a specific vomeronasal receptor

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Alzheimere karşı cep telefon

Cep telefonunun yaymış olduğu elektromanyetik dalgalar alzheimer hastalarının iyileştirilmesinde umut olabilir.!!!

Fareler ile yapılan deney

Laboratuvarda alzheimer hastası yapılan fareler cep telefonlarının çıkardığı manyetik dalga benzeri dalgalar yayan antenler ile dokuz ay boyunca günde iki saat manyetik dalgaya tabii tutuldu.

Sonuç

Dokuz ay sonra yapılan analizler alzheimer’a sebep olan Beta-Amiloid plaklarının yok olduğu ve tıpkı kontrol grubundaki sağlıklı fareler gibi unutkanlık problemi ortadan kalktığı görüldü

Mehmet Saltürk

++++++++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
The Institute for Genetics
of the University of Cologne
++++++++++++++++++++++++++++++

Kaynak: http://news.bbc.co.uk/2/hi/8443541.stm

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.

Şizofreni, beyne giden kan akışını değiştiriyor.

Şizofreni, genellikle depresyonla birlikte görülen bir rahatsızlıktır. Hastaların en karakteristik semptomu kuruntular içerisinde olmalarıdır. Takip edildiğini sanma, üstünlük kompleksi (megalomani), kendisine komplo kurulduğuna inanmak gibi hayali kuruntular en sık görülendir. Bunların dışında, dine aşırı düşkünlük, tanrı ile konuşma, alınganlık, kendi iç dünyasına kapanma, kişilik kırılması, basmakalıp konuşmalar gibi durumlar da şizofreni hastalarının karakteristik özellikleri arasındadır.

Şizofreni, beyne giden kan akışını değiştiriyor.

Şizofrenin sebebi tam olarak bilinmese de hastalığın entelektüel kişiler arasında daha sık görülmesi dikkatleri zekayı belirleyen genlerin üzerine çekiyor. Bu bağlamda, Psikiyatrist Randolph Nesse oluşturduğu bir hipoteze göre şizofren, birçok mükemmel genin birlikte çalışırken oluşturduğu, bir yan etkidir. (1)

Her ne kadar şizofrenin sebebi konusunda elde somut bir kanıt olmasa da yapılan araştırmaların bazılarında beynin belirli bölgelerinde kan akışı sırasında türbülanslar olduğu tespit edilmiştir. Bu türbülanslar beynin Frontal lobu denilen ön kısmında (ön beyin) gerçekleşmektedir ve bu kısım bilinçli düşünme, karar verme, muhakeme ve dürtülerin kontrolünden sorumlu bölgedir. Beynin bu bölgesindeki kan türbülanslarının tesbiti, şimdiye kadar SPECT (Single Photon Emission Computed Tomography) ve PET (Positronen-Emissions-Tomographie) denen metotlar ile kana Radyoaktif kontrast madde verilerek yapılıyordu. Bu metot, hem pahalı hemde radyasyonun vücuda zararlı olması nedeni ile uzmanlar tarafından pek tercih edilmiyor.

Yeni bir teknik: Radyasyon yerine mıknatıs

Almanya Bonn Üniversitesi / Radyaloji kliniğinin geliştirdi yeni bir teknikle, beyinde kan akışı esnasında oluşan türbülanslar, artık radyoaktif madde kullanılmadan tespit edilebiliyor. Bu yeni metodun adı CASL dir (Continuous Arterial Spin Labeling). Bu yeni metot ile hastaların boynundan beyne giden kan yüksek frekanslı manyetik etiketleme yapılıyor ve  ardından manyetik etiketli kan ile etiketsiz kanın miktarı beyinde ölçülerek, türbülans olup olmadığı tespit ediliyor. Araştırmacılar CASL yönteminin, PET ve  SPECT yöntemi kadar güvenilir sonuç verdiğini aynı zamanda hem ucuz hem de radyasyonsuz olmasının bir avantaj olduğunu belirtiyorlar.

Ön beyne az kan gidiyor

Bonn Üniversitesinde yeni uygulamaya geçen bu yöntem ile 25 sağlıklı ve şizofreni hastalarından oluşan bir grubu ile araştırma yapılmış olup çok memnun edici sonuçlar alınmıştır.

Sonuç

Şizofren hastalarında, beyincik denen beynin Cerebellum kısmına sağlıklı insanlara göre ve daha fazla kan gidiyor, frontal lob adı verilen kısmına ise (ön beyin) daha az kan gidiyor. (2)

***

Dünyada 45 milyon insan şizofreni hastasının olduğu tahmin ediliyor. Şizofrenin toplumda  görülme sıklığı % 1 dir ve bu oran her toplumda her kültürde aşağı yukarı aynıdır. Ruhsal hastalıklar arasında üçüncü sırada yer alan şizofrenin sebebi hala bilinmiyor.

Ünlü nobel ödüllü matematikçi John Fober Nash, ressam Vincent Van Gogh, fizikçi Isaac Newton Immanuel Kant, şizofreniden nasibini alan ünlüler arasındadır. Ayrıca Albert Einstein, Carl Gustav, Bertrand Russell ın akrabaları arasında da şizofreni hastaları bulunuyordu.

ilk yayınlanma tarihi : 6. Juli 2010 21:16

Mehmet Saltürk

+++++++++++++++++++++++++++++
Dipl. Biologe Mehmet Saltürk
Institute for Genetics
University of Cologne
+++++++++++++++++++++++++++++

Resting-State Perfusion in Nonmedicated Schizophrenic Patients: A Continuous Arterial Spin-labeling 3.0-T MR Study

Bu blogdaki makaleler bir başka yayın organında kaynak gösterilmeden yayınlanamaz, çoğaltılamaz ve kullanılamaz.